Savaş, politikanın başka araçlarla devamıdır.
Tezlerinizin muhatabınıza silah zoruyla kabul ettirilmesi
uğraşıdır ve her savaşın bir ahlâkı vardır. Öncelikle düşmanınıza
karşı savaş ilan edersiniz. Onun kendini toparlamasına,
savunmasına, ya da karşı taarruzuna fırsat verirsiniz. O
böyle bir önlem almamış, alamamış olsa bile “günahı” zararı
kendinedir.
Her savaşta en az iki taraf, dolayısıyla
iki ordu vardır. Ordulardan birinin daha güçlü, ötekinin
daha zayıf olmasının olsa olsa sonuca etkisi vardır. Sonuçta
karşı karşıya gelen iki ordudur.
Her savaşın bir ya da birçok nedeni, bir
stratejisi, bir taktiği ve sonuçları vardır.
Savaşan taraflar her türlü yakıcı, yıkıcı,
yok edici silaha başvurabilecekleri gibi, ekonomik, psikolojik,
sosyolojik silahları da elden bırakmazlar. Yine de sonuç
almak için her şey mubah sayılmaz. Teslim olana silah sıkılmaz.
Sivil halka dokunulmaz. Kadınlar, çocuklar, yaşlılar hedef
alınmaz. Tüm bunlar savaşın ahlâkıdır.
Bir savaş hakkındaki genel ilkeler kısaca
bunlardır.
Ama bir de katliamlar vardır. Ki onların
sonuçları, bir savaşın yarattığı yenme-yenilme sonucundan
daha vahim, daha yıkıcı, daha kalıcıdır. Öylesine derin
izler bırakır ki insanoğlunun belleğinde yüzyıllar geçse
unutulmaz.
Kerbela faciası böyledir.
Ne ilân edilmiş bir savaş vardır orta yerde.
Ne de karşı karşıya gelmiş iki ordu. Hz. Hüseyin ve aile
bireylerinin bir çölün ortasında kıstırılıp yok edilmesidir
olan. Ne ilkeler vardır, ne kurallar ne de ahlâk... Yaşanan
tam bir katliamdır. O nedenledir ki acısı hâlâ yüreklerdedir.
2 Temmuz 1993’de Madımak Otelinde yaşanan
da böyledir. Ne iki ordu vardır karşı karşıya gelen, ne
de bir savaş ilânı. Sadece “konuk” sıfatıyla ve bir şenlik
nedeniyle bir otele sığınmış, kadın-erkek, çocuk-yaşlı 75
kişi... Saatler süren kuşatmadan sonra, devletin gözü önünde,
güvenlik güçlerinin yanı başında yakılmışlar ve içlerinden
35 kişi yaşamını kaybetmiştir.
Kerbela’da yaşanan bir iktidar mücadelesiydi.
İktidarın olası talibi Hz. Hüseyin yok edilmeliydi ki, Muaviye
– Yezit Şam’dan İslâm devletini rahatlıkla yönetebileler.
Öyle de oldu. Ama bu bir savaş değildi.
Peki Sivas’taki neydi?
Katliamcılar neyi elde edebileceklerdi?...
İktidarı?...
Mümkün...
En azından bunun bir prova olduğunu iddia
eden yorumcuların ayısı az değildir. Hedef seçtikleri 4
Eylül Kongre Binası’na, Atatürk’ün büstüne, hükümet binasına,
Cumhuriyet’e yönelik attıkları sloganlara bakınca haksız
da sayılmazlar. Başka?... Kendileri gibi düşünmeyenleri,
düşman belleyip, öyle koşullanıp, onlar üzerinde şiddet
uygulayarak, korkutma ve sindirme, onları gözyaşına ve mateme
boğma... Bu sonuca bakınca Kerbela sonrasında da olan buydu.
Başka?...
Bir şeyi kanıtlama iddiası: Yüzyıllardır
İslâm adına işlenen cinayetleri, suikastları, “İhrak-ı Binnar”ı,
katliamları sahiplenme, aynısını Cumhuriyet’in üzerinden
70 yıl geçmiş olmasına karşın yineleme gücünü elde tuttuklarını
gösterme sevdası.
