|
ÖNÜ MÜZDEKİ OLASI
SEÇİMLER VE
Tam da bugünlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın olağanüstü yükselişine kendi penceremden bakarak bir şeyler yazacaktım ki ABf'den önümüzdeki olası seçimler ile ilgili değerlendirmelerim istendi ve bu yazıyı kaleme aldım. Öncelikle belirtmeliyim ki bu yazı çok değişik kişilerin görüşleri incelendikten sonra ve benim düşüncelerimi yansıttığına inandığım şekilde kaleme alınmıştır. Kurumları bağlayıcı değildir. Faydalı olabilirsem mutlu olacağım. Önümüzde olağan ya da erken yapılacak seçimlere dönük bir durum değerlendirmesi yapmadan önce herkesin ve her kesimin bir an evvel kurtulmak istediği (istisnai bazı kesimler hariç!) AKP ve tabii onun genel başkanı R.Tayyip Erdoğan'ı kendimce çözümlemek gerektiğine inanıyorum. DERİN TÜRKİYE'NİN LİDERİ "10 yıl önce hapiste yatan adamın bu duruma gelmesinin siyasal nedenleri var elbet: ama asıl neden kültürel... Birkaç yıl önce , Kanal 7'de yayınlanan bir programda Süleyman Çobanoglu, MHP'lilerin ünlü müzisyeni Ozan Arif'le söyleşiyordu. Gece yarısı laf bir ara 12 Eylül'e geldi. Ozan Arif Almanya sürgününü anlatmaya başladı. Bir de şiir okudu. O sırada yayına bir telefon bağlanacağı haberini verdiler. Arayan, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'dı. İşten eve gelmiş, yorgun argın kanallar arasında dolaşırken bu söyleşiye takılıp kalmış, sürgün anılarıyla duygulanınca da telefona sarılmıştı. Her gece aynı yorgunlukla zap yaparken, kanalları arayıp yayına girmeye çalışan yüz binlerce vatandaş gibi... Belki de onu diğer liderler arasında bir adım öne çıkaran, bu özelliği... Kitle kültürünün siyasetteki temsilcisi olması... O kültürün hem ürünü, hem de taşıyıcısı sayılması... Kültürel faktör... Elbette Tayip Erdoğan'ın artık aşikar sayılan sandık zaferini değerlendirirken, Amerika'nın kol kanat germesinden, rakiplerinin zayıflığına, tarikat bağlantılarından medya desteğine kadar pek çok unsurdan söz etmek mümkün. Ancak bu siyasi nedenleri besleyen önemli bir boyut daha var: Kültür... Erdoğan; toplumsal hiyerarşinin en alt katındaki ameleden, en üstteki sermayedara kadar herkese hitap edebilme yetisi ve hırsından beslenen kitle kültürünü bihakkın sindirmiş bir politikacı... Bu özelliğinin bir kısmı yaşam öyküsünün bir armağanı... Bir kısmını ise kendisi zaman içinde kazandı. Biyografisindeki sır, bunun ancak Türk filmlerinde rastlanacak türden bir 'mucize öyküsü' olması... 'İlk sokak tahsilini Kasımpaşa'da simit satarak yapan delikanlı ' efsanesi, 'çocukluğunda sığır otlatan çoban Başbakan' ya da 'eşekten düşüp kolunu kıran Cumhurbaşkanı' masallarına göre çok daha etkili ve kentli bir hikaye... Kaşımpaşalılık, Erdoğan'a damgasını vuran özellik adeta... Haline, tavrına, söylemine, giderek imajına sinen bir özelliği... Beyaz Saray'da Başkan Bush'un karşısında ayak ayak üstüne atışı bile İslamcı basında, Kasımpaşalılığı ile özdeşleştirildi. Ortalamanın temsilcisi... Ancak her kitle