Denetim
dışında başlamış olması halinde bile, katliamın derinleşerek
devamı devletin göz yumması sayesindedir. Ya da daha geniş
kapsamlı değerlendirmeylebir taşla iki kuş vurmak istenmiştir:
Bir yandan devlete rağmen Pir Sultan’ın heykelini dikmeye
çalışan Aleviler sindirilirken, diğer yandan da denetimden
çıkmaya başlayan İslâmcılığa yönelecek bastırmanın psikolojik
temelini hazırlamak amaçlanmıştır. Esasen tarafları birbirine
kırdırtarak denetim sağlamak da devletin Osmanlı’dan tevarüs
eden geleneksel politikalarından birini oluşturmuştur.Dolayısıyla
Sivas Katliamı’na bu verilerin bilinciyle bakmadan doğru
değerlendirme yapmak mümkün olmayacaktır.
SİVAS
KATLİAMI’NIN İKİLİ BOYUTU
Erdoğan
Aydın
Sivas Katliamı’nın yeni bir yıl dönümünde, onu gerçekleştirmiş
görünen bazı kişiler dışında, olayın ardında yatan gerçek
nedenler ve belki de gerçek failleri hala meçhul kalmaya
devam ediyor.
Rejimin,
bu katliamı aydınlatmak adına bugüne kadar yaptığı şey,
mağdurları “tahrikçi” ilân etmek, katliamın üzerini örtmek
ya da onu sadece şeriatçı güçlerin üzerine atmak oldu.
Oysa
Sivas Katliamı’nın, değişik boyutlardan irdelenmesi ve tüm
bu farklı boyutların bütünlüğü içinde aydınlatılması gerekiyor.
Bunun yapılmaması halinde Türkiye’nin, kritik gelişmelere
gebe görünen önümüzdeki sürecine demokratik bir müdahale
yapılamayacağı gibi, Türkiye halkının yükselen İslâmcılık
ve devlet arasında bölünerek, bu iki anti demokratik güçten
birine yedeklenmek zorunda kalması kaçınılmaz olacaktır.
Dolayısıyla bu denli kapsamlı bir katliamın, gerek aslî
faillerinin, yani İslâmcıların mantalitesi, gerekse de ona
seyirci kalan, belki de daha öte bir şekilde içinde olan
devletin katliamdaki konumu açısından bütünlüklü bir irdelenmesine
ihtiyacımız var. Aksi takdirde, katliamın gerçek dersleri
çıkarılamayacaktır. Bu ise birbirleriyle iktidar mücadelesi
yürüten iki gericilik odağının toplumsal hegemonyasının
daha da pekişmesini, dolayısıyla yarınımızın belki bugünden
de karanlık olmasını getirecektir.
Katliamcıların
İdeolojik Arka Plânı
Bu
ülkenin aydınlarını bir otelde kıstırıp yakmayı, insanlar
yanarken zafer çığlıkları atabilmeyi, ola ki kaçabilen olursa
linç etmek üzere beklemeyi mümkün kılacak denli tanımsız
bir vahşet yaşadık. Sadece bu da değil, Aziz Nesin’in Sivas’a
gidip dinsiz oluşunu yinelemesini, insanları yakarak öldürmeyi
mazur görme nedeni bir “tahrik” olarak algılayabilecek denli
ilkel bir yaklaşımla karşılaştık. Peki, ama bu Ortaçağ acımasızlığının
günümüz dünyasında kendini üretebilmesini sağlayan ideolojik
arka plân neydi?
Vahşeti sahiplenenler kendilerini “Müslüman”, eylemlerini
de “İslâmiyet gereği” olarak sunuyorlar. Buna bir de tüm
şeriatçı kesimin doğrudan veya dolaylı desteğini eklersek
söz konusu ideolojik arka plânı öncelikle İslâmî literatürde
aramamız kaçınılmaz oluyor. Ancak altı kalınca çizilmelidir
ki; bu arayışın yanıtı, ortalama Müslüman yurttaşın kendisiyle
tanrısı arasındaki saf ilişkide bulunamaz. Lâik bir yaklaşımla
esasen sorunu olmayan sıradan Müslüman’ın, insancıl ve hoşgörülü
bilincinden temel ayrımla, Sivas vahşetinin ideolojik arka
plânı siyasal İslâmcılıkta, yani şeriatçılıkta bulunuyor.
