Kaç
seçim öncesidir böyle oluyor: Aleviler yine savruluyor.
Üstelik bir önceki, daha önceki seçim dönemlerinde yaşanmış
olanlardan dersler çıkarmadan, aynı şeyler yeniden yeniden
yineleniyor. Yalpalama savrulmaya dönüşüyor. Alevi kurumlar
sarsılıyor, onulmaz yaralar açılıyor. İçkanama oksijen çadırını
işaret ediyor.
Yine
deneylerden biliyoruz ki; seçim fırtınası geçince, hava
sakinleşecek, sular durulacak, taşlar yerine oturacak, yaralar
sarılacak. Ama izleri de kalacak.
Birlik
Partisi, Barış Partisi deneylerini, en sağdan en sola siyasi
parti kapılarını aşındırma olgularını, örtülü ödenek hikâyelerini
de anımsadığımızda; “Bu neden böyle?...” sorusunu
sormadan edemiyoruz.
Gerçekten
de bu neden böyle?.. Aleviler neden siyaseti beceremezler?..
Neden birbirlerine düşerler?.. Neden burjuva politikacılarının
elinde oyuncak olurlar?.. Neden kendilerine büyük misyonlar,
vizyonlar vehmederler? Neden siyaset alanında kuralları,
kurumları, gelenekleri, mirasları yoktur?.. Çünkü köylüler.
“Köylü” sıfatını küçümseyici bir anlamda kullanmıyorum.
Köyde doğmuş olan, köyde yaşamakta olan anlamında kullanmıyorum,
bir zihniyet, bir anlayış, algılayış, hayata bakış anlamında
kullanıyorum. Ve böyle tanımladığımda da; hem kaderci, teslimiyetçi,
tanrıcı, gelenekçi, hem de çıkarcı, kurnaz, günübirlikçi
bir değerler sisteminden söz ediyorum.
Bu
anlamda yaşamakta olduğumuz yerleşim biriminin hangi coğrafyada
olduğu anlamını yitirir. Ankara, İzmir, Adana, Köln,
Paris, Bazel’de yaşasanız da köylüsünüzdür, Anadolu’nun
herhangi bir köyünde yaşıyor olsanız da kentlisinizdir.
Kent yaşamının temel aldığı değer ve ilişkiler sistemi
ilericidir. Kent bu anlamda ortak akıldır. İletişim, etkileşim,
kolektivizm, işbölümü, fabrikadır. Bu kültür kurum ve kurumsallaşma
üzerine oturur.
Bu
açıdan irdelediğimizde; Aleviler çoğunlukla, kentteki köylülerdir.
Henüz kurumlarını yaratamamışlardır. Bu olgu onların suçu
değildir. Zira yüzyıllardır kıra, dağa-bayıra, ormana sürülmüş,
orada yaşamaya zorlanmışlardır.
Sünnileri düşündüğümüzde ise; 300 yıl hüküm süren Selçuklu
Devleti’nde, 600 yıl ömre kavuşmuş Osmanlı Devleti’nde hükümran
yetkilerin kullanıcısı oldukları gibi, bu yetkilerin konusu
da olabilmişlerdir. Dolayısıyla, kendi hukuklarını, sanatlarını,
mimarilerini, müziklerini, edebiyatlarını geleneklerini
yaratabilmişler ve kuşaktan kuşağa aktarabilmişlerdir. Vergi
toplamış, bütçe oluşturmuş, asker toplamış ordular kurabilmiş,
diplomasi geliştirmiş (Hanedan ve saraydan ibaret de olsa)
hiyerarşik bir yapı oluşturabilmiş, hak ve ödevleri tanımlayabilmişlerdir.
Tarihsel süreç içinde dönemi değerlendirdiğimizde görebildiklerimiz
bunlardır.
Aleviler
ise; kırda-köyde; korunma-sakınma dikkatlerini hep canlı
tutarak geleneksel-feodal inanç temelli örgütlenmeleriyle,
yer yer,zaman zaman katliamlara da maruz kalarak, bugüne
dek, köyden kente dek gelebilmişlerdir. Bunu başarabilenlere
ne mutlu.
Ama
onlar artık kentteler.
