|
Laiklik,
sol ve çifte standart
"Çiftestandart, standartların
en kötüsüdür"Bu söz her halde başta insan ilişkileri olmak üzere, Laik olduğunu,
demokrat olduğunu, solcu olduğunu hatta sosyalist olduğunu söyleyen herkesin
ve her kesimin ısrarla kabul ettiği ittifak ettiği bir kavramdır.
“Laik” Fransızca bir
sözcük olup, eski Yunanca’da “laos” halk, “laikos” halkla ilgili olan, ruhban
sınıfından olmayan, "halktan olan"anlamına gelmektedir.
Klasik bir tanımla laiklik,
din işleriyle devlet işlerinin birbirinden ayrılmasıdır. Bir anlamda da, siyasal
iktidar ile dinsel iktidarın birbirinden ayrılmasıdır. Diğer tanımlamaya göreyse
laiklik, din işlerini devlet işlerine karıştırmama, ayrı tutma, din ve vicdan
özgürlüğünün gerçekleşmesinde yansız olmadır. Başka bir tanımlama da “laiklik
dinsizliktir” bu tanımlamalar herkesin baktığı ve görmek istediği yere göredir,
eksiktir, mekaniktir, yanlış yaklaşımlardır.
Tanımlamalar nasıl olursa
olsun, laik bir sistem içinde devlet yönetimi siyasal bir nitelik taşımakta;
siyasal yönetim, dini telkin, inanç ve yönelişlerin dışında dünya koşulları
ve gereksinimlerine göre gerçekleştirilmektedir. Siyasal iktidar/güç, kişiyi
dinsel kurallara uygun düşünmeye ve davranmaya zorlamamalıdır. Dinsel inanç
ve kurallar yalnızca kişiyi ilgilendirir. Bu konu devletin görevleri dışında
olup, “din”, tanrı ile kişi arasındaki ilişkiler bütünüdür.
Sonuç olarak her insan
,kendisi, çevresi, ve ölüm ötesi ile ilişkisini bir tür semboller sistemi
ile tanımlamak, anlamlandırmak zorundadır. Bu semboller sisteminin merkezinde
"tanrı" olarak kabul edilen mutlak bir gücün olup olmamasının, birinci elde
belirleyici olmadığı bazı alanların da olduğunu görmemiz gerekiyor. Her hangi
bir inancı referans noktası almayarak ya da farklı düşünsel ve inaçsal referanslara
rağmen , bu dünyadaki yaşantımızı , sürekli olarak ,"iyi, doğru ve güzel"
için verilen bir sınav, sürekli bir mücadele olarak da kavrayabiliriz.
Dünyaya, yaşama ve insanların
sorunlarına ve bunlara lişkin çözüm yollarına dair, her dünya görüşünün bir
bakış açısı vardır. Farklı bakış açılarına sahip olmak, temel anlayış olması
gereken "özgür düşünce ve farklı inanma" hakkını kimsenin elinden almamalıdır.
Bu dünyadaki hayatımızı,
insan olarak var olan tüm yetilerimizi, en iyi bir şekilde kullanarak, olumlu
bir şekilde örgütlemek yine ve sadece biz insanların elindedir. Bu yetilerimizi
insani, dini yada ahlaki nedenlere bağlamak ise bizim insan olarak özgürlüğümüz
olmalıdır.
Genel olarak "Sol"un,
laiklik anlayışı konusunda uyguladığı bir çifte standart ile karşı karşıyayız.
Bu bir küçük "burjuva bakış açısı" olarak hemen hemen solun tüm renklerini
etkisi altına almıştır. Sol literatürün çok sık kullandığı bu argümanı kendileri
için kullanmamızdan alınmasınlar. çifte standart zaten başlı başına bir sapmadır.
Bazıları bunu "sol" lafızların arkasına saklanarak yapsalar dahi aslında "sağ"
bir sapmadan kurtulamazlar !
80 yıllık Cumhuriyet
tarihi incelendiğinde solun ve sosyalizmin Alevileri ve onların "demokratik
ve temel insan haklarını" görmezden geldiği ya da iyi algılayamadığı ve gereğini
eksik yaptığı görülebilir. Düzene ilişkin ,yönetime ilişkin,insan haklarına
ilişkin, demokrasiye ilişkin yazılan çizilen programlara bakalım. Aleviler
ve alevilerin insan olarak hakları ile ilgili "en iyimser söylemle" bir kaç
satır bulabilirsiniz. Yani önce temel insan hakkı olarak Alevilerin inançlarını
, kültürlerini, kimliklerini yargılamaya kalkmayacaksın, kabul edip saygı
duyacaksın. Sonra demokrat, solcu olmanın gereği olarak özgürlükçü olacaksın
ve bu hakları ısrarla savunacaksın. Alevilerin inançlarını yolunu, kültürünü
kendine göre tarif etmeye kalkışmayacaksın. Bu müdahalenin şeriatçıların,
Diyanetin ve Türk -İslam sentezcilerinin müdahalesinden "yöntem olarak" farkı
olmadığını bileceksin.