***
Vahşeti
yapan, kışkırtan ve mazur gösterenler hep bir ağızdan, “Müslüman
mahallesinde salyangoz satılamaz” diyorlar. Türkçesi, İslâmî
egemenlikte, farklı olanın kendisini hak eşitliği çerçevesinde
gerçekleştirmesine ve eleştiri özgürlüğüne yer olamayacağını
söylüyorlar. Toplumsal beraberliğe gelince, onun tek bir
yolu vardı; o da herkesin Müslüman olmasıydı! Ama bu da
yetmez, Müslümanlık adına egemen olan mezhep ve “halifenin”
anladığı anlamda “Müslüman” olunmasıydı. Bu ise, Müslüman’ın
diğer dinlerle hak eşitliğinden vazgeçtik, Sünnî’nin Alevi’yle,
şeriatçı olmayan Sünnî’nin şeriatçıyla hatta farklı mezhep
ve fraksiyonlardan Sünnîlerin de hak eşitliği ve kendini
özgürce ifade edebilmesi ortamının tümden yok edilmesi demekti.
“Müslüman mahallesi” denilen yer, 7. yüzyıl Arap kültürünce
belirlenen şeriat olunca, sadece “gâvurların” değil, egemen
İslami fraksiyon dışında kalan diğer Müslümanların da bir
anda “salyangoz”dan addedilmesi kaçınılmazdır. 14 yüzyıllık
uygulama bir yana, şeriatın Asr-ı Saadet’i olan başlangıç
döneminde bile böyle olmamış mıydı? O Asr-ı Saadet ki bırakalım
farklı inançtan insanların kırımını ve köleleştirilmesini,
Peygamberin torunları Hasan ve Hüseyin’in katledilmesine
kadar varan, Müslümanlıktan vazgeçen yığınların sorgusuz
sualsiz katledildiği, ateşe atıldığı, başta Peygamberin
karısı Ayşe ve damadı Ali olmak üzere değişik Müslüman otoriteler
arasında iktidarın diyalog ve seçimlerle değil, on binlerce
Müslüman’ın ölümüyle sonuçlanan savaşlarla belirlendiği,
dört büyük halifeden Ömer, Osman ve Ali’nin öldürüldüğü,
insan hak ve özgürlüklerinden tümüyle yoksun bir şiddet
ve eşitsizlikler ortamı olmuştur. Gücünü Allah’tan aldığı
ve değiştirilemez olduğu şeklinde tamamen kendinden menkul
iddialarla iktidar olan bir halifenin insanlığa sunabileceği
şey, şeriatın Asr-ı Saadet’inden daha öte ne olabilir ki
zaten?
***
Kendi
inandığından farklı değerleri savunuyor, diye insan yakabilen
bir vahşetin mazereti olmaz; ister bir engizisyoncu yapsın
bunu, isterse bir şeriatçı, fark etmez. Bize gelince, çağdaş
insanlık değerleri penceresinden bunun ideolojik arka cephesini
bilince çıkartmak zorundayız. Çünkü sıradan bir yığın cinneti
ile değil, kendine inanmak karşılığında cennet ve cehennem
dayatmasında bulunan ideolojik bir atmosfer ile karşı karşıyayız.
Öyle
bir atmosfer ki bu, örneğin şöyle diyebilmektedir: “...
Hak dini kendilerine din edinmeyen kimselerle (Hıristiyan
ve Yahudilerle), küçülerek (boyunlarını büküp) elleriyle
cizye (haraç) verinceye kadar savaşın (Tevbe–29)”; “Haram
aylar geçince müşrikleri (tevbe etmedikleri müddetçe) bulduğunuz
yerde öldürün. Yakalayıp hapsedin... (Tevbe–5)”; “Fitne
ortadan kalkıp din yalnızca Allah’ın oluncaya kadar onlarla
savaşın... (Bakara–193)”; “... Eğer yüz çevirirlerse onları
yakalayın, bulduğunuz yerde öldürün ve hiçbirini dost ve
yardımcı edinmeyin (Nisa–89)”!
