|
AYIPTIR, ZULÜMDÜR, GÜNAHTIR…
PSAKD 7. ve 8. dönem Genel Sekreteri Dersim halkı ve coğrafyası tarihte çok acılar yaşamıştır. Bugün hala bir inancın ve direncin simgesi olarak varlığını sürdüren bu yaşam felsefesi, bütün acılarını umuda dönüştürmesini bilmiştir. Dersimin büyüklüğü ve onuru onun için değerlidir. Ancak, Dersim’in büyüklüğünü anlamak ve onu yaşatmak için yaşam felsefesini tanımak gerekir, onu içselleştirmek gerekir. Çünkü sevmek tanımakla başlar. Bu inanç ve yaşam felsefesini değerli kılan, önder olarak gördükleri "yol önderlerinin" duruşlarıdır. Hz. Ali’nin "haksızlık karşısında asla boyun eğmeyiniz. Çünkü hakkınızla beraber şerefinizi de kaybedersiniz" ilkesi, Hüseyin’in Kerbela’daki direnişi, Pir Sultan Abdal’ın "bozuk düzende sağlam çark olmaz" ve "işte kement işte boynum asarsa, dönen dönsün ben dönmezem yolumdan" felsefesi, Seyit Rıza’nın "senin hilelerinle baş edemedim bu bana dert oldu, ben de senin önünde diz çökmüyorum bu da sana dert olsun" sözleri Dersim’in yaşam felsefesinin özünü anlatmaktadır. Bugün Dersim toprakları, yani " harde dewreş, jaru diar" (kutsal topraklar ve ziyaretler) büyük bir trajedi yaşamaktadır. İhanet artık içeridedir. Çok sinsice, akıllıca ve alıştıra alıştıra yapılmaktadır. Önce Fetullah Gülen tarafından kurbanlıklar getirildi, İbrahim’e inen koç misali. Bazı kurumlarımız dışında tepki olmadı. Halbuki, Dersim`in onuru gereği yer yerinden oynamalıydı. Pir Sultan misali "haram yemez itlerimiz" deyip cevap verilmeliydi. Sonra "ağaç yaş iken eğilmeli" denilerek, o çok zeki beyinleri, henüz kendi kültürlerini tanıma olanağı bulmadan eğitmek gerekiyordu. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın birçok ülkesinde şeriatçı örgütlenmenin kalesi olarak görülen ve kapatılan Fetullah Gülen okulları açıldı. Buda yeterli değildi, en başarılı öğrenciler, tüm masrafları karşılanaraktan, özellikle Kayseri’de Fetullah’ın dershanelerine ve yurtlarına gönderildi. Dahası var; Düzgün Baba, Sultan Baba, Jele, Munzur Baba bombalanırken, ormanlar yakılırken, yakılan evlerden dumanlar hala tüterken, OHAL Valiliğinin örtülü ödeneğinden "CEM EVİMİZ" yapılıp, paşalarla, özel timlerle medyatik cemler yapıldı. İkrardan dönülmüştü ve Düzgün Baba, Jaru diar bizlere küsmüştü. Yola, Alevi Öğretisine ihanet edilmişti. Kadın ve erkeğin, haremlik - selamlık olarak oturtulduğu, İran’dan en iyi Kuran okuyanların getirildiği, Türk-İslam ideolojisine hizmet eden bir Cem evini de içimize sindirdik. Kendi içimizdeki bu uygulamalara karşıda sessiz kaldık, değiştirme cesaretini gösteremedik. Bütün bu gelişmelerin sonucu olarak, Tunceli’de kızlarımızın şahsında, başımıza TÜRBAN geçirildi. Artık ANA FATMA’da bize küsmüştü. Çünkü O bizim direncimizin son halkasıydı, halka koparılmıştı ve hiç birimiz O’na sahip çıkmamıştık. Bütün olanlara karşı; çok iyi niyetle Cem evinin önüne heykeli dikilen Pir Sultan’ın "ben de bu yayladan Şah’a giderim" deyip isyan etmiştir. Yine O, koca Haydar’ın deyişiyle "gayri düzen tutmaz telimiz bizim" misali artık Dersim’in yaşam felsefesi, inandığı ve sahip olduğu değerler bozulmuştu. Bundan sonra ne kadarını kurtarabiliriz orası da meçhul. Şimdi timsah gözyaşlarıyla suçlu aramanın gereği yoktur. Olayı duygusal boyuta taşımanın, olayı basitleştirip kendini bilmez birinin işgüzarlığı olarak görmenin, olayı duyurduğu için medyayı suçlamanın ve çıplaklığımızı örtmenin gereği de yoktur. Asıl bu davranış Özürlülerimizin Onurunu kırar. Büyük bir özveri ve binlerce kişinin emeğiyle, insani bir projenin hayata geçirilmesi başarıdır. Başta Sinan SAMAT ve Yusuf DEMİR Canlarımız olmak üzere herkesin emeğine sağlık. Yaşananlardan, hepimiz payımıza düşeni almak zorundayız. Özellikle Kurumlarımız bu konuları önemsemeli ve gereğini yapmalıdırlar. Yoksa dilimizden düşürmediğimiz " Dersim Onurdur, Onuruna sahip çık" ve "her was koke xo sero rewunno" (her ot kendi kökleri üzerinde yeşerir) sözleri havada kalır. Eskilerin deyimiyle, "babanı öldürdüklerinde atlımıydı, yoksa yayamıydı" tartışmasının zamanı geçmiştir. Seyit Rıza’nın oğlu Hüseyin, Elazığ’a her gidişinde Abdullah Paşa davet edermiş. Babasını ikna edip teslim olursa istediği yerlerden arazi vereceğini, rahat bir yaşam olanağı sunacağını söylermiş. Hüseyin, eve gidince konuşmasından ve davranışlarından kuşkulanan Seyit Rıza " oğlum sen bu ara devletin kahvesini fazla içiyorsun, dikkat et" der. Fakat, bütün bu bilgeliğine ve sezgilerine rağmen ihanete kurban gitmiştir. Bugün yaşamış olsaydı, yaşananlar karşısında, idama giderken söylemiş olduğu "Evladı Kerbelayık, bi hatayık, ayıptır, günahtır, zulümdür" sözlerini kendisini idama götürenlere karşı değil, bu gelişmelere ve asimilasyona katkı sunanlara karşı söylerdi. Evet; ayıptır, günahtır, zulümdür.
|