Sol, sosyalist anlayışlar
Aleviliğe ilişkin tavır ve söylemlerinde çifte standart uygulamaktadırlar.
Net olarak söylüyorum bunu ve bilerek yaşayarak söylemekteyim. Özellikle sol
ve sosyalist kesimde iki türlü sapma gözlenmektedir. Birincisi "katı ve koyu
bir Ulusalcı söylem"dir. Bu söylem sahiplerine göre Türkiye Laik bir Cumhuriyet'tir.
Bu söylem,En başından yanlış ve objektif olmayan bir tanımlamadır.
Halbuki "1924 Anayasası’nın
2. maddesinde, “Türkiye Devletin dini, din-i İslam’dır” denilmiştir. Şeriye
ve evkaf vekaleti korunurken, bir yandan da “islami devlet sistemi” nin iktidar
kavramına aykırı olarak “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” denilmiştir.
Anayasa’ya, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olduğu ancak 1937 yılında
konmuştur. Bu yıldan sonra da Laiklik tartışması bitmemiştir. "Milli şef"
İsmet Paşa'nın yönetim dönemine ilk defa kız öğrenciler erkek öğrencilerden
ayrı okullara yerleştirilmiş,Köy Enstitüleri'nin kapatılması sürecine girilmiştir.
Halk Evleri'nin ve Köy Enstitüleri'nin başına gelenler ayrı bir kaç yazı konusudur.
1946 yılında çok partili
siyasal yaşama geçildikten sonra, demokrasi alanındaki tartışmalar, dini de
tartışma alanına sokmuş, laiklik yeniden tartışılmaya başlanmıştır. (özellikle
de 1950’den sonra) bir çok siyasal parti oy kaygısı ile ödün vermeye başlamış,
laikliğin toplumda kök salması ve yerleşmesini sağlayacak kuruluşlara sahip
çıkılmamış ve onlar savunulmamıştır.
1960 lı yıllardan 1971
darbesine kadar gelen sürede ise hem şeriatçı kesim hem de milliyetçi kesim
komando ve mücahit kamplarında örgütlenmişlerdir. 1971 askeri faşist darbesinde
solun-devrimciliğin en önemli kadroları açıkça imha edilmiştir.
Ama laikliğe darbe vuran
örgütlenmelerin tümünü birden "12 Eylül"'ün faşist genarellerinin koruyup
kolladığını hepimiz biliyoruz.
Bu ülkeyi 40 yıl yöneten
Süleyman Demirel'in 329 imam hatip lisesi açtığını unutmayalım. Adı dağa-taşa
yazılan bir zamanların "Halkçı Ecevit'i ise kendi döneminde 33 imam hatip
açmıştır.
Bu konudaki istatistiki
ve sayısal yüzlerce örneği bir başka yazının konusu yaparak, bu ülkenin hiç
bir zaman sözcüğün tam anlamı ile laik bir anlayışla yönetilmediğini söyleyebiliriz.
"Tek Ulusçu" devlet anlayışını
savunanların laiklik söylemi, içi boş ve tek yanlı bir söylemdir. Sadece Ulus-devlet
anlayışının korunması noktasında, karşı çıkıyormuş gibi yapanlar ; sıra Alevilerin
farklı kimlik ve inanç haklarına gelince susmayı ya da genel-geçer sözlerle
geçiştirmeyi tercih etmektedirler. Bu durumda da "çifte standart" yaparken
suç üstü yakalanmaktadırlar.
Sosyalist solun durumu
da pek farklı değildir. Her ne kadar insan hak ve özgürlüğü adına Alevilerin
ezildiği-asimile edilmeye çalışıldığı gibi bir söylemleri var ise de "Türban
için şeriatçılarla yürüyen"ler, "zorunlu din dersleri kaldırılsın" kampanyasına
yeterince destek vermeyip( eğitim-sen haricinde), alevileri yanlız bırakarak,
çifte standart uygulamışlardır.