Ne
yazık ki bu kadar da değil; insanları yakarak katledebilmeyi
de meşru hale getirebilen bir kültürel atmosferdir bu. Çağdaş
hukuk açısından çok meşru ve masum olan bir durumun, örneğin
kendine inanmama tercihinin, “en büyük suç” olarak “cehennemde”
yakılmak gibi insanlık dışı bir cezalandırmayla karşılanmasının
doğallığına alıştırır insanları:
“Doğrusu
ayetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız, derilerinin
her yanışında azabı tatmaları için derilerini değiştireceğiz
(Nisa–56)”; “Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu
halde kaynar sulara sürülüp sonra da ateşte yakılacaklar
(Mümin–71–72)”; “... İnkâr edenler için ateşten elbiseler
biçilmiştir, başlarına da kaynar sular dökülür, karınlarındakiler
ve derileri eritilir, demir kamçılar da onlar içindir. Orada
uğradıkları ıstıraptan ne zaman çıkmak isteseler geriye
döndürülürler, ‘yakıcı azabı tadın’ denilir (Hac–19–22)”
vb. vb.
Şeriatçılar,
sokaktaki insanı kendi iktidar kavgalarının aracı yapabilmek
için işte bu kültüre dayanıyorlar. “Cennete” kavuşmak, “cehennem
ateşinden” kurtulmak gibi tamamen çıkarcı bir güdülenme
yoluyla, sıradan Müslümanları, kendinden başka meşru bir
görüş tanımayan, farklı olana hoşgörüsüz, insan haklarına
saygısız, giderek sağduyudan yoksun hale getirmeye çalışıyorlar.
***
Ancak
çağdaş insanlık değerleri ve ahlâkıyla uzlaşamaz olan bu
yaklaşımlara karşı sıradan Müslüman’ın da dayanaksız olduğu
düşünülmemelidir. Başka inançlar ve inanç özgürlüğüne karşı
ahlâkî ve demokratik bir değer olarak zaten olması gereken
saygının, dinsel açıdan da güçlü bir mantıkî gerekçesine
sahibiz: Varolan hiçbir farklılık ve oluşun Tanrı’nın iradesi
dışında gerçekleşmediğine, birilerini cezalandırmak isterse
bunun için zaten kimseye muhtaç olmadığına ve her şeyin
“öbür dünyada” bir karşılığı olduğuna göre, farklı inançlar
konusunda bir Müslüman’a düşen, yargılarını ideolojik düzeyde
tutmak, başkalarının hak eşitliği ve özgürlüklerine saygılı
olmaktır. Siyasal ihtiras veya çıkar ilişkilerinden kendini
arındırmış, Allah’a gerçekten inanan ve mantığını da sokağa
atmamış bir Müslüman’ın, her şeye kadir olduğuna inanılan
bir Allah’ın yapmadığı şeyleri yapmayacağı, örneğin bir
A. Nesin’i öldürmeye kalkmayacağı açık değil mi? Asgarî
bir sağduyuyla görülebileceği gibi A. Nesin, şeriatçıların
kendisine karşı açtığı savaşta Allah’ın taraf olmamasından
dolayıdır ki 36 insanımızı yitirdiğimiz o cehennemden sağ
kurtulmuştur. Dolayısıyla cennete gideceğini sanarak katliam
yapanlara Allah’ın, “Benim yapmadığım işi yapmak, benim
adıma karar vermek, sana mı düştü bre müşrik.” diye hesap
soracağını düşünmekten daha mantıkî bir yaklaşım olabilir
mi?