Eh, kabul etmeliyiz ki, bunu başarmışlardır.
Yavuz dedelerinin has mirasçıları olduklarını kanıtlamışlardır.
Bir şey daha: İnsanları eğitimsiz, kültürsüz,
işsiz-güçsüz, cahil bırakırsanız, bu dünyalarını ellerinden
alır, onları sürü-güruh haline getirirseniz, gerçek mutluluğun
ancak öbür dünyada cennette yaşanabileceğine, bunun da ancak
İslâm adına “gazi” olunarak elde edilebileceğine inandırırsanız,
onlar da “İslâm’ın ordusu, lâiklerin korkusu” sloganları
ile insanları diri diri yakar; sonra da yükselen alevler
karşısında; “yak ula yak”, “cehennem ateşi bu olsa gerek”
diyerek kahkahalarla gülerler.
Kerbela’da da olan buydu. Şam sokaklarında
mızrakların ucuna saplanmış kesik başların dolaştırılmasının
anlamı neydi?...
İbret ola...
Kerbela’dan sonra Emeviler saltanatlarını
rahatça sürdürebilmişlerdir. Hem de yüzyıl boyunca... Sivas’tan
sonra da katiller “Şanlı Sivas Kıyamı’nın Gazileri” mertebesine
ulaşmışlardır. Üç-beş çapulcu içeri atılmış, katliamı gerçekleştiren
asil failler, yeni bir katliam için uykuya çekilmişlerdir.
Her şiddetin bir bahanesi vardır. Yeter
ki siz kafaya şiddeti koyun. Bahanenin inandırıcı olması
gerekmez ki... Hani bildik hikâye; kurt kuzuyu yiyecekmiş
de, suyumu bulandırdın demiş ya, öyle bir şey... Hz. Hüseyin
Kufe’ye gidiyormuş, Aziz Nesin Sivas’a gelmiş... Davul çalınmış
tahrik olmuşlar... Ulema Muaviye’yi onayladı. DGM yargıçları
Madımak’ın külleri arasında delilleri kaybettiler. Susurluk’a
çıkacak yolu körelttiler. Bahane mi yok?...
Her şiddet, kuşkusuz ki karşı reaksiyonu
da doğurur.
Kerbela’dan sonra Hz. Ali-Hz. Hüseyin yanlılarının
belleri bir kez daha doğrulmamıştır ama yüreklerindeki kin
ve gözlerindeki yaş da eksik olmamıştır.
Madımak’tan sonra ise başta Aleviler olmak
üzere bu topraklar üzerinde yaşayan tüm lâik-demokrat, solcu,
sosyalist, hümanist, hatta liberal insanlar önemli bir ders
çıkarmışlardır: “Şeriatla aynı çuvala girilmez.” Şeriatçılarla
aynı ülkede barış içinde yaşanmaz. Barış istiyorsak güçlü
olmalıyız. Aklen güçlü, fenle güçlü, bilimle güçlü, ekonomik
olarak güçlü. Sanatta, kültürde, iletişimde, mimaride, sevgide
güçlü. İnsanlıkta, insanilikte güçlü. Gücün göstergesi ise
örgüttür, örgütlenmedir. Sivas, hiç olmazsa Alevilere bunu
öğretmiştir. Yurtiçinden-yurtdışından yüzlerce derneğin
vakfın sesi, her İki Temmuz’da aradan geçen 13 yıla karşın,
Madımak’ın önüne dek uzanıp oradan tüm dünyaya yankılanabiliyorsa,
örgüt ve örgütlülük dediğimiz şey budur işte. Madımak’ın
yanı başına Ali Baba Mahallesine “Pir Sultan Abdal Kültür
Merkezi ve Cemevi” yapılabiliyorsa, onun önüne Pir Sultan
Abdal Heykeli dikilebiliyorsa bu örgütlenme bilincinin sonucudur.
Kerbela’yı, Madımak’ı sadece unutulmaz kılacak değil, benzerlerini
önleyecek olan da budur.
Bu şiddetin geri tepmesidir. Bumerang benzeri
dönüp sahibini vurmasıdır.
Keşke Kerbela’da da böyle olsaydı?...
Eba Müslüm Horasani’nin yaptığı bu muydu
yoksa?...