"Cem evleri Alevilerin
İnanç ve Kültür Merkezidir" adlı kampanyada ise aynı dostlar daha iğneleyici
ve alaycı üslupla "boş işlerle " uğraştığımızı söyleyebilmişlerdir. Şimdi
bu kadar da olmaz dedirten tavırlarla sol nereye varabilir? diye sormak gereklidir.
Solun tüm renklerinin oy ve destek deposu olan Alevilerin bu soruları sormasını
yasaklayacak mıyız?
Ne kadar yumuşak, hoşgörülü
ve iyi niyetli değerlendirme yaparsak yapalım; açık olarak gözüken bir şey
vardır. "Sol" Alevilere bir öz eleştiri yapmalıdır. Alevilerin inançsal ve
kültürel kimliklerini temel bir insan hakkı olarak tanımalıdır. Alevilerin
inançlarını kendilerince yorumlamadan olduğu gibi kabul etmeli en azından
saygı duymalıdır. Cem evlerinin Alevilerin inanç ve kültür merkezi olduğunu
kabul etmeli desteklemelidir.
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın
laik bir ülkede olmaması gerektiği gerçeğinden hareketle "tam laikliği" net
olarak savunmalıdır. Zorunlu din derslerinin bir insan hakkı ihlali olduğu,
asimilasyona hizmet ettiği ve bu nedenle, özgürlükçülüğün gereği olarak karşı
çıkmalıdır. Bu anlayışlarını sadece söylemde değil eylemde de göstermelidirler.
Son sözü Server Tanilli'ye
bırakalım ve sevgili hocadan dersler alalım.
“Demokrasi ile bağdaşır,
Türkiye’ye özgü bir laik düzen adına şu ilkeler önerilebilir:
1. Din işleri, dinler
ve mezhepler arasındaki eşitliği gözeterek ve evrensel laik devlet ideolojisiyle
çelişmeyecek biçimde, devletin denetimi ve yönlendiriciliği altında cemaatler
eliyle yürütülür.
2. Devlet, din eğitimini
cemaatlerin gereksinimine göre düzenler…
3. Kamu kurumlarında
ve özellikle okullarda ibadet yerleri bulundurulamaz…
4. Devlet, eğitim ve
öğretimin hiçbir kademesinde ne adla olursa olsun din öğretimine yer veremez.”
Bunların dışında da;
• Devlet yalnız bir din,
mezhep ya da tarikata önem ve öncelik veremez. Tek bir inançla ilgili dersi
öğrenmeye kimse zorlanamaz, diğer inançlarla ilgili öğrenme yasağı konamaz.
• Yansız bir devlette,
bireylerin /vatandaşlık dinsel kimlikleri yadsınamaz, bireyler bundan dolayı
aşağılanamaz ve farklı işlem göremez.”
(S.Tanilli-İslam Çağımıza
Yanıt Verebilir mi?)
Tekçi yaklaşımları bırakarak,
çoğulcu bir kültürel zenginliğin ötesinde, düşünsel ve toplumsal gelişmenin
iç dinamiği olarak gören, barışçı ve hoşgörülü bir toplumun özgür, demokrat,
hak arayan ve başkalarına da hak tanıyan “insan”ı olma bilincine varmamız
çağın bir gereğidir/gerçeğidir.
Günümüzde laik devletinin
görevi, gerek her türlü dinsel inanç sahibi gerekse inançsızın kendi düşüncelerinin
gereklerini özgürce yerine getirecekleri ortamı sağlamaktır.
Demokrasi ve insan hakları
mücadelesinde taraf olanlar, çağdaş yaşamdan yana olan toplumsal güçlere önemli
bir görev düşmektedir:
1-Endişeye dayanan "komplo
teorilerine göre" davranmamalıyız !
2-Türkçü-İslamcı, Hanefi
inancına dayalı bir "içselleştirme" anlayışından kurtulmalıyız.
3-Temel insan hak ve
özgürlüklerine sahip çıkan ve kararlılıkla destekleyen bir çizgide olmalıyız.
4-Yapay gündemlerin peşinde
sürüklenmeden, günlük politik manevralara göre değil, ilkeli, planlı ve programlı
olarak "çok kültürlülüğe ve çok kimlikliliğe saygı" temelinde bir anlayışa
katkı sunmalıyız.
Yaşanabilir, insanca
, hakça bir paylaşım için ve "yarin yanağından gayri herşeyi bölüşen, İnsan-ı
Kamil'lerden oluşan ,Toplum-u Kamil'e varmak için, kısaca insana ve sevgiye
dair ne varsa onun için...
02-11-2005
KAZIM
ENGİN
|