Bu
kadar da değil; “Dinde zorlama yoktur (Bakara–256)”; “Sen
ancak öğüt vericisin, onların üzerinde zorba değilsin. ...Onların
sorguya çekilmesi sadece Allah’a aittir (Gaşiye–22–26)”;
“Rabbinize gönülden ve gizlice yalvarın, O aşırı gidenleri
sevmez (Araf–55)”; “Ey Muaz, bir kul gönülden tasdik ederek
Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Muhammed’in onun resulü
olduğuna inanırsa, Allah o kula cehennem ateşini haram kılar
(sahih Hadis) vb. yaklaşımlar, bir inanç olarak Müslümanlığın
da lâik bir atmosferle varolabileceğini gösterir. Dolayısıyla
Müslüman inançlı insanlar, cehennem korkutmacalarına prim
vermeden, Tanrı’nın adaletinden yana, gönül rahatlığıyla,
çağdaş insanlık değerleri ve sağduyuyla karar vermeli, hiçbir
zorbalığa suç ortağı olmamalı, her düşünce ve cinsten insanın
hak eşitliğine saygıda bugün her zamankinden daha da duyarlı
olmalıdırlar.
Devletin
Tutumu Neyi Gösteriyor?
Kuşkusuz
insanları yakabilecek denli inanılmaz bir vahşetin aslî
failleri ve onları motive eden bu zihniyetin sorgulanması
ve lânetlenmesi büyük önem taşıyor. Ancak Sivas Katliamı’nı
sadece bu yanıyla değerlendirmek, gericiliğin ve baskının
salt bir yanını görmek anlamı taşımaktadır. Böylesi bir
yaklaşım, aynı zamanda Türkiye’nin 80 yıldır niye demokratikleşemediğini,
niye gerçek anlamda lâikleşemediğini, böylesi katliamlara
bugün bile niye açık olduğunu, toplumun bir kesimini katledebilecek
denli düşmanlaştıran şeriatçı (ve ırkçı) totalitarizmin
siyasetteki etkin konumunu anlamamızı engelleyecektir. Sadece
12 Eylül hukukunun değiştirilememesinde yaşadığımız engellemeler
ve bir türlü azalmayan hak ihlâllerinde de gördüğümüz gibi
sorun şeriatçılıktan ibaret değildir.
Denetimden çıkmaya başlayan Şeriatçı harekete karşı rejimin
duymaya başladığı kaygılar bağlamında Sivas Katliamı, aynı
zamanda bir devlet operasyonuydu; işin bu yanı ise özellikle
bulandırılmaya çalışılmaktadır. Oysa katliamı devletin politikaları
kapsamında da sorgulamamız gerekiyor. Aksi takdirde Cumhuriyetin
70. yılında şeriatçı hareketin niye yükselebildiği, niye
bir türlü demokratikleşemediğimiz, niye gerçek anlamda lâikleşemediğimiz
sorularının gerçek yanıtını vermek bilincine ulaşamayacağız.
Özetle Sivas Katliamı özgülünde daha köklü bir sorgulama
yapmak zorundayız. Türkiye'nin tam orta yerindeki bu önemli
şehrimizde beş bini aşkın kişinin, 8 saati bulan vahşetinin
engellenmemiş olması, bir bütün olarak Türkiye yurttaşlarının
ciddî bir güvenlik sorunu ile karşı karşıya olduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla işin bu yanı, demokrasi ve lâikliğin kurumsallaşabilmesi
açısından, saldırının kendisinden çok daha önemlidir. İnsanları
yakabilen bu vahşetin, günler öncesinden kendini göstere
göstere gerçekleşebilmesi, ona dur diyemeyen devasa bir
devlet aygıtının sorgulanmasını zorunlu kılıyor. Sıradan
bir basın açıklamasını bile görülmemiş bir şiddetle bastıran
güvenlik kuvvetlerinin, insanları yakmak gibi olağanüstü
bir vahşeti saatlerce seyretmekle yetinmesi, en hafif ifadeyle
söz konusu katliama göz yumulduğunun açık göstergesidir.