kültürü ürününde olduğu gibi Erdoğan'da da her özelliğini dengeleyen, ona tamamen ters bir özellik bulmak mümkün... Evet, bıçkın delikanlı ama, aynı zamanda Nakşi terbiye almış. Babasını üzdüğü zaman eğilip ayakkabılarını öpen bir çocukluktan geliyor... Hem tekke adabına aşina; hem sokak kabadayılığına... Yürüyüşünde hem bir tarikat erbabının tevazuu, hem de bir kenar mahalle delikanlısının ölçüsüz özgüveni var. Necip Fazıl şiirlerini ezberinde taşıyacak kadar damardan İslamcı, ama 'iş icabı', Amerikan Musevi Komitesi'nin cesaret ödülünü alabilecek kadar pragmatist... Okuduğu şiirden hapse girecek kadar dik kafalı; ama içeri girerken "Vur de vuralım" diyenlere "Oyuna gelmeyin" diyecek kadar temkinli... Evde ailesi Bayhan'ı destekliyor, ama o Bayhan'ı protesto için jüri üyeliğini terk eden Deniz Seki'yi telefonla kutluyor ! Aynı anda iki uca birden savrulan bu nitelikleri, onu hem 'gariban'la, hem 'aydınla' buluşturuyor ve 'Ortalamanın temsilcisi' haline getiriyor. Sokaktan gelen adam...Vurgulanması gereken çok önemli bir özelliği de 'sivil' oluşu... Bayar-Menderes ikilisi CHP'den gelmişti. Demirel, Özal bürokrasiden süzüldüler. Mühendislerdi. Erdoğan, düpedüz sokaktan geliyordu. Bürokraside örselenmeden, devlete bulaşmadan, hatta devlet tarafından hapse tıkılmasına rağmen (sayesinde!) tırmandı. Devletteki millet korkusunu, milletteki devlet kuşkusunu ustaca dengeledi. O kadar ki, hükümet olduktan sonra devlet karşısında - örneğin türban konusunda - eski sözlerini tamamen unutmuş gibi davranması bile tabanda rahatsızlık yaratmadı. Çünkü onu baştan beri dikkatle izleyen yazar Ruşen Çakır'a göre "Devlete zıtlaşmaktan, sistem dışına sürüklenmekten yorgun düşmüş yüz binlerce Milli Görüşçü, onu kendilerini sorunsuz bir şekilde merkeze taşıyabilecek, özellikle de orduyla aralarını düzeltebilecek bir lider olarak görüyor" du. (Çakır- Çalmuk, "Bir Dönüşüm Öyküsü", Metis, 2001) Belki o yüzden Ankara'nın zirvesindeki Başbakanlık konutu yerine, kendi gibilerin arasında, Subay evleri'nde oturmayı tercih etti Erdoğan... Ve her akşam eve dönerken, arabasının bagajında gezdirdiği oyuncakları ve gofretleri mahalle çocuklarına dağıttı. Ama oğlunun düğününü İstanbul sosyetesi eşliğinde Lütfü Kırdar'da yapmaktan, hapisten çıkar çıkmaz TÜSİAD'la yemekte buluşmaktan çekinmedi. Sisteme kafa tutar gibi yaparak onunla uzlaşan bu tavır, örselenmişliği ustaca gizleyen bu kabadayılık; gelenekselle moderni harmanlayan 'bir elde tespih, bir elde cep telefonu' formülü, kendisine modern hayat içinde yer açmaya çalışan muhafazakâr gençlik ve orta sınıflar arasında büyük ilgi gördü. Erdoğan, bu tavrını, imamlıktan gelme belagati ve delikanlı jargonuyla birleştirdi. Kasımpaşalılığını, dindarlığına ve Fenerbahçeliliğine bulayarak toplumda en geniş temsile sahip 3 unsuru ustaca harmanladı. Sonuç: En geniş kesime açılmayı başaran filmlerin, şarkıların, yıldızların, takımların, reklamların, haber sunucularının gişe