Kendi
sanatlarını, kültürlerini, kurumlarını, yaşam tarzlarını
kent koşullarında yeniden yorumlamaya, yaratmaya çalışıyorlar.
Yeni ilişki biçimleri oluşturma, mücadele biçimleri geliştirme,
inatla var olabilme uğraşı içindeler. Toplum - topluluk
- kesim olabilmeye, geleneksel kurumlar (dergâh - ocak -
pir-mürşit, dede - talip - müsahip) yerine modern, çağdaş
örgütler (dernek - vakıf -federasyon - konfederasyon) oluşturmaya
çalışıyorlar. Bu yolda ilerlerken sancılar çekiyorlar, köydeki
yaşam biçimleri, kültürel, ekonomik ve sosyal ilişki kalıntıları
ile kentteki (üstelik kapitalist üretim biçimi ağı içinde)
yaşam biçimleri arasından, yeni bir sentezle, tarz - biçim
- içerik oluşturmaya çalışıyorlar. Bu yol engebelidir.
Tuzaklarla,
tökezlemelerle doludur.
Aynı
zamanda sınav yeridir.
Alevilik dün, buz altından akan bir dere iken, bugün, gün
ışığında çağlayan bir nehirdir. Zaman zaman bulansa taşa
toprağa karışsa da...
İşte
bu bulunma hallerinden biri de yakın geçmişte (26 Kasım
2006) ABF Kongresinde yaşandı.
Bir
dizi olumsuz gelişme içkanamayla sonuçlandı. Bir hareket,
oluşum, ideoloji, teori, felsefi görüş içinde fikir ayrılıkları
olabilir. Fikirler birbirleriyle kendi terbiyeleri içinde
karşı karşıya gelebilirler, çarpışabilirler. Farklı fikirler,
ne denli farklı da olsalar, aslında birbirlerini beslerler.
Her biri ötekinin eksikliğini tamamlar, yanlışını giderir,
sonuçta ise bütünlüğe ulaşılır. Netleşme sağlanır. Her kim
ki karşı görüşten yararlanmaz, kördür, her kim ki karşı
görüşe kulağını kapatır, sağırdır. Akıllı fikir sahipleri,
öbür fikirden de yararlananlar, böylece kendi eksikliklerini
de görebilenlerdir. Tarihin akışını belirleyen bütün fikir
akımlarında yaşanan ayrışmaların bizlere gösterdiği gerçek
budur. Ve o gerçek hep ileriyi işaret eder. Doğru fikirlerin
ne denli doğru olup olmadıklarının denek taşı ise pratiktir.
O nedenledir ki; ustalar “Devrimci teori olmadan devrimci
pratik olmaz” derler. Eklerler: “Teori pratiği belirler,
pratik döner teoriyi etkiler.” Bu olgu, devrimci, diyalektik
bir bütünleşmedir.
Bu
her zaman böyle olmaz.
Bir
de kimi ayrılıklar-ayrışmalar vardır ki; fikir ayrılıklarından
kaynaklanmaz, örgütlenme anlayışına, çalışma tarzına, yönetme
biçimine, müttefikler belirleme tercihine göre de oluşabilir.
Burada teorinin yerini (teorisyenler diyemeyeceğim) aktörler
alır. Aktörler ise kendileri yazar, kendileri oynarlar.
Aktörlerin ise bir tek şeye gereksinimleri vardır: Alkış,
alkış, alkış...
Alkışlar
aktörlerin başını döndürür, düşünme yetilerini dumura uğratır.
İnsana olmadık hatalar yaptırır. Ve elbette ak’ı kara, kara’yı
ak gösterme gibi bir beceri de kazandırır.Aktörler bu haliyle
ve elbette sahne boyunca başarılıdırlar, izleyicileri de
ikna ve mutlu etmişlerdir. Ama bir de tiyatro salonunun
dışındaki yaşam vardır. asıl denek yeri orasıdır, turnusol
kağıdı oradadır.
Bu açılardan 26 Kasım ABF Kongresine baktığımızda gördüklerimiz
şunlardır.
Öncelikle
bu olağanüstü kongre hangi ihtiyaçtan doğmuştur?..