Cumhurbaşkanı
Süleyman Demirel’in, katliam sırasında, “devlet, halkla
karşı karşıya getirilmemelidir” açıklaması, nasıl bir devlet
zihniyetiyle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Dönemin
başbakanı Tansu Çiller’in, “Devlet oradadır. Otelin etrafını
saran vatandaşlara hiçbir zarar gelmemiştir. Onlardan ölen
ve yaralanan yoktur.” ifadesi, devletin yakanları vatandaşı,
yananları ise “düşman” gördüğünün itirafıdır. Aynı şekilde
DGM Başsavcısı Nusret Demiral’ın, “olayda örgüt yok, tahrik
var” açıklaması ise, devletin olayın failleri ve ardındaki
güçlere ilişkin soruşturmayı nasıl saptırdığını göstermektedir.
Lâik olmak iddiasındaki basının, büyük bir çoğunluğu ile
katliamı Aziz Nesin’e yükleyip, esas olarak “tahrik” bağlamında
açıklaması ise devletin ideolojik aygıtlarının da katliama
yol döşediği ve gerçeklerin üstünü örtmeye çalıştığını göstermektedir.
Bu
noktada özellikle anımsanmalıdır ki Sivas Katliamı, muktedirlerin
meşru görmediği inanç, kimlik ve siyasal görüşlere ilişkin
değişik zamanlarda yinelenen uygulamalarının yeni bir örneğidir.
Yani Sivas’ta yaşadığımız katliam, 6–7 Eylül 1955’te İstanbul’da,
70’li yıllarda Maraş’ta, Çorum’da, Sivas’ta, Erzincan’da
yaşanan provokasyon ve katliamların ve tabii halen Kürt
yerleşimlerinde yaşananların yeni bir örneğidir. Tüm bu
ve benzeri daha pek çok katliamlar arasında, saldırganlar
ve gerekçeler farklılaşsa da büyük benzerlikler bulunmaktadır:
Hepsinde saldırının hedefi, devletin topluma dayattığı resmi
kimliğin dışında kalanlardır, hepsinin ortak noktası saldırganların
engellenmeyerek katliama çanak tutulması ve ardından olayın
üstünün örtülmesi veya sadece bir kısım piyonun cezalandırılmasıyla
yetinilmesidir.
***
Pir
Sultan Abdal’ın heykelini Sivas’a diktirmeme kararlılığı,
şeriatçılardan çok, yüzyıllar öncesinden gelen devlet geleneğinin
bir refleksidir. En azından devletin göz yumması olmaması
halinde, şeriatçıların bunu engellemesi mümkün değildir.
Özetle Pir Sultan ve Ozanlar heykelinin kaidesinden sökülüp
şehirde sürüklenebilmesi İslâmcılarla devletin ortak refleksidir.
Bu refleks gerçekten lâik ve halkçı bir cumhuriyetin değil,
olsa olsa Osmanlı’nın Cumhuriyet kalıbında aramızda dolaşan
ruhudur.
Denetim
dışında başlamış olması halinde bile, katliamın derinleşerek
devamı devletin göz yumması sayesindedir. Ya da daha geniş
kapsamlı değerlendirmeyle bir taşla iki kuş vurmak istenmiştir:
Bir yandan devlete rağmen Pir Sultan’ın heykelini dikmeye
çalışan Aleviler sindirilirken, diğer yandan da denetimden
çıkmaya başlayan İslâmcılığa yönelecek bastırmanın psikolojik
temelini hazırlamak amaçlanmıştır. Esasen tarafları birbirine
kırdırtarak denetim sağlamak da devletin Osmanlı’dan tevarüs
eden geleneksel politikalarından birini oluşturmuştur. Dolayısıyla
Sivas Katliamı’na bu verilerin bilinciyle bakmadan doğru
değerlendirme yapmak mümkün olmayacaktır.