başarısını "siyaset piyasasında" yakaladı. Reha Muhtar gibi, İbrahim Tatlıses gibi, Bayhan gibi bir kitle kültürü ürünü oldu." AKP'den demokrasi beklemek, ölü gözünden yaş ummaktır… Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer: "Devleti ve egemenliğini ele geçirmeyi düşünmeyen bir islami anlayış olamaz" Başbakanlık Müsteşarı Prof. Dr. Ömer Dinçer'in "Bilgi ve Hikmet Dergisi"nde yayınlanan "21. Yüzyıla girerken Dünya ve Türkiye Gündeminde İslam" yazısı, biz demokratların yıllardır altını ısrarla çizdiğimiz, siyasal İslam'la demokrasinin üst üste oturamayacağı gerçeğini tekrar gündeme taşıdı. Siyasal İslam'ın kendisini, dün de, bugün de, yarın da siyasal iktidarı ele geçirme isteğinden soyutlayarak düşünemezsiniz. Çünkü siyasi İslam, kutsal bir kaynağı referans olarak alır ve devletin şekillenmesinden kamu ve bireyin hayatına kadar her şeyi kendi anayasası olan "şeriat" ile şekillendirir. İslam anayasası, yani şeriat, değişmez kurallardan, yani tanrının kelamından hareket eder. Zira, Şeriat Kur'an'da ki ayetlerden, Peygamberin sözlerinden çıkarılan, dinî temellere dayanan Müslümanlığın kanunlarıdır, İslâm hukukudur. "Suyun bulunduğu yere giden yol", ya da "hayata giden yol" olarak tanımlanan şeriat kuralları İslam anayasasını oluşturur... Kur'an'sız İslam olamayacağına göre, Şeriat bölümleri kaldırılmış Kur'an'da olamaz. Olursa zaten Kur'an'ın bütünlüğü ortadan kalkar. İçeriği değiştirilemeyeceğine göre, anlamı her ne kadar farklı yorumlanmaya da kalsa, sonuç değişmez: Devleti ve toplum hayatını yönetmek için yeni bir anayasa'ya ihtiyaç yoktur, anayasa vardır, bu da İslam anayasası olan Şeriat! "Devleti ve egemenliğini ele geçirmeyi düşünmeyen bir islami anlayış olamaz!" Özellikle klasik ve "tutucu" laiklerin üzerinde fırtına kopardığı Ömer Dinçer'in yazısı aslında bu anlamıyla kendi ekseninde, İslami anlayış düzleminde son derece doğrudur. Prof. Ömer Dinçer, takiye yapmıyor, genel doğruları dile getiriyor ve "İslam'ın, kamu ve devlet dahil, tüm beşeri faaliyetleri kapsayan bir değer ve inançlar bütünü olduğu ve bu bütünün bir kısmını kabul, diğer kısmını reddetmenin mümkün olmayacağı, Müslüman inancı ile şeriatın birbirinden ayrılmayacağı ve Müslüman kişinin şeriatı da olduğu gibi kabullenmesi gerektiği" vurgulandıktan sonra bakın ne diyor: "İlkeler açısından göz önüne aldığımız taktirde Türkiye'de Cumhuriyet ilkesinin yerini katılımcı bir yönetime devretmesi gerektiği ve nihayet laiklik ilkesinin yerinin İslam'la bütünleşmesinin gerekli olduğu kanaatini taşıyorum. Böylece Türkiye Cumhuriyeti'nin başlangıçta ortaya koyduğu bütün temel ilkelerin, laiklik, cumhuriyetçilik ve milliyetçilik gibi bir çok temel ilkenin yerini katılımcı, daha adem-i merkezi, daha Müslüman bir yapıya devretmesi zorunluluğu ve artık bunun zamanın geldiği düşüncesini taşıyorum..." Şu anda Başbakanlık Müsteşarı olan ve "Kamu Yönetimi Temel Yasası Tasarısı"nı hazırlayan Dinçer, aynen şöyle devam ediyor "Bunun için az-çok hazırlıklı olduğumuzu biliyorum, ama topluma yansıtma konusunda eksikliklerimizin olduğu kanaatini de taşıyorum. Öyleyse bunu tüm topluma duyuracak bir mekanizma ile ulaştırılmalıdır. Eğer Türkiye'de kültürel öncelikli islami hareketlerle (Fethullah Gülen, Nurcular vb. kastediliyor. ), siyasal öncelikli islami hareketlerin karşılıklı ilişki ve etkileşimi yeniden tanzim edilirse, bu iki hareket bütünleşmiş bir halde devam ettirilebilirse, Türkiye'de İslam'ın hiçbir ülkede görülmemiş bir şekilde, sağlam bir temel üzerinde gelecek vaat ettiğini ifade edebiliriz." AKP, bu yazının yazıldığı 1995'den bu yana bu süreci önemli ölçüde tamamladı ve takiye politikalarıyla birlikte adım adım bütün iktidar mekanizmalarını ve kamu hayatını, kadrolaşmalarıyla birlikte İslam anayasası olan şeriatın ışığında düzenliyor. Prof. Dinçer, klasik İslami anlayış çerçevesinde, "Devleti ve egemenliğini ele geçirmeyi düşünmeyen bir İslami anlayışın olamayacağını" her türlü takiyeden uzak bir şekilde açıklıyor! "Demokrasi cephesi" oluşturamadığımız sürece, nal toplamaya, Gündemin peşinden koşmaya ve önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde şeriatçı birini cumhurbaşkanlığı koltuğunda görmeye kadar gideriz! Türkiye bir çok şeyin yarım, yarım yaşandığı, yasama, yürütme ve yargı da dahil olmak üzere, basının ve hiç bir toplumsal grubun gerçekleri çıplak bir biçimde tartışmadığı, tartışamadığı bir ortamda adım adım daha bilinmez bir noktaya doğru gidiyor. Türban, sakal, sarık ve Kur'an kurslarının özgürlüğün neredeyse temeli olarak algılayan, tarikatlarla iç içe olan AKP'nin islami anlayıştan, islam hukukundan, içgüdülerinden hareketle kendi bildiklerini, islam anayasası olan "şeriatın" işaret ettiklerini yapmaya çalışması kadar doğal bir şey olamaz. AKP, sanıldığının aksine kendi politikalarında son derece başarılı hareket ediyor. Başbakanlık Müsteşarı "devleti ve egemenliğini ele geçirmeyi düşünmeyen bir islami anlayış olamaz" derken, Laikliğin ve Cumhuriyet'in yerini İslam'ın alması gerektiğini belirtirken, bakanlar ve Diyanet İşleri Başkanı ağızlarına "laikliği" almazken, dün‚ "insan ya laik olur, ya da müslüman" diyen başbakan Recep Tayip Erdoğan "Laik Cumhuriyeti büyük Atatürk kurdu, biz yaşatacağız" diyor! Devletin klasik dış politikalarına ve orduya şimdilik müdahale etmeyen, mevcut AKP iktidarı, İmam Hatipli kadroları devlet mekanizmasına yerleştirmede, kadrolaşmada ve eğitimde giderek daha hızlı davranıyor. Bugüne kadar herkesin yaptığının yanına kar kaldığı, iktidarı ele geçirmeye giden bütün yolların mübah olduğu ülkemizde, AKP'de geçmişten devraldığı mirası bu çerçevede daha da genişleterek kullanıyor. Doku ve gelenek aslında aynı değil mi? Hafızalarınızı biraz zorlayın, bakın aynı sonuca varacaksınız: Dünün Başbakanı Süleyman Demirel'in "bana sağcılar cinayet işletiyor dedirtemezsiniz" dediği gibi, bugünkü Başbakan Tayip Erdoğan'ın İstanbul katliamı sonrası