Bu kongreyi yurtdışı istemiştir. Çünkü yurtdışı, Alevi
Hareketinin, temel kaynağı ve anayurdu olan Türkiye’de;
kendisine; partner, ortak, omuzdaş, yoldaş, müsahip olabilecek,
kurumsal eksikliklerinden arınmış, demokratik işleyişini
sürdürebilen, kişilikli, irade sahibi bir örgüt yerine,
kendisine hem aklıyla, hem cüzdanıyla bağlı, şube
statüsüne indirgenmiş bir yapı oluşturmak istemiştir.
Anlaşılıyor ki ilişkiler eskiye dayanıyor. Turgut Öker,
Hıdır Temel, Selahattin Özel, Zekeriya Gökpınar, İbrahim
Arslan, Muharrem Erkan arkadaşları, Alevi kamuoyu DBH
ve BP süreçlerinden anımsıyor.
DBH’nın
1995’deki adı: “Alevilerin pazarlık partisi”ydi (Siyah
Beyaz, 25 Kasım 1995) ya da “Danışıklı Bölme Hareketi”
(Cumhuriyet, 20 Aralık 1995), Tansu Çiller’in de yakından
ilgilendiği (25 Kasım 1995, Siyah Beyaz Gazetesi) bu girişimin
ilk kitlesel gövde gösterisi (Demokratik Barış Hareketi
1. Ulusal Toplantısı) 25 Kasım 1995 tarihinde Ankara’da,
Atatürk Spor Salonunda yapılmıştı. (24 Aralık seçimlerine
1 ay kalmıştı.) Bu toplantıya yurtiçinden 500 otobüs, yurtdışından
ise 18 uçakla gelen Alevi yurttaşlar katılmıştı. Ancak valiliğinin
çıkardığı kimi bürokratik engelleri Tansu Çiller çözmüştü.
Yurtdışından gelen uçakların taşıdığı dostlarımız arasında,
AABF Genel Başkanı Ali Rıza Gülçiçek ile Genel
Sekreter Turgut Öker de vardı. Siyah Beyaz Gazetesi’nin
(25 Kasım 1995) yazdığına göre; AABF seçimlerde kullanılmak
üzere DBH’ya 200 milyar vermiş ve 18 uçağın giderlerini
de karşılamıştı. Bu toplantıda Alevi Bektaşi Temsilciler
Meclisi Genel Sekreteri Selahattin Özel de bir destekleme
konuşması yapmıştı. (Zaman Gazetesi, 25 Kasım 1995)
Özel; “Bir Alevi girişimi olan bu hareket Alevileri artık
aşmıştır.” diyordu. “Siyasete müdahale edeceğiz”
sözünün o yıllardaki adı “pazarlık partisi” kurmaktı.
Ancak evdeki hesaplar çarşıya uymuyor, bu parti uğruna 2
trilyon 520 milyar TL. harcayan (Rakamları Cumhuriyet’ten
M. Balbay veriyor. 01.09.1996) Veziroğlu, “Türkiye’nin
bir gerçeği... Parayı veren siyaseti yapar.” diyerek,
parti kurucusu, başkan adayı, başkanı değil patronu olduğunu
ilan edince, belki daha başka nedenlerle de Gülçiçek ve
Öker Geçici Yürütme Kurulu üyeliğinden istifa ederler. Dolayısıyla
yurtdışında örgütlü 73 dernek de desteklerini çekerler,
24 Aralık 1995 seçimlerinde DBH’nin bağımsız adayları
arasında, Gaziantep’ten Zekeriya Gökpınar, 18 Nisan 1999
seçimlerinde ise BP listelerinde, Amasya’dan Selahattin
Özel, Tokat’tan Hıdır Temel ile Hatay’dan İbrahim Arslan
da vardır.
Öker,
DBH’dan koptuktan yaklaşık 10 ay sonra, 29.09.1996 günü
Frankfurt’ta bir panelde konuya ilişkin şu cümleleri kurdu.
“DBH başkalarının kötülüğü üzerine kuruldu. Kötü iyiyi de
bitirir, hesap vermeye hazırım. Bu yanlış bir projeydi.
Ama niyete bakalım. Oluşum sürecinde, dışarıdan bir güç
gelip müdahale ettiği için bu yapıda değilim. Tercihim Avrupa
örgütlenmesinden yanadır. Oluşum sürecinde bulundum. 24
Kasım 1995’ten beri yokum.”