Devlet,
Ozanlar geleneğini, özellikle Pir Sultan’ı sevmemiş, aksine
kendine düşman bellemiştir. Kulluğun ve tebaalığın değil,
itirazın sembolü olan Pir Sultan’ı, “düşman devletin ajanı”
bellemiş ve belletmiş olan Osmanlı aklı, miras olarak Cumhuriyet’e
geçmiştir. 1930’ların ortasında Dâhiliye Vekâleti Jandarma
Umum Komutanlığı tarafından kaleme alınan Gizli Dersim Raporu’nda;
“Yavuz Sultan Selim’in gazabı olmasaydı, bugün bu güzel
Türkiye’mizde tek bir Sünnî’ye tesadüf etmek belki de mümkün
olmayacaktı.” ifadesi, bu refleksin yazıya dökülmüş yansımalarından
sadece biri ne yazık ki. Ne yazık ki diyorum, çünkü asimilâsyonun,
sürgünlerin, katliamların muhatabı olagelmiş olan Aleviler
hem Cumhuriyet ve lâikliğe rezervsiz destek vermiştir hem
de devletin kendine etnik temel seçtiği Türkmenlerin otantik
inancını oluşturuyor. Ne ki Türk devleti kendi geçmişini
başta Safevîler, Akkoyunlular, Karamanoğulları gibi Türkmen
devletlerinde değil, devşirme Osmanlı’da bulmuş, Osmanlı’nın
düşmanlarını da düşmanları bellemiştir.
Bu
zihniyetin Ozanlar Anıtı’nın Sivas’a dikilmesini engellemek
istemesinden daha doğal bir şey olamazdı. Çünkü Pir Sultanların
heykelinin dikilebildiği bir ülkede, toplumun tarih bilinci
de devletle vatandaş arasındaki ilişki yapısı da değişime
uğramak zorundadır.
Devşirme Osmanlı despotizmine baş kaldıran Pir Sultanları,
Şeyh Bedrettinleri halk kahramanları ve değerleri olarak
kabullenen bir toplumun tebaalıktan kurtulması kaçınılmazdır.
Oysa toplum üzerindeki belirleyicilik tekelini elinden kaptırmak
istemeyen bir devletin bunu kabullenmesi olanaksızdır. Mantık
ve felsefe derslerini seçmeli kılıp din dersini zorunlu
kılması, hamaset edebiyatıyla toplumu gerçek sorunlarından
uzaklaştırıp örgütsüzleştirmesi, kendini kutsarken topluma
yılgı aşılaması da bunun göstergesidir. Yinelenen yılgı
kampanyaları için halkın itirazı ve muhalefetine bile gerek
kalmamıştır çoğu zaman. Resmi Türk-Sünnî kimliği kabul etmeyen,
asimilâsyonu sindirmeyenler her uygun fırsatta tasfiye edilmiştir.
Kürt tehcirleri ve İskân kanunları, Varlık Vergisi, 6–7
Eylül talanı bunun somut göstergesi. Nitekim Sivas’ta da
olan budur. Sivas’ta toplananların yaptığı tek şey türkülü,
panelli, halaylı bir etkinlikle Pir Sultan’ın anıtını kendi
memleketine dikmek, dolayısıyla bu çok kimlikli coğrafyanın
yasaklı kültürlerini, sembollerini kamusal alana çıkarmak,
yani Anayasa’da yazılı demokrasi, hukuk ve lâiklik iddiasını
lâftan gerçeğe dönüştürmek çabasından ibarettir. Üstelik
her şey resmi izinle gerçekleştirilmektedir ve etkinlik
başta Aziz Nesin olmak üzere ülkenin yüz akı aydın ve sanatçılarının
katılımıyla gerçekleştirilmektedir.
Durum
buyken “Devlet, halkla karşı karşıya getirilmemelidir.”
(S. Demirel) sözü, devletin saldırganları halktan sayması,
yananları ise halktan saymamasının göstergesidir. N. Demiral’ın,
“Sivas’ta örgüt yok, tahrik var” sözü ise, yasal yayın dağıtan,
afiş asan sol muhalifleri bile “örgüt” üyesi görüp hukuksuz
cezalara çarptıran, faili meçhul yapan, işkenceye yatıran
muktedir aklın, insan yakabilen katliamcıları masumlaştırma
çabası, bir tercihin ürünü değilse nedir? Böylesi bir vahşette
sadece “tahrik” bulan anlayış, devletin dayattığı kimlikten
farklı şeyler söyleyeni “tahrikçi” görmekte, dahası bunun
cezası da gözü dönmüş örgütlü bir topluluğun, güvenlik güçlerinin
yol vermesiyle gerçekleştirdiği katliam olmaktadır.
Verilmek
istenen mesaj açıktır; eğer devletin belirlediği sınırların
dışına çıkarsanız ölümlerden ölüm beğenin!.. “Örgüt” devlet
nezdinde sola özgü faaliyetin, yani ne kadar yasal ve masum
olursa olsun, yok edilmesi gereken “düşman” kurumdur. Bu
Soğuk Savaş yüklemi içinde, insanları toplu olarak yakma
organizasyonu, tıpkı geçmişte Maraş’ta, içlerinde hamile
kadın ve çocuklar dâhil 110 insanın katledilmesi organizasyonunda
olduğu gibi “örgüt” sayılmamaktadır; deyim uygunsa “bizim
çocukların”, “halkın”, “vatandaşlarımızın” tahrik olması
durumu söz konusudur! Bu yaklaşımda suç, hak ihlâli ve katliam
değil, evrensel anlaşmalarla güvence altına alınmış hak
ve özgürlüklerin kullanılması kararlılığı olmaktadır. Devletin
istemediği hak talebinde bulunursanız, besleme gericilik
odakları “tahrik olur”, kamusal olanakların desteğiyle tehdit
eder, katliamlar yapar ve tüm bu suç süreçlerinde güvenlik
kuvvetleri kör-sağır davranır; ta ki iş bitene, hak talep
edenler tedip edilene kadar!
“Sivas’ta
üzücü olaylar oldu. Devlet oradadır. Otelin etrafını saran
vatandaşlarımıza hiçbir şekilde zarar gelmemiştir. Onlardan
ölen ve yaralanan yoktur.” diyen bir Başbakan ise, tüm bu
gelişmelerin üzerine âdeta tüy dikmiştir. Devlet’ten kasıt,
inanç ve fikir ayrımı yapmadan tüm yurttaşlarını, ama özelikle
saldırıya uğrayan yurttaşlarını koruyan demokratik bir aygıttan
söz ediyorsak, Devlet’in orada olduğu iddiası koca bir yalandır.
Çünkü demokratik devlet, yurttaşların bir kesiminin diğerlerini
katletmesine seyirci kalmaz. Ancak diğer yandan devletin
bütün gücüyle orada olduğu da ortadadır. Ama saldırganlardan
onlarca kat fazla ve etkin gücüyle orada olan devlet, orada
değil gibi davranmayı tercih etmiş, katliamı seyretmiştir.
Topluma dayattığı kimlikten olan vatandaşlarının katliamına
seyirci kalmış, onlardan ölen ve yaralanan olmamasını sağlamıştır.
Kendinden saymadığı insanların yanmasını ise vaka-i adiyeden
saymış, önemsememiştir. 1970’ler boyunca katliamdan katliama
koşanlara ilişkin, “Bana milliyetçiler suç işliyor, dedirtemezsiniz.”
(Demirel) diyen devlet aklı, Sivas örneğinde de yinelenmiştir.
Daha
ilginci, Madımak Oteli’ni kuşatanlar saatler boyu, “Kemalist
devlet yıkılacak elbet”, “Vali gidecek şeriat gelecek”,
“Cumhuriyet, Sivas’ta kuruldu Sivas’ta yıkılacak” diye bağırmalarına
rağmen engellemeyle karşılaşmamıştır. Bu durum, aynı zamanda
devletin Kemalizm, demokrasi ve lâiklik karşısında nasıl
bir anlayışa savrulduğunun da somut göstergesidir. Sivas
örneği göstermiştir ki devlet için aslolan, resmi söylemdeki
nitelemeler değil kendi egemenliğidir; bu egemenlik eğer
dün faşist milisi bugün şeriatçıları hoş görmeyi gerektiriyorsa,
temel sembolleri varsayılan değerlere yönelik hakaretleri
görmezden gelmekte sakınca görmemektedir.
Devlet’in
nelere kadir olduğu, Kıbrıs Harekâtı’ndan, Irak’ın 30–40
kilometre derinliklerine yarım günde ulaşmasından ve tabiî
muhaliflerinin demokratik kitle eylemlerine müdahalelerdeki
cevvallikten çok iyi bilindiğine göre, Madımak’a çok yakın
mesafedeki polis ve ordu güçlerinin katliama seyirci kalması
üzerinde özellikle düşünülmelidir.
Tüm
bu gerçeklerin gösterdiği gibi Sivas Katliamı, Çorum’da,
Maraş’ta, Erzincan’da, önceki Sivas’ta yaşananların tekrarıydı.
Saldırganlar farklıydı, ama mizansen aynıydı: “Cami bombalandı”
uydurması, “Din elden gidiyor” haykırışları arasında muhalif
kesimlere, onların potansiyel destek bulabildiği toplumsal
kesimlere, onların yoğunlaştığı bölgelere yönelik bir yıldırma,
dağıtma, yok etme operasyonu ile karşı karşıyaydık. Hepsinde
olduğu gibi saldırganlar işini bitirene kadar seyirci kalınmış,
esas amaç hâsıl olduktan sonra da konjonktürün gereksinimlerine
uygun olarak tutum takınılmıştır.
Tüm
bu olayların ortak paydası olarak muktedirler yılgın, dayatılan
kimlik doğrultusunda tektipleşmiş tebaa bir toplum istemiş,
böyle olmayan kesimlere karşı ise yılgı saldırıları gerçekleştirmiş
veya bu işlevli saldırılara seyirci kalmıştır. Bu saldırılar
sonrasında aslî vatandaş sayılmayanların yerlerinden göçmesi
ve yerlerine aslî sayılanların yerleştirilmesi veya değişimi
içselleştirmesi sağlanmıştır. Cumhuriyet’in temellerinin
atıldığı il Sivas başta olmak üzere tüm Türkiye, işte bu
zihniyet çerçevesinde çoğunluğuyla muhafazakârlaştırılmış,
sağcılaştırılmış, tebaalaştırılmıştır.
Hiç
kuşku olmasın ki nasıl dün işlevi bitip rejime sorun olmaya
başlayan faşist milis 12 Eylül mahkemelerinde yargılanmışsa,
bugün de işi bitmeye ve rejim için sorun olmaya başlayan
İslâmcılar da devletin baskısıyla karşı karşıya kalmaya
başlayacaktır. Bu çerçevede sola meyyal Alevi halkın asimilâsyonu
ve yıldırılmasında Soğuk Savaş zihniyetiyle kararlılık sürerken,
yavaş yavaş rejimin başını ağrıtmaya başlayan İslâmcı hareketin
de sıkıştırılması gündeme gelecektir. Dolayısıyla Sivas
Katliamı, bu yeni yönelim için psikolojik atmosfer oluşturulması
kapsamında da değerlendirilmelidir.
Tüm
bu farklı yönelimlerde toplumun tektipleştirilmesi, kontrolü
ve rejimin tahkimatı söz konusu olduğundan demokrasi mücadelesinin,
rejimin bu karakterinin bilincinde davranması zorunludur.
Aksi takdirde demokrasi güçlerine karşı İslâmcılığı besleyip
büyüten güçlerin yedeği konumuna düşülmesi kaçınılmazdır.
Nitekim Uğur Mumcu suikastında lâik duyarlılıkların sadece
İran’a, Sivas Katliamı’nda Alevi kesimin duyarlılıklarının
sadece şeriatçılara yönlendirilmesindeki başarı, muhalif
güçlerin oyuna gelmekteki zaaflarını göstermesi anlamında
büyük önem taşıyor.
Dolayısıyla
Sivas Katliamı özgülünde çıkartılması gereken aslî ders,
süreci bu bütünlüğü içinde değerlendirmektir. Aksi takdirde
bırakalım böylesi katliamların yinelenmesini, demokrasi,
lâiklik ve hukuk, bu topraklarda hep büyükleri uyutmak üzere
kullanılan birer masal olmaya devam edecektir.