OSMANLI’DA
YENİÇERİ - BEKTAŞÎ İLİŞKİSİ VE ETKİLERİ
Erdoğan
AYDIN
Başka
halkların birikimi ve topraklarına el koyma siyaseti temelinde
gelişen Osmanlı, devletleşme gereksinimleri çerçevesinde iki
alanda kurumsallaşmaya yönelecekti. Bunlardan birincisi devletin
ideolojik aygıtı olarak dinsel alandı ve Medrese geleneği
üzerinden kurumsallaştırılacaktı. İkincisi ise profesyonel
bir silahlı güç olarak Yeniçeri teşkilâtının kurulması yoluna
gidecekti. Başlangıçta ordusu dâhil kendi halkıyla iç içe
olan Osmanlı, kurumsallaşma çerçevesinde kendi halkına karşı
da köklü bir ayrışma sürecine giriyordu.
Halkının
geleneksel yapısından koparak yeni bir örgütlenmeye yönelmesi,
doğal olarak bir dizi tepkiye neden olacaktı. Çünkü bu yeni
örgütlenmeyle, halkın konumunda ciddî bir değişiklik gerçekleşiyordu.
Şöyle ki, devletleşen ve kendi halkına yabancılaşmaya başlayan
hanedan;
1)
gaza önderlerini, eski kabile demokrasisi içinde karar yetkisinde
ikincil beyler olmaktan çıkarıp emir altında komutanlar konumuna
indirgiyordu;
2)
gazalardan elde edilen malların savaşçılar arasında paylaşımı
yerine, artan oranda merkeze bırakılması politikasına yöneliyordu;
3)
gaza mallarını doğrudan paylasan ve göçebe gelenekten gelen
özgürlüklere sahip olan halk, emredilen yerlere yerleştirilerek
hareket özgürlüklerinden yoksun bırakıyordu;
4)
fethedilen toprakların doğrudan sahipliğinden yoksun bırakılan
bu halk, örgütlenen tımar sisteminin sadece üretimden geçinecek
reayası konumuna zorunlu kılıyorlardı.
İşte
bu köklü dönüşüme tepkileri azaltmanın bir diğer aracı olarak
da halkın içinde saygınlığı ve etkinliği olan, olabilecek
olan kurumlardan azamî yararlanma politikası izlenecekti.
Bu bağlamda, halkın büyük çoğunluğunun heterodoks dinsel tercihleriyle
örtüşen, bu niteliğiyle halktan saygı gören kurumlardan biri
olan Bektaşî Dergâhı’na da bu sürecin örgütlendirilmesi ve
halk nezdinde meşrulaştırılmasında sorumluluk yükleniyordu.
Bu yolla, aynı zamanda, kökü Baba İshak Ayaklanması’nda ve
bizzat tepkilerin kaynağı halkta olan, dolayısıyla muhalif
potansiyel taşıyan güçlerden bazılarının da sisteme kazanılması
amaçlanıyordu. Bektaşî Dergâhı veya Bektaşî dedelerin bir
kesimi, merkezdeki en önemli Bektaşî Önderi Abdal Musa’ya
rağmen, Osmanlı’nın girdiği yabancılaşma sürecinin iş birlikçisi
konumunu seçecek veya buna boyun eğecek, bilinçli ya da bilinçsiz
Osmanlı dönüşümüne ortak olacak, onun hem Balkanlar’ın kolonizasyonunda
hem de Yeniçeri’nin eğitiminde sivil uzantısı olma rolünü
kabullenecekti.
Bu
noktada Osmanlı tarih yazınında Yeniçeri teşkilatını kurma
izninin bizzat Hacı Bektaş’tan(*) alındığı söylencesi geliştirilir.[1]
Oysa bu doğru değildir; hem Bektâş-ı Veli bu karardan çok
önce 1271’de ölmüştür hem de karar, ona ihtiyaç duyan Osmanlı
Sarayı’nın doğrudan kendi tasarrufudur. Aşıkpaşazade ise “iznin”
Abdal Musa tarafından verildiğini söyler ki bu yargı, birazdan
göreceğimiz gibi Abdal Musa açısından da yanlıştır. Bununla
birlikte Bektaşî Dergâhı’nın sürece eklemlenmesi bir realitedir
ve bu durum doğaldır ki günümüzde pek çok Alevi-Bektaşî’yi
rahatsız etmektedir. Çünkü bu Yeniçeri ordusu sonraki süreçlerde
yaşanacak Alevî ve Türkmen kırımlarının da temel aracı olacaktır.
Dolayısıyla Alevî halkın içinden çıkan, üstelik Alevî geleneğin
en saygın isimlerinden birinin adını sürdüren bu dergâhın
“Osmanlı iş birlikçisi”, daha ötesi kendi insanlarının katline
araç üretmiş olması kolay kaldırılabilir bir gölge değildir.