Temel ve Özel’in de adayları arasında olduğu
BP ise 1999 seçimlerinde yüzde 0.18 oy alır. Ki,
Sayın Özel 1996 yılında Alevi örgütlenmesinden, (aktif
görev alma anlamında) ayrılır. Dokuz yıl dinlendikten
sonra 15 Ekim 2005 tarihinde ABF 1. Olağan Genel Kurulunda
106 delegeden 42’sinin oyunu alarak, sondan 2. sırada yönetime
seçilir. ABF-GYK’sının ilk görev dağılımı toplantısında
ise 17 kişilik GYK üyesinden 15’inin katıldığı toplantıda
8 üyenin oyunu alır ve Genel Başkan olur.
ABF uyumlu çalışamadı; siyasete müdahale, yurtdışı ile ilişkiler,
Hubyar sorunu, Sivas ve Hacıbektaş etkinlikleri, Su TV,
önce UMUT, sonra YOL TV konuları hep tartışılır oldu. Ve
anılan kongreye gelindi. GYK içindeki görev değişiklikleri
“DARBE” diye nitelendi. Sonuç biliniyor.
Yeni
Genel Sekreter Turan Eser arkadaşımız alevi.com’da dilediği
kadar, “Bu kongrenin kaybedeni yok.” desin. Turgut
Öker; Alevilerin Sesi’nde; “...darbe yapan zihniyete
seyirci kalınamazdı. Bu Alevi öğretisi açısından da bir
lekeydi ve bu lekenin ortadan kaldırılması gerekiyordu.
... taraf olmak zorundaydık ve taraf olduk.” derken,
Selahattin Özel; “Bununla Türkiye ve Avrupa Alevi hareketini
bölme çabalarının önüne set çekilmiş oldu.” diye değerlendirdiler.
Kongre
sırasında yaşananları ve kürsüden söylenen sözleri anımsamak
bile insanı utandırıyor. Paralar döküldü saçıldı, delegeler
satın alındı, kimi “darbe”ler mübah, diğerleri günah sayıldı.Bunların
içinden iki olay var ki; kongre salonu dışındaki Alevilerin
de bunu bilmeye hakları var.
Kılıçlar
öyle keskin, sözler öyle ağır ki; kol kırılıyor ama işte
yen içinde kalmıyor. Alevi Hareketi içinde bunca emeğini,
çabasını, önderliğini, aklını, kararlılığını ve yiğitliğini
bildiğimiz Turgut Öker arkadaşımız, ömrünü, üniversite kariyerini
bu yolda tüketmiş, emekli maaşı ile kredi kartını ABF’ye
tahsis etmiş, 12 Mart Darbesi’nden sonra Ankara 1 nolu Sıkıyönetim
Mahkemesinde; Prof. Dr. Şerafetitn Turan, Prof. Dr. Mustafa
Akdağ, Doç. Özdemir Nutku ve Musa Çadırcı ile birlikte TCK’nın
146/3. maddesinden yargılanmış Alevi Dünyası’nın Atilla
Hoca’sı hakkında; kürsüden sesleniyordu: “Atilla Hoca
söyle; Alevi misin, değil misin?..” Atilla Hoca da söz
sırası kendine gelince, kuzu kuzu yanıtlıyordu bu savcı
sorusunu: Memleketim şurası, köyüm burası, annem şu,
babam şu, akrabam falanca kişi diye. Aklına gelmiyordu
Atilla Hoca’nın şu ulu söz: “Sorma be birader mezhebimizi,
biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır.”
Atilla Hoca’nın çalışma tarzını, temposunu beğenmeyebilirsiniz.
Fikirlerini, siyasi faaliyetlerini yanlış bulabilirsiniz.
Bunu istediğinizce tartışabilirsiniz de; ama onun (ya da
başka bir kimsenin) Alevi olmadığını tartışamazsınız.Söyle bana sen Alevi misin, değil misin? diye soramazsınız.
Alevi hareketi bu bağnazca tutumu çoktan aşmadı mı?.. Tayyip
Bey; “Eğer Alevilik, Ali’yi sevmekse..” diye başlayan
cümleler kurduğunda, hop oturup hop kalkan bizler, nasıl
olur da içimizden, ya da dışımızdan birinin annesini - babasını
merak ederiz.
Atilla
Hoca, verdiği yanıtta bir şeyi eksik bıraktı!.. “Vallahi
da billahi de, Hz. Hüseyin’in başı için ki, Hz. Ali’nin
kılıcına geleyim ki Aleviyim.” Demediği bir bu kaldı.
İkinci
olay, daha doğrusu can acıtıcı söz ise; Hacı
Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı (BHVAKV) Genel Başkanı
Ercan Geçmez’e ait. Geçmez, niçin yurtdışından yana
olduklarını gerekçelendirirken; Pir Sultan Abdal Kültür
Derneği (PSAKD) delegelerine sesleniyordu: “Sizin Genel
Merkez binanızı yurtdışı almadı mı?...” Böylece onları
biraz mahcup olmaya, biraz kadir-kıymet bilmeye davet ediyordu.
Konuyu
herkes gibi Geçmez de biliyor kuşkusuz. 2 Temmuz katliamı
sonrası bütün Alevi dünyası isyanlarda ve ağıt halindeyken,
Sivas’ta kaybettiğimiz sevgili canlarımızın geride kalan
yakınlarına, dünyanın her tarafından dayanışma sesleri geldi.
Birçok yerde geceler düzenlendi, paralar toplandı. Bu paralar
tutanaklarla Türkiye’ye getirilip, ailelere dağıtılmak üzere
PSAKD’nin o günkü yöneticilerine teslim edildi. Ancak aileler
bu paraları kabul etmediler. Daire alalım, şehitlerimizin
adını, anısını ve mücadelelerini ölümsüzleştirmek adına
müze yapalım dediler. PSAKD de kendi kasası ile bu paraları
da birleştirerek, bir daire aldı, salonu da müze yaptı.
Gelen-giden bütün akçeli işleri de liste liste dergisinde
yayınladı.Konu bu.
14
yıl sonra PSAKD’nin yüzüne vurulan “ayıp!” bu.
PSAKD’nin ayıbı bundan ibaret olsun. Ama adama sormazlar
mı “Dinime küfreden bari Müslüman olsa” diye?... 22 Alevi
örgütünün ortak parasını, arsa parasını 3 trilyon TL’yi
ne yaptınız?.. Bir kalemde 700 milyon TL ödeyerek oturduğunuz
o binayı hacizden kurtarma yetkisini size kim verdi? Bu
parayı nasıl tükettiğiniz, sonuçta binanızın altına Tıp
Merkezi’ne o YEŞİL SERMAYE’yi nasıl getirdiniz?.. Vicdanınız
buna nasıl elverdi?.. Ali Doğan mezarından kalksa, kahrından
bir kez daha ölmez mi?.. Atilla Hoca kredi kartı ile ABF’nin
giderlerini karşılarken; HBVAKV’nın kaç yöneticisi, vakıftan
kaç lira maaş alıyor?.. diye sormazlar mı?...
Sizler
siyasete falan müdahale edemezsiniz. Olsa olsa kongrelere
müdahale edersiniz.
İşte
yıllardır bu böyle olduğu içindir ki; hiçbir siyaset adamı,
hiçbir parti Alevi kurumlarını adam yerine koymuyor, onları
ciddiye bile almıyor. Dinliyor, kahve ikram ediyor ve gönderiyorlar.
Bu
seçimde de olacak olan budur.
Bir
TV’miz olsun denildi.Su TV doğdu.
Ne
güzel.
AABF
sorumluluk üstlendi, kefil oldu. Toplantılar, dayanışma
geceleri düzenledi. Hepimiz heyecanlandık. Destekler verdik.
Programlar düzenledik. Artık en ücra köşelere bile sesimizi
ulaştırabilecektik. Alevi yurttaşlar arasında çanak anten
takma yarışı başladı. Geçen yaz Alevi etkinliklerinde patlamalar
yaşandı.
Sonra
denildi ki: Su TV artık bizim değil, umut TV’yi kuracağız,
bunu sahiplenin. Umut, umut olmaktan çıkış olmalı ki şimdilerde
YOL’dayız. Yol’a gelin diyorlar. Yol, yarın Göl olursa şaşırmasın
Aleviler.
Siyasete
böyle müdahale edilecek.
DBH
ve BP dönemlerinde olduğu gibi.
Sahi,
nedir bu “Siyasete Müdahale” meselesi.
Alevilik
olgusu doğduğundan beri siyasidir. Selçuklu’dan bu yana,
devlete hep itiraz etmiştir, hep hak talep etmiştir, hep
özgürlük istemiştir, hep isyan etmiştir. Hep katledilmiştir.
Taleplerinden yine de vazgeçmemiştir. Bugün de demokrasi
istiyorlar, başka bir şey değil. Dedelik, ozanlık kurumları,
dergâhlar, ocaklar hep bunun için varolmuşlardır. Her ozanımızın
dizesinde, her dedemizin duasında siyaset vardır.
Kaldı
ki; yaşamın hangi alanı vardır ki; siyasetten yalıtılmış
olsun.
Bugün;
yurtiçinde-yurtdışında bunca dernek, şube, genel merkez,
federasyon, kongederasyon niye var ki?.. Yaptıkları etkinlikler,
toplantılar, bildiriler, yürüyüşler, sloganlar, görüşmeler,
mahkemeler duruşmalar ne adınadır?.. Yazdıkları kitaplar,
çıkardıkları dergiler, kurdukları radyolar, televizyonlar
ne adınadır?.. Var olduklarını, bir kimlik taşıdıklarını,
bir hak öznesi olduklarını göstermek ve kabul ettirmek için
değil midir? Kamuoyu oluşturmak, haklı olduklarına dair
herkesi inandırmak, destek almak, devleti, meclisi, hükümeti
ikna etmek, zorlamak, böylece özledikleri demokratik koşullara
ulaşmak adına değil midir?.. Bundan âlâ siyaset hangisidir?..
Yok
eğer kastedilen,her seçim döneminde olduğu gibi;
parti parti dolaşmak; milletvekilliği pazarlığı yapmak ise;
o işin adı siyasete müdahale değil, siyasetten
nemalanmadır. Bu ise toplumsal değil, kişisel bir
meseledir. Bu kurnazlığı ise siyasi partiler de Aleviler
de deneyleriyle bilirler.
Evet,
her seçim döneminde; siyasi duyarlılık üst düzeye tırmanır.
Halkın her kesiminin (Esnaf - çiftçi - işçi - öğrenci, kadın,
gençlik, işveren, Alevi, Sünni, Kürt, Türk) sorunları daha
da yoğun olarak gündeme gelir, tartışılır. Bu duyarlı dönem;
herkes için olduğu denli Aleviler için de önemli bir fırsattır.
Bu fırsatı akıllıca değerlendirmenin yolu, TV’lerimizden
yayınlayacağımız kitlesel gösterilerin ekran fotoğraflarını
siyasilerin gözüne sokma, şantaj yapma kurnazlığından geçmez.
Köylülük dediğim şey işte tam da buna tekabül eder. Köylü
her hasat dönemi için alacağı ürünü düşünür, ürünü doğuran
toprağı düşünmez. Yorar toprağı, kimyasını bozar. O yıl
uğruna, gelecek yılları heba eder. Günübirlikçilik adına
yarınlar karartılır.
Siyasi
duyarlılıkların en üst düzeye yükseldiği bu seçim dönemlerinde,
Alevilere düşen görev; sorunlarını ve haklılıklarını insan
hakları, eşitlik, sosyal adalet, hukukun üstünlüğü ve demokrasi
bağlamında her düzeyde ve platformda tartışılır kılmaktır.
Bu
da ancak örgütler eliyle olur. Örgüt dediğimiz şey tabeladan
ibaret değilse tabi. PSAKD şimdiye dek 9 kongre yaptı.
Neredeyse hepsinde seçimlere 2 listeyle gidildi. 2 listenin
varlığı iki ayrı fikrin varlığı nedeniyledir. Yarışanlar
fikirler olmuştur. Bu nedenle de belden aşağıya vurulmamıştır.
Ve bu kongrelerde, listelerden biri ya da diğeri, hiçbir
Alevi örgütü yöneticilerinin favori listesi olmamıştır.
Çünkü PSAKD listelerindeki arkadaşlar buna izin vermemişlerdir.
Dolayısıyla
cesaret eden de olmamıştır. Keza öteki Alevi örgütlerinin
seçim süreçlerinde, hiçbir dönemde PSAKD yöneticileri, kendilerine
daha yakın bir liste arayışına girmemişlerdir. Demokratik
yöntemlerle, herkes kendi işini kendisi görür, seçilen de
seçilemeyen de bizim dostumuz, yoldaşımız, müsahibimiz diye
bakılmıştır. Türkiye’den hangi akıllının işi olmuştur, yurtdışındaki
bir kongreye müdahale etmek, taraf tutmak?..
Yurtiçi
- yurtdışı söz konusu olduğunda; düne kadar; kim neredeyse
orada mücadele etsin anlayışında olan arkadaşlar; birdenbire
coğrafyanın önemli olmadığını, bunu gözetmenin bölücülük
olduğunu, Alevilerin dünyaca bir olduğunu dillendirmeye
başladılar.
Dünyanın
nerelerine dek göçmüş, dağılmış olurlarsa olsunlar Aleviler,
elbette aynı değerlere sahiptirler, sorunları, özlemleri
aynıdır. Sonuçta mücadeleleri de birdir, bir olmalıdır.
Bir koordinasyon içinde ortak işler yapabilmeli, ortak projeler
geliştirebilmeli, sevinci ve üzüntüyü birlikte paylaşabilmelidirler.
Bu ise kendi içinde demokrasiyi yaşayan kurumlar aracılığı
ve aklın egemenliğiyle olur.
Yurtdışındaki
arkadaşlar, kendi bulundukları yerin, toplumsal, siyasal
koşullarını, hatta birikimini merkez alarak baktıkları için;
yurtiçindeki mücadeleyi giderek küçümsemeye başladılar.
Onlara göre Türkiye’de sivil toplum bilincindeki dönüşüme
ayak uydurulamıyor, proje üretilmiyor, iş yapılmıyor, dolayısıyla
kendilerinin hızına ulaşılamıyor, hareket topallaşıyor.
26 Kasım 2006 Kongresinin ana gerekçelerinden biri de buydu.
Oysa
gerçeklik o denli farklı ki;
Öncelikle
Türkiye’de toplumsal anlamda demokrasi ve haklar bilincini
ve bunlar için mücadele anlayışını şekillendiren unsur,
devleti algılama ve birey karşısında konumlandırma açısıdır.
Bu durum toplumun her kesimi için geçerlidir. Devlete “kutsallık”
ve “varlık üstü” değer atfeden bir tarihsel gelenek
halen çok güçlü olunca, diğer mücadele zeminlerinde olduğu
gibi bu zeminde de ne aydınlar ne de zenginler harekete
kazanılabiliyor. Onlar hâlâ Sünni egemen ideolojinin etkisi
altındalar. Düşünsel ve ekonomik desteğin olmadığı bir hareketin
ne denli yol alabileceği ise bilinir bir şeydir. Avukat,
esnaf, memur, işçi, işsiz kimselerin özverileriyle yürüyen
örgütlerimiz, yeri geliyor kiralarını bile ödeyemiyorlar.
Telefonların faksların kesildiği, icralık durumlara düşüldüğü
bile oluyor. Onlar yine de, eşlerinden, aşlarından ayırdıkları
küçücük paralarla durumu idare etmeye çalışıyorlar. Yeri
geliyor bir etkinliğe gitmek için, otobüs, dolmuş parasını
bulmak bile sorun oluyor.
Yurtdışında
yaşamayı seçen ya da zorunlu kalan herkes gibi Aleviler
de Anadolu’dan taşıdıkları sosyolojik ve politik değerlere
daha bir sıkı sıkıya sarılıyorlar. “Yaban ellerde” kaybolmama,
korunma duygusu hep canlı kalıyor. Orada her Alevi biraz
daha Alevi. Sünni, Müslüman, Türk, Kürt de öyle.
Oysa
kendi yurtlarında yaşayan insanlarımızda aynı duyarlılığı,
o titizlik ve canlılıkla bulmak olanaksızdır. Türkiye’de
insanlarımız yakılmadıkça, hakarete uğramadıkça Alevi olduklarını
bile anımsamıyorlar neredeyse. O nedenle hep diyoruz ya;
Alevi Hareketi bir tepki hareketidir diye, iş onu bilinç
hareketine dönüştürebilmekte.
Türkiye’de
böyle bir mücadelenin içinde olmaya karar vermiş herkes;
memur ise devletten, işçi ise işvereninden, esnaf ise belediyeden,
apartmanda komşularından, iş arkadaşlarından kendisine yöneltilebilecek
tehlikeleri, zararları göze almış oluyor.
Solun,
demokratik cephenin darmadağınık oluşunun, moral bozukluğunu
üstlerinde taşıyorlar. 12 Eylül’ü anımsıyor anneler babalar,
kendi deneyleriyle çocuklarını tedbirli olmaya davet ediyorlar.
Emperyalist kültür olgusunun her cepheden saldırısına uğrayan
gençlik, tüm değerlerini kaybediyor. Hareket yeni kadrolar
kazanamıyor. Üstüne bir de kimi yöneticilerin yanlışları,
zaafları, hataları, egoları eklenince kaynaklar kuruyor.
Bu kimi kadroların aymazlıkları, sorumsuzlukları, kongre
salonlarındaki gözü dönmüşlükleri öyle uç noktalara ulaşabiliyor
ki; yıllarca birlikte mücadele ettiği, yan yana oldu, bin
defa denek taşından geçirdiği arkadaşlarını “Derin devletin
adamı” olmakla suçlayabiliyorlar. Yüreklerindeki AŞK
olmasa, insanlar neden bu çamurun içinde olsunlar ki?..
İşte
o AŞK’dır ki, bin bir türlü engellemelere karşın yine de,
şimdi burada sayıp dökemeyeceğimiz binlerce başarıya imza
atılmasını sağlamıştır.
Yurtdışında
koşullar böyle mi?
Yüzlerce
“Alevi Kültür Merkezi” tabelasını asarken, içini
doldururken hangi engellerle karşılaştılar?.. Adında “ALEVİ”
sözcüğü olan bir dernek kurabilmek için yıllarca mahkeme
- Yargıtay kapılarında koşuşturmak zorunda olduğumuzu bilmiyorlar
mı? Bu çabayla kurulan (ABKB), (sonra ABF’ye dönüşen) bu
örgütün kirasını dahi ödeyemediğimizi bilmiyorlar mı? Kendileri
uçaklardan inmezken.
Türkiye
ile Avrupa (Almanya) arasındaki fark, kısaca; bu arkadaşların
da her fırsatta haklı olarak dile getirdikleri Solingen
ile Madımak arasındaki fark kadardır.
Sonuçta,
her türlü olanak da bizim, olanaksızlık da. Başarı da bizim
başarısızlık da. Eğri de bizim doğru da. Ama ah keşke; şu
kongre hiç yaşanmasaydı. O sözler hiç söylenmeseydi.
Düşmanlarımızı
güldürmeseydik.
İnsan
bazen şaşar, düzeltmek işi beşer’e düşer.
O
beşer Alevi halkıdır.
Bu
ülke çokça siyasi parti ve sendika kongresi yaşadı.
O
kongrelerden nelerin çıktığı ortadadır.
Başta
PSAKD olmak üzere birçok örgütümüz bu kongreyle tasfiye
edilmiştir. Dileriz ki ABF bundan böyle de 1 Mayıs’ı anımsar.
Başta da değindiğim gibi, henüz kentli olmaya çalışıyoruz.
Öğreneceğimiz
daha çok şey var.Daha çok yol yürüyeceğiz.
Yeter
ki AŞK’ımıza halel gelmesin.
Kırılan kol acır.
Acıtanlara
da özür borcu doğurur.
Lütfen
unutmayalım; daha çok seçimler gelip geçecek Türkiye’nin
üzerinden; bu kez yine sarsılacağız, dağılacağız. Ümit edelim
ki, bu fırtınayı çabuk atlatırız, oksijen çadırından çabuk
çıkarız. Derlenip toparlanacağımız günleri hasretle bekleyelim.