söylediği "islami terör denmesini içime sindiremiyorum" demesinin arasında fark var mı? Sağlık ve eğitimle ilgili açmazlar orta yerde iken, Diyanet İşleri Başkanlığı'na 15 bin yeni personel alma kararı alıyor. Kimseden "gık" çıkmıyor! Sağlıkta sözleşmeli kadro ile yine "seçilmiş "kişilere yer açılırken, eğitimde Talim ve Terbiye kurulu'nun tüm uzmanları dağıtılıyor! TRT'ye ve Tübitak'a İmamlar atanıyor, TRT yayınlarında dinsel içerikli programlar % 200 artıyor. Dün de böyle olmamış mıydı? Demokrat Parti döneminde, ezanın tekrar Arapça okunmasıyla başlayan ve Milliyetçi Cephe hükümetleri döneminde İmam Hatiplerin yaygınlaştırılması ile yükselen, 12 Eylül 1980 darbesi ile doruğa çıkan, demokratlar ve solcular silindir gibi ezilirken, helikopterlerle havadan "ayetlerin" dağıtıldığı süreç bizi bu noktaya getirmedi mi? AKP'ye, bu sürece dur diyecek toplumsal dinamiklerin harekete geçmesi gerekiyor. Mızmızlanmanın, bol bol takiye ve laiklik edebiyatı yapmanın, hele hele İslam ile Demokrasiyi bütünleştirmenin, bu anlamıyla da "bile bile lades" demenin kimseye bir getirisi olmadığı çıplak bir biçimde gözüküyor. Sürece demokrasi lehine müdahale edilmediği, taraf olunmadığı sürece, AKP'nin maskesini düşmesini beklemek tam bir ham hayaldir ve islami örgütlerin kendi yayınlarında yazdığı gibi "taraf olmayan bertaraf olur!" "Bertaraf"' olmamanın yolu akıllı bir muhalefetten geçiyor. AKP'nin her yaptığına, örneğin Kophenag Kriterleri'nin yerine getirilmesi ve uygulanabilirliğinin sağlanması gibi, yanlış demenin doğru olmadığını bilerek hareket etmek gerekiyor. İktidardaki parti AKP'dir diyerek her konuda tabi ki CHP'nin yaptığı gibi içi boş, içeriksiz ve "müzmin muhalefet" yapılmamalıdır. Ancak "cehenneme giden yollar iyi niyet taşlarıyla döşenmiştir" deyişini de akıldan çıkarmamak ve İstanbul'daki katliamda olduğu gibi, katillerin kimlikleri orta yerdeyken katillere "islami terör denmesini içime sindiremiyorum" diyen bir siyasal iktidara tavır alabilme cesaretini gösteremediğimiz sürece, ufukta hep "cehennem" olacaktır! Unutmayalım aynı anlayış Cumhuriyet Gazetesi'nin bombalanmasına da tepki vermemiştir ! Önümüzdeki süreçte siyasal islamın gerçek niyetini tartışamadığımız, bunu bütün çıplaklığıyla masaya yatırıp, alınması gereken tavrı alamadığımız, tartışmaları traji-komik bir biçimde kıyafete ve türbana indirgediğimiz, kendi gerçeğimizden kaçtığımız ve akademik özelliği olan, sonu ve getirisi olmayan tartışmalara dalıp kaldığımız sürece kaçınılmaz sona gideriz, yada mevcut seçim sisteminin bir sonucu üçte bir oyla, mecliste üçte iki çoğunluğu ele geçiren ve adım adım kurumlaşan siyasal islama tavır alması için bol bol demokrasi lafları edip arkasından bazıları gibi 21. Yüzyılda ordudan medet bekleriz! "Mehdi" de gelmeyeceğine göre, medet "derin devlet"in açığa çıktığı Susurluk sonrası "Ömür boyu aydınlık için bir dakika karanlık" eylemlerini yapan milyonlarda... 20 milyon Alevinin yaşadığı ülkemizde ciddi bir referandum niteliği taşıyacak, ve AKP'nin % 50'ye oynadığı bir yerel seçimlerde en solundan merkezdeki demokrasi güçlerine kadar ortak bir "Demokrasi cephesi" oluşturamadığımız sürece, nal toplamaya, gündemin peşinden koşmaya ve önümüzdeki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde şeriatçı birini cumhurbaşkanlığı koltuğunda görmeye kadar gideriz! Bunun için ne politikayı bilmeye ne de falcı olmaya gerek var! "Şeriatın lokomotifi AKP'den demokrasi beklemek, ölü gözünden yaş ummaktır." Türkiye'yi adım adım şeriata götüren AKP'ye engel olmak için Demokrasi Cephesi'nde buluşmak gerekir. Demokrasi Cephesi'nde buluşmak tüm aydınların, çağdaş insanların, gönlü ve yüreği Demokrasiden yana olanların en acil görevidir... Demokrasi Cephesi Nedir ve nasıl olmalıdır? Demokrasi Cephesi bazılarının tarif etiği gibi "Dinci Tayyip'e karşı dindar Süleyman'ın " alternatif olarak sunulması değildir. Süleyman Demirel'i, Tayip Erdoğan'a alternatif olarak sunanlar birilerinin dediği gibi "ne sarhoştur ne de şaşkın!" Bu bilinçli bir programın parçasıdır. Kendi asgari müştereklerinde birleşebilme becerisini gösteremeyen Demokrat Kamuoyu ile alay edilmektedir adeta ! Demokrasi Cephesi ya da son günlerin moda deyimi ile "ZEYTİN DALI KOALİSYONU" ülkemiz için acil bir ihtiyaçtır. İtalya'da son seçimlerde denenen ve oldukça başarılı olan bu birlik Berlusconi iktidarını al aşağı etmiş ve bu ittifak yeni Cumhurbaşkanı nı da seçmiştir. Bu örnekler İspanya'da, Fransa'da ve Yunanistan'da da uygulanmış, başarılı olunmuştur. Hiçbir gurubun ve kesimin kendi önceliğini dayatmadığı ve tek koşul olarak en geniş ortak paydanın kabul edildiği bir birlik sağlanmalı , bu birliğin asgari talepleri ve hedefleri altında birleşilmeli, en azından önümüzdeki olası seçimlere dönük bir "GÜÇ BİRLİĞİ" yapılmalıdır. Bu birlikteliği bozabilecek en tehlikeli anlayışlardan biri de Alevilerin ayrı adaylar ve organizasyonlar ile seçimlere hazırlanmasıdır.Barış Partisi deneyimi ortaya koymuştur ki Alevilerin yeri Demokrasi güçlerinin yanıdır, Alevilerin tüm hak ve özgürlük talepleri genel olarak tam ve gerçek bir Demokrasi talebi ile ancak çözümlenir. O halde bir serüveni dile dahi getiren arkadaşların "tereddütle" karşılanması gerektiğini düşünüyorum. Unutmayalım matematiksel bir kural vardır: Paydası ortak olmayan sayılar ile bir işlem yapabilmek için ilk şart paydalarını eşitlemektir ! Aksi halde o problem asla çözülemez. Bunu sosyal ve siyasal hayatımıza indirgediğimizde de karşımıza yine ortak payda çıkmaktadır! Alevilerin birliği için de bu ortak payda bilimsel bir gerçektir. İnsanların barış ve kardeşlik içerisinde yaşadığı, hoşgörü ve demokrasinin hakim olduğu bir Türkiye' den mi, yoksa şeriatın hakim olduğu bir Türkiye'den mi yana olacağız? Bu soruların yanıtını vermek zorunda olduğumuza inanıyoruz. Haydi biraz gayret, haydi biraz hareket, haydi biraz cesaret! Yarın geç olabilir... Kazım ENGİN
|