Diğer
yandan “72 milleti (dini) bir (eşit)” gören, “eline beline
diline hâkim olmayı” temel düstur yapan, “incinsen de incitme”
diyen, egemen dini geleneği reddederek “Hararet nardadır,
sacda değildir / Keramet hırkada, taçta değildir / Her ne
ararsan kendinde ara / Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir”
diyen bir önderin Dergâhı’nın yayılmacı ve talancı bir despotizme
payanda olmasının da kabul edilebilir bir yanı yoktur. Bundandır
ki Alevî yazarları soruna dair kaçamak yorumlar geliştirmek
yoluna gitmektedirler; kâh Yeniçeri’nin kuruluştan sonra Bektaşî
Dergâhı’yla ilişkilerinin koptuğu[2], kâh Bektaşîliğin Yeniçeri’yle
hiç ilişkisi olmadığı[3] gibi anlaşılır, ama doğru olmayan
yorumlarla karşılaşıyoruz.
***
Oruç
Bey tarihine göre, Bektaşîlerle sıkı bir bağ içinde olup derviş
yaşamı sürerek yönetim yetkilerinden feragat etmiş olan Orhan
Gazi’nin kardeşi Ali (Alâeddin) Paşa, Yeniçeri Ocağı’nın Bektaşî
Dergâhı’na bağlanmasında temel bir işlev görmüştür. “Ey kardeş
-demiştir Ali Paşa kardeşi Orhan’a- Bütün askerin kızıl börk
giysinler. Sen ak börk giy. Sana ait kullar da ak börk giysinler.
Bu da âleme nişan olsun demişti. Orhan Gazi de bu sözü kabul
edip adam gönderdi. Amasya’da Horasanlı Hacı Bek taş’tan izin
alıp ak börk getirtti”[4] Yeniçeri’nin kendisinin olmasa bile
ilk çekirdeğinin kuruluşuna ilişkin bu öyküyü aktardıktan
sonra Irene Melikof, “Muhtemel olarak XIII. yüzyılın ikinci
yarısında (geleneğe göre 1271) öldüğü göz önüne alınırsa,
Hacı Bektaş’ın buradaki bizzat varlığı şüpheli olmak gerekir;
fakat bununla birlikte, yeniçeri ordusunun Bektaşîler Tarikatı’na
bağlanmış olduğu kesindir.”[5] demektedir.
Diğer
yandan bu dönemde Osmanlı Sarayı, Dergâh’la da yakın ilgi
içinde olacaktır. Yeniçeri’nin, Dergâh’a bağlanmasının yanı
sıra ve bununla paralel olarak; “Veli’nin makamına, Osmanlıların
gösterdikleri ilgi de bilinmektedir. Vilayetname’ye göre,
türbe, büyük atası Gazi Osman ile yakınlıklarından dolayı
Hacı Bektaş’ın anısına içten bağlı olan I. Murat tarafından,
Yanko Madyan adlı bir mimara yaptırılmıştı. İlk Osmanlılar,
bu türbeye gösterdikleri ilgiyi hiç kesmediler. II. Murat,
türbe alem’inin yaldızı için bin altı yüz akçe altın döktürdü;
II. Bayezit dergâhı ziyaret etti ve Vilayetname’ye göre kubbesini
kurşunla kaplattı. Bu bağışlar, II. Bayezit’tan sonra son
buldu”[6]
Sorun hem Osmanlı Devleti’nin kendi militarizmini nasıl örgütlediği
hem de Bektaşî tarikatına bağı nedeniyle oldukça önemlidir
ve üzerinde özellikle durulması gerekmektedir:
Osmanlı’nın kurucu piri ve Osman Bey’in kayın babası Ede Bali
yanı sıra kuruluşta yer alan kimi dervişler, Hace Bektâş gibi
Baba İlyas Halifeleri ve Babaî Ayaklanması’nın Selçuklu kırımından
kurtulmuş "kılıç artıklarıdır". Birbirlerini tanımaları, söz
konusu derviş ve gazilerin Osmanlı genişleme alanına akmalarını
kolaylaştıran bir işlev görmektedir. Bizzat Aşıkpaşazade ve
diğer vakanüvislerden öğrendiğimize göre, bunlardan görece
genç ve Bektâş-ı Veli’nin halifesi durumundaki Abdal Musa,
hatta evlâtlığı Seyit Ali Sultan, Geyikli Baba ve benzerleri
Osmanlı’nın ilk savaşlarında etkin olarak yer alacaklardır.
Kâh Osmanlı bunların toplumsal etki alanından, kâh bunlar
Osmanlı’nın siyasal ve ekonomik etki alanından faydalanarak
yerleşimlerini genişleteceklerdi. Dolayısıyla kimi Alevî yazarların,
bu abdal ve babaların gaza savaşlarına katılmadığı yollu itirazı[7]
gerçeklerle örtüşmemektedir. Bunların Sünnî ulema gibi cihat
kültürüyle ve "gâvur" düşmanlığıyla davranmadıkları, Hıristiyanları,
Hıristiyan olma hasebiyle düşman görmedikleri doğrudur; ama
Rum yerlilerin yerleşim alanlarına savaşlarla el koyma sürecine
bir şekilde katıldıkları da açıktır. Sonuçta, Anadolu’ya ekonomik
gereksinimler temelinde yayılmış göçer topluluklardan söz
ediyoruz ki bizzat Ertuğrul-Osman’ın aşireti de böyledir.
İşte
bunlarla yerleşikler arasındaki çıkar çatışmaları söz konusudur.
Belli bir özgüven ve siyasal kurumlaşma sağlamayı takiben
Rumlar aleyhine bir yayılma harekâtına giriştikleri, talan
yaptıkları ve tabiî bunu başta aşiretin şeyhi Baba İlyas müridi
bir Vefaî olan Ede Bali olmak üzere diğer şeyhler ve Kızılbaş
halkın katılımıyla yaptıkları, tartışma dışıdır. Dolayısıyla
ortada, 72 inancı bir görme ve eline, beline, diline hâkim
olma şeklindeki Alevî felsefesi açısından, bir yabancılaşma
başladığı kesindir. Bununla birlikte Alevî inanç geleneği
bütünüyle terk edilmediği müddetçe, bu kesimlerin Osmanlı
ile zaman içinde sorun yaşamaya başladığı da bilinmektedir.
Nitekim bu ayrışmanın ilk örnekleri, Osmanlı’nın devletleşmesi
ve halka karşı devlet ayrıcalıklarını pekiştirmeye başladığı
ilk dönemlerde belirginleşmeye başlayacaktı.
Her şeyden önce bunların bağımsız etkinlikleri Osmanlı kurumlaşması
için sorundur. Örneğin Geyikli Baba’nın İnegöl çevresinde
bizzat kendi fethettiği Kızıl Kilise’de yaşarken, kısa zamanda
çoğalan, öyle ki Osmanlı’nın kuruluş dönemi önemli beylerinden
olup İnegöl’ü koruyan Turgut Alp’i de içeren bir mürit topluluğu
oluşturması böylesi bir sorundur. Abdal Musa’nın bizzat Yeniçerinin
ön çekirdeği içindeki etkisi ha keza. Öyle ki dervişlerin
etki alanı bizzat merkez çekirdeğin içine kadar uzanacaktır;
nitekim Orhan Bey’in kardeşi Ali Paşa bile, bu atmosfer içinde
bir derviş olacaktır. Ancak dervişlerin bu şekilde giderek
artan bir etkinlik alanı oluşturmaları, devletleşen Osmanlı
için de bir kaygı nedenine dönüşecek, dolayısıyla taraflar
arasında kâh ötekini kullanan ve birleşen, kâh onunla mücadele
edip etkisizleştirmeye çalışan karmaşık bir ilişki oluşacaktır.
Örneğin Geyikli Baba, Orhan Bey’in kendisini kontrole yönelik
çağrısını kabul etmeyeceği gibi, onun kendisini ziyaret etme
isteğini de "Orhan dahi gelmesin, buraya gelerek beni günaha
sokmasın" diyerek geri çevirecektir. Daha sonra Geyikli Baba’nın
Bursa Sarayı kapısına bir kavak ağacı dikmesine karşılık,
Orhan’ın da ona İnegöl havalisini verme girişimi, Geyikli
Baba’nın kabul etmemesine rağmen ilişkilerin görece düzeldiğini
göstermektedir[8] Ancak bir kısım derviş ile gerçekleşen bu
uzlaşı ve bütünleşmelere rağmen, genel olarak dervişlerle
süren bu ilişki sorunludur ve kurumlaşan Osmanlı bürokrasisinin,
bu tip babaların temsil ettiği eşitlikçi ve disipline gelmez
etkinlikleri kontrol altına alıp, kendi çıkarlarına bağlama
girişimleri artarak sürecektir.
M. Akdağ’ın şu yargısı bu gerilime işaret etmekte: "Daha Orhan
zamanında, bol imaretler tesis olunmasından ve ulema ile şeyhlere
pek ziyade hürmet gösterilmesinden dolayı, yeni fethedilen
Marmara sahasına doğrudan pek çok derviş gelerek tekkeler
kurmuş ve cihet’ler elde etmişlerdi. Fakat Batıniliğin mahiyeti
icabı, bunlar derhâl halk arasında propagandaya girişip, bir
takım fesat hareketlerin tertibine çalışmaktan kendilerini
alamadılar. Böylece Bursa-İznik vesair muhitlerde siyasî ve
içtimaî düzen tehlikeye maruz kaldı. Sultan Orhan‚ ‘Işıklar’
denilen bütün abdalları yakalatarak şuraya buraya sürdürdü.
Kemal Paşazade’nin ifadesine göre, İnegöl civarında tekkesi
olan ‘Geyikli Baba’, Turgut Alp adındaki gazinin (İnegöl’e
tımar üzere sahipti) dürüstlüğüne şahitliği sayesinde kendini
kurtardı ve hatta yeniden taltif olundu. Anlaşılıyor ki vaktiyle
Selçuklular devrinde tehlikeli isyanlarını gördüğümüz Batıniler,
Osmanlı rejiminin ilk başladığı yerlere daha yayılarak, aynı
hareketi tekrarlamak istemişlerdi..." [9]
Tabiî
"Batıniliğin mahiyeti icabı kendilerini alamadıkları bir takım
fesat hareketleri" ifadesinin gerçek anlamı, eşitlikçi ve
ayrıcalıksız göçebe geleneğin tasfiyesine karşı halkın muhalefetidir.
Burada hem gazilerin kendi katıldıkları gazalardan önceleri
alabildikleri payı artık alamamalarının hem de aristokratik
kurumlaşması çerçevesinde devletin kendine ayırdığı payın
ve iktidar tekelinin her seferinde daha da artmasının yarattığı
tepkiler söz konusudur. Özetle ayrışma, fetih siyaseti nedeniyle
değil, bu siyasetin rantını paylaşma ve bunun üzerinden gelişen
siyasal şekillenme temelinde gerçekleşiyor; bu ise Kızılbaş
halkı ve onun sözcüsü önderlerini ayrıştırmaya başlıyordu.
Gelişmeden paylanan veya onun yarattığı otoriteye boyun eğenler
sürece eklemlenerek Kızılbaş geleneğe yabancılaşır ve Osmanlı
devletleşmesiyle birlikte Osmanlılaşırken, yeni süreç ve dayatmalarına
boyun eğmeyenler, merkezden çevreye doğru dışlanıyorlardı.
Nitekim aynı gelenekten gelen kişiler arasında Ede Bali, yeni
devletin piri olur ve Bilecik kentinin gelirine konar, Geyikli
Baba yaşanan gerilimler ve İnegöl’ü kabul etmemesi sonrasında
kenara düşerken, Abdal Musa ve benzerleri, Osmanlı’nın belirginleşen
düzeniyle uzlaşmayıp, onun egemenlik alanını terk edecekti.
Çünkü Osmanlı’nın kurumlaştığı bu süreç, aynı zamanda kendi
geçmiş demokratik ve eşitlikçi ilişkilerine yabancılaşmayla
sınıflaşmanın, eşitsizliğin ve en önemlisi otoritenin inşası
anlamına geliyordu. Bu noktadan sonra kendi "milli" değerlerine
yabancılaşma, onu yenisiyle değiştirme ve eskide inat edenleri
dışlama süreci başlıyordu. Tüm Türk devletleşmelerinde gördüğümüz
devletle halkın kavgası, iste bu ayrışma temelinde biçimleniyor
ve giderek Osmanlı’nın da topraklarında boy vermeye başlıyordu.
Babaî Ayaklanması’nın artıklarının bir kısmı yeni devletleşmeyle
özdeşleşir ve değişirken, diğer kısmı da dışlanmaya ve eleştirmeye
başlıyordu. Özetle Osmanlı; kendi kurulduğu tarihsel-ideolojik
temele yabancılaştıkça, bu temelin devamcılarına yönelik hem
ideolojik (Sünnîleştirme) hem de fiili kırımlara yönelecekti.
Bu ayrışma kaçınılmazdı; çünkü Kızılbaş inanç, gazanın sistematizasyonuna
ve ötekinin düşmanlaştırılmasına uygun olmadığı bir yana,
asıl önemlisi, yöneticilerin aristokratlaşması (ak budun haline
gelmesi) ve sınıf ayrıcalıklarını yasallaştırıp pekiştirmesine
de uygun değildi. Oysa devletleşme aynı zamanda kendi otorite
ve ayrıcalıklarının halk nezdinde pekiştirilmesi, kabile eşitlikçiliğinden
halkın tebaalaştırıldığı ve kullaştırıldığı yeni bir ilişkiye
geçiş anlamına geliyordu. Kabile eşitlikçiliğiyle örtüşen
Kızılbaşlık bu yeni duruma uygun olmadığından, devletleşmeyi
müteakip Osmanlı’nın Kızılbaş gelenekten Sünnî geleneğe, baba-ozan
şeyhlerden ulema-şeriatçı şeyhlere doğru tercihte bulunması
kaçınılmazdı.
Ancak
Osmanlı, Türkmen ve onların etkisiyle din değiştiren bölge
halkı üzerinde büyük etkisi olan Bektaşîlikten ve dervişlerden
de dışlanmak istemiyordu; çünkü büyük etki alanlarıyla bu
dervişler; ya henüz yeni kurumlaşan devletin halk üzerinde
yeri doldurulamaz toplumsal kontrol aracı olacaklardı ya da
tam tersine, onun kurumlaşması ve ayrıcalık dayatmasına karşı
halk direnişinin dinamikleri. Onların en baştan tavır alacağı
bir Osmanlı’nın kurumlaşması çok daha zor veya imkânsızdı.
Bu dervişlerin bir imparatorluğu bile sallayabilecek bir potansiyele
sahip olduğunun somut göstergesi olan Selçuklu dönemi Babaî
Ayaklanması’nın anıları henüz tazedir. Dahası başta Ede Bali
olmak üzere Osmanlı’nın kurucu aklı, bizzat o ayaklanmanın
kılıç artıklarını da içerdiğinden, baba ve dedelerince kullanılmış
silâhın dönüp, kendilerini vurması olasılığına karşı bilinç
sahibidirler.
Dolayısıyla
kurumlaşma ve ayrıcalıklarını halka kabul ettirmek için sadece
Sünnî hukuka yönelmek ve halkı tebaalaştırıcı bir inanç olarak
Sünnîliği yaygınlaştırmakla yetinmeyecek; aynı zamanda çoğunluğu
oluşturan bu heterodoks inanç alanının da bir şekilde devlete
bağlanması ve kontrol edilmesine yönelinecekti. Bu nedenle
kurumlaşmasının gereksinimlerine bağlı olarak kendisi Sünnîleşir
ve adalet mekanizması medrese hocalarına verilirken, ordu
kurumlaşması da babalar ve özellikle bu heterodoks inancın
en etkili kesimi olan Bektaşîlikle ilişkilendirilecekti. Bu
iş de kendisiyle özdeşleşen, ikna edilen veya satın alınan
dervişler üzerinden gerçekleştirilecek, dolayısıyla Bektaşîlikteki
ilk bölünme de bu dönemde yaşanacaktı.
***
Bu
noktada Ali (Alaattin) Paşa gibi hem derviş hem de merkezin
organik parçası olanlar, bizzat Oruç Bey’den öğrendiğimiz
gibi bu süreçte temel bir rol oynayacaktır. Kroniğe göre,
Ali Paşa, dünya islerini bıraktığı kardeşi Orhan’a, kendisini
kızıl börk giyen askerlerden (halktan) ayırmak için ak börk
giymesini ve "âleme nişan olsun diye" ak börk giyen kullardan
(askerlerden) oluşan bir ordu kurmasını istiyor. Hacı Bektaş’tan
izin alınması öyküsü de bu mizansenin olmazsa olmazı olarak
karşımıza çıkıyor. Elbette yarım asırdan çok zaman önce ölmüş
birinden izin almak fiilen olanaksızdır (kaldı ki böyle olmadığı
diğer bir kronik, Aşıkpaşazade’de de belirtilir). Ama bu yaklaşım,
o dönemde sürmekte olan mücadelede derviş birikimi üzerinde
ideolojik hegemonya kurmak üzere sergilenen yaklaşımın yansıması
olarak çıkıyor karşımıza. Nitekim aynı dönemin sonunda ak
börk giyilerek kendini kızıl börklü halktan ayırmanın kurumlaşması
ve silâhlı güvencesi olan Yeniçeri, derviş ağırlığı nezdinde
kendini meşrulaştırırken, Bektaşîlerin önemli ismi Abdal Musa**
Osmanlı’yı terk edip Antalya’ya gidecekti. Abdal Musa’nın
bu tavrı, Osmanlı ile bütünleşen dervişlere karşı azınlık
kalma veya Osmanlı’nın kuşatıcı baskısına dayanamamanın sonucuydu.
Bektaşîliğin, Bitinya’da yayılması ve örgütlenmesinde önemli
bir işleve sahip olan Abdal Musa, Osmanlı’dan ayrılırken,
geride kalan ve Yeniçeri üzerinden Osmanlı ile bütünleşenlerin
Bektaşîliği ise bir başka "Bektaşîlik" olacaktı.
Dahası
bu ilişkilendirme, Yeniçeri ordusunun Bektaşî Dergâhı’nın
inisiyatifi ve anlayışına bırakılması şeklinde olmayacaktı.
Kaldı ki bu dönemde kurumlaşmış bir dergâh da henüz yoktur;
sadece yaygın ve büyük çekim gücüyle genişleyen bir etki alanıdır
söz konusu olan; işte bu etki alanı kâh içerilerek kâh dışlanarak
kontrol altına alınmıştır. Her şey devletin denetiminde olacak,
ama Osmanlı ile bütünleşen Bektaşî derviş ve motifleri sayesinde
görüntü-imaj kurtarılmış, bir taşla pek çok kuş vurulmuş olacaktı.
Bu sayede bu çok önemli heteredoks tarikatın halk üzerindeki
etkisi devlete yedeklenirken, tarikatın devlet sistemi içine
alınarak kontrolü sağlanmış oluyordu. Diğer yandan bu tercihi
takiben devşirilen Hıristiyan çocuklarının "Müslümanlaştırılması"
çok daha kolaylaştırılmış, dolayısıyla devlet açısından Kızılbaş-heterodoks
inanç, geçiş aşamasının sorunlarını çözen, yolu düzleyen bir
fonksiyon yüklenmiş oluyordu. İlginçtir aynı uygulama, Balkanların
kolonizasyonunda Bektaşîlere yüklenen merkezi sorumlulukta
da karşımıza çıkar. Nitekim Balkanlar, bu muvazaalı Bektaşîlik
açısından geniş bir yayılma alanı olurken, Anadolu’da Alevîler
ve boyun eğmeyen, kendini devlete araç etmeyen Bektaşiler
ağır bir baskı altında tutulacaklardı. Yeniçeri tasfiyesine
kadar İstanbul’daki bu resmi Bektaşî dergâhları tam bir özgürlük
içinde kurumlaşırken, Anadolu’da Kızılbaşlar ve onunla örtüşen
Bektaşi, Kalenderi, Hurufi, vb. tarikatlar yoğun bir Sünnîleştirme
baskısına uğrayacak, inancında direnenler ise haklarında defter
tutulup katledileceklerdi.
Bu
dönüşümün henüz başlarında, kendisi Sünnî ortodoksiden uzak
olduğu halde topluma cami ve devlete Sünnî hukuk örgütlenmesini
başlatan Orhan Bey döneminde Abdal Musa’nin Bursa’yı terketmesi,
F. Köprülü’nün ifadesiyle, "Sünnîligin pek tabiî galebesinin"
sonucudur. Osmanlı merkezinin bu Sünnî tercihi sonrasinda
Abdal Musa, "ananesi eskiden beri Kızılbaş, daha doğrusu heteredoks
Türk oymaklarının yaşadığı Aydın taraflarına hicret etmiş
ve yine o vasıta ile en koyu bir Kızılbaş merkezi olan Teke
eyaletine girerek orada kuvvetli bir surette yerleşmiştir."
(F. Köprülü)
Kurumlaşmanın
çıkarlarına uygun olarak dönüşmeyen heterodoks dini önderleri
yönetim dışı tutan, ama toplumsal etkileri nedeniyle küstürmek
de istemeyen Orhan Bey, onları pasif bir dini hayata yönlendiriyordu.
Bu bağlamda Bursa kaplıcalarına yakın yerde kendisine tekke
teklif edilecek olan Abdal Musa, bunu reddedecektir. Velâyetnamesinde,
Kızılbaş geleneğin önemli sözleri arasına girecek olan öğüdünde,
bu dayatmaya açık bir tavırla; "Zahir padişahına karıp
(yakın) olma. Dünyalık için ehl-i mansıba varma (mevki sahibi
kimselere yüzsuyu dökme), meğer ki irşat ola (aydınlanmış
ola). Maslahat (dünya işleri) içün vezir ve ricalin kapusuna
varma. Elden geldikçe yalnızca nimet yeme; Tarikat pirdaşını
ve karındaşını ayru görme. Kallaş ve pirsiz adamlarla yoldaş
olma!" [11] tavsiyesinde bulunacaktır.
Abdal
Musa’nın, Osmanlı’daki değişime Geyikli Baba gibi boyun eğmemesi
bir yana, gidişi de dünyaya küsen bir tavırla da gerçekleşmeyecekti.
Başta Tahtacılar olmak üzere Batini Türkmen aşiretlerinin
yoğun olarak yaşadığı Antalya-Elmalı’ya yerleşecek, Aydınoğlu
Gazi Umur Bey’e destek verecek, askerlerine kızıl börk giydirip
Hacı Bektâş evlâdı Kızıl Deli’yi (Seyit Ali Sultan) yanına
verecek, Teke Beyi ile savaşıp Genceli’ni ondan alarak Beyliğe
onun oğlunu geçirecek, Rodos cemaati ile iyi ilişkiler geliştirecek,
özetle aktif bir siyasal hayat sürecektir. [12]
Dikkat
edilirse ayrışma, Osmanlı’nın Kızılbaş gelenekten ayrışmasının
sonucudur ve bu ayrışma, aynı zamanda onunla çıkar birliği
eden bir kısım Kızılbaş önderin de kendi geleneklerine yabancılaşmalarıyla
biçimlenmektedir. Bunu kabullenenler tıpkı Osmanlı’nın kendisi
gibi değişime uğrayacak, etmeyenler ise asimile edilmeye ve
ezilmeye çalışılacaktı. Bu süreç, Osmanlı’nın iktidar çıkarları
temelinde Ortodoks İslâm’a yönelmesi ve kurumsallaşmasını
arttırdığı oranda daha da belirginleşecek ve 15.yy.dan sonra
katliamlara dönüşecekti. Bu süreç bizzat Osmanlılar için,
fetih, paylaşım ve egemenlik anlamında çıkarlarına uygun bir
dinsel tercihe yönelmelerini getirirken, giderek Sünnîleştirilecek
olan Türkmenler ve Rumlar için de "dinin gereklerinin öğretilmesi-öğrenilmesi"
olacaktı.
Bizzat
F. Köprülü’nün de ifadesiyle, "Türk hükümdarlarının şahsî
inanç ve eğilimleri ne olursa olsun, siyasî çıkarları ancak
bu suretle hareket etmelerini zorunlu kılıyordu." [13] Aynı
yerde söylediği gibi, "araştırmalar Türk hükümdarlarının Sünnî
taraftarlığına sahip oldukları sonucu çıkarmamak lâzım geldiğini
gösterdiğini", ancak bununla birlikte tıpkı "Gaznelilerin,
Karahanlıların, Selçukluların Sünnîliği savundukları gibi",
Osmanlıların da Sünnîliği savunmaya, kurumlaşmalarını bu yönde
yapmaya başlamaları kaçınılmazdı. Esasen Osmanlılar dâhil
Türk boylarının yavaş yavaş kabul ettiği İslâmiyet, gerçekte
"görünürde İslâm cilâsı altında eski ulusal geleneklerinin
ve önceki dinlerinin etkisi altında bulunuyorlardı. İslâm
fıkıhlarının kendilerine çok karışık ve sıkıntılı gelen telkinlerinden
ziyade, kendi kam (ozan)larının nüfuzuna bağlı idiler."[14]
Özetle ortaklaşıcı yaşamdan devletleşme, sınıflaşma, gaza
gelirlerinin paylaşımı, ötekilerle ilişkilerin nasıl düzenleneceği
gibi karmaşık problemler aşamasına yükseldikleri andan itibaren
Türk kökenli devletler, kendi eski geleneklerini terk etmeye,
Sünnî hukukun yazılı kaynaklarını esas almaya başlıyorlardı.
Böylece
Osmanlı, eşitlikçi kandaş topluluktan devlete yükselirken,
buna uygun olarak dinsel tercihini de netleştirmiş oluyordu.
Yani aşiret yerini devlete, halkın bütününün silâhlı olması
yerini özel orduya, ortaklaşa yaşamdan vergi toplama tekeli
elde etmeye geçerken, geleneksel inanç atmosferi de yerini
kendi devlet hukukunu geliştirmiş olan Sünnî İslâm’a bırakıyordu.
Esasen "devlet geleneğinde Anadolu Selçuklu Sultanlığı’nın
devamı olmayı benimsemiş, hatta Sultan Alaattin Keykubat’a
ulaşan bir bağ kurmaya çalışmış olanlar, elbette aynı dini
siyaseti de sürdürecekti." [15]
Özetle
devletleşme aşamasının gerisinde eşitlikçi bir kandaş topluluk
ideolojisi durumunda olan Kızılbaşlığın aşılması kaçınılmaz
olmakla birlikte, "mevcudiyetleri ihmal edilemeyecek miktarda"[16]
olduğundan bütünüyle gözden çıkarılmaları da mümkün değildi.
Bu kapsamda Kızılbaş önderler yönetimin dışında tutuluyor,
ancak onların küstürülmemesine de özel özen gösteriliyordu.
İşte gerek sayısal gerek gazadaki etkinlikleri, gerekse de
dönemin inanç atmosferini belirleyici etkileri nedeniyle "mevcudiyetleri
ihmal edilemeyecek" olan bu heteredoks gücün özümsenmesi,
dahası sorun olmaktan çıkarılması çerçevesinde Yeniçeri teşkilâtının
Bektaşî bir ritüel ile kurulması yoluna gidiliyordu.
Aşıkpaşazade’de
geçen, "Abdal Musa’nın Orhan Gazi zamanında bazı savaşlara
katıldığı, bir savaşta başından tacının düştüğü, Yeniçeri’nin
birinden börkünü alıp başına geçirdiği ve bundan sonra Yeniçerilerin
kendilerini Hacı Bektâş Veli’ye bağlı saydıkları" şeklindeki
aktarım, Yeniçeri geleneğinin daha Orhan Bey zamanından başlayarak
Bektaşî Dergâhı ile kurduğu manevî bağa işaret etmektedir.
Kuşkusuz işin içine efsane ve yanlış bilgiler de girmiştir.
Ama bu yanlışlar sonraki dönemde, "her sınıf ve sanatın bir
piri olmak akidesine istinaden" [17] Ocağın Bektaşî Dergâhına
bağlandığı gerçeğini gölgelemiyor. Kavanin-i Yeniçeriyan’da,
"Yeniçerilerin durmada ve oturmada kanun ve kaidelerinin Hacı
Bektâş Fukarasının kullandığı kanunlar olduğu yazılmaktadır".
Esasen "Yeniçerilerin Bektaşîlikle alâkaları ocaklarının kaldırılmasına
kadar sürdüğü" görülecek ve tüm bu süreçte "Bunların ocaklarına‚
‘Ocağ-ı Bektaşîyan’ ve kendilerine de ‘Taife-i Bektaşîye’,
‘Güruh-i Bektaşîye’ denirdi".[18]
Bu
noktada diğer kaynaklardan da Yeniçerilere, Hacı Bektâş Kûçekleri,
Yeniçeri Ocak ağalarına Sanâdid-i (yiğit, kahraman) Bektaşîyan,
Ocağa da Dûdman-ı Bektaşîyye dendiğini öğreniyoruz.
***
Soğukkanlı
bir egemenlik aygıtı tarafından köklerinden çekilip alınan
zavallı insanlardan oluşturulan gayri insanî bir yapıya sahip
olan Yeniçeri, bizzat güvencesi olduğu gayri insanî düzenin
başına belâ kesilecektir. 1826’ya gelindiğinde ise artık vadesi
dolmuştu, tasfiye edilecekti; hem de kendi yaptığı zulümleri
aratacak bir soğukkanlılık ve vahşetle ezilecekti. Böylece
500 yıllık koca ordu, son bireylerine varana dek imha edilecek;
üstüne tüy dikmek babından katliama bir de isim takılacaktı:
Vaka-i Hayriye (hayırlı olay)!
Yeniçeri
katliamının sıcaklığı geçmeden Saraydaki şeriatçı ulema ve
özellikle Nakşibendî, Mevlevî ve Halvetî tarikatları önderleri,
daha önce Yeniçeri nedeniyle dokunamadıkları “sapkın” Bektaşî
tarikatının da tasfiyesi fırsatını değerlendirmeye yöneleceklerdi.
Bu “sapkın” anlayışın devletin merkezinde bu kadar yüzyıl
varlığına dayanmışlardı, ama artık yeterdi! Bu çerçevede Sultan
Mahmut ikna edildi veya o da zaten böyle düşünüyordu. Şeyhülislâm
Tahir Efendi’den fetva alındı ve Bektaşî tarikatı tasfiye
edilerek tüm mallarına el konuldu.
Cevdet Paşa’nın ifadesiyle; “Bektaşîler, peygamberlik iddiasından
sonra, karışıklığa yatkın olan halkın kalbini çelip kötülüklere
sürüklediler. Özellikle cahil insanlara ve yeniçerilere sokulup
işledikleri kötülüklerle onları da baştan çıkarıp isyan edecek
duruma soktular. Osmanlı topraklarının her yerinde öncesi
ve sonrası kanun yolu ile idam edilmeleri, devleti sevenlerin
amacı idi. Allah’ın lütfu ile bunun zamanı gelmişti. 2 Zilhicce
(Arabî 12. ay) günü padişah sarayı içinde bulunan cami-i şerif’te
Sadr-ı azam, eski ve yeni şeyhülislâmlar, sudur-u kiram, Nakşibendî
tarikatı şeyhlerinden (...) Mevlevî şeyhlerinden (...), Halvetîlerden
(...) Padişah da kafes arkasından gözetleyip dinledikleri
halde görüşmelere başlandı.” [19]
Osmanlı
Devleti yöneticileri ve “Osmanlı Devleti yolundaki” şeyhlerin
kararı sonucunda 4 Zilhicce günü önemli Bektaşî önderleri
idam, diğerleri sürgün edilecek; Bektaşî tekkelerinin çoğu
yıkılıp yakılacak, geri kalanlar camiye çevrilecek, yani daha
önce kiliselere yapılan uygulamaya tâbi tutulacak; tüm mallarına
el konulacak; bir tek Hacı Bektâş Tekkesi açık bırakılacak,
ama onun da başına Bektaşî düşmanı Nakşibendî şeyhi getirilecekti.
Kalan Bektaşî halkın da ehl-i Sünnet yapılması yönünde genel
bir seferberlik başlatılacaktı.[20] Böylece Osmanlı, kuruluşunda
temel rol oynamış olan heterodoks geleneğin son öğelerini
de üstelik yüzyıllardır tasfiye etmeye çalıştığı Kızılbaş
halka sırtını dönüp, kendisiyle iş birliği yaptırdıktan sonra
tasfiye edilecekti.
Özetle Bektaşî Dergâhı’nın Yeniçeri Ordusu ile olan ilişkisi,
ordunun kuruluşunda da tasfiyesinde de dramatik bir muhteva
taşıyacaktı. Osmanlı’ya hizmet, bu devşirme hanedanın ihtiyaçlarınca
belirlenmiş ve bu ihtiyaç bitince de sadece Yeniçeri değil,
Kızılbaş halkın sisteme boyun eğdirilmesi ve Yeniçeri’nin
eğitiminde temel işlev gören Dergâh da tasfiye edilmiştir.
Çünkü gelinen noktada Devlet, boyun eğmiş de olsa bu heteredoks
örgütlenme ve yoruma tahammül edemeyecek denli ortodoks bir
zihniyetçe fethedilmiştir. Esasen çok daha önceleri düşünülen
bu tasfiye, Yeniçeri’nin silâhlı gücünün dergâhı koruyan şemsiyesi
nedeniyle, Yeniçeri’nin tasfiyesi sonrasına sarkıtılmak zorunda
kalmıştı.
Yeniçeri’nin bu kanlı tasfiyesi kuşkusuz, Osmanlı’nın niteliğinde
bir değişim anlamına gelmiyor. Kapıkulu devleti, kendi topyekûn
çürümesine çare ararken, en çürümüş parçasını, artık kendisi
için taşınamaz bir yük haline gelen bir uzvunu kesip atıyordu
ve sorun bundan ibaretti. Ancak bu tasfiyeyle birlikte Bektaşî
Dergâhı’nın da tasfiye edilmesi, sonradan girilecek reformlar
süreci açısından olumsuz bir katkı yapacaktır. Nitekim Bektaşî
Dergâhı’nın tasfiyesiyle onun tuttuğu toplumsal ve siyasal
etki alanının diğer Sünnî tarikatlara verilmesi, daha sonra
Batinin zoru veya ona öykünerek yapılacak reformların toplumsal
ve siyasal temelinin zayıflaması sonucunu yaratacaktı. Oysa
tam tersine Bektaşîliğin önü açılmış olsaydı, Türkiye daha
sonra girdiği Batılılaşma yöneliminde, en azından güçlü bir
toplumsal-kültürel dinamiğe sahip olacaktı.
Sorunun
değerlendirilmesi gereken çok önemli bir diğer yanı ise Osmanlı’da
Yeniçeri-Bektaşî ilişkilerinin, bizzat Alevî tarih bilincinde
yarattığı tahribattır ki buna ilişkin ya çok az söz söylendi
veya söylenenler de sorunun özüne inmekten uzak kaldı.
***
Osmanlı’nın
Alevî kırımları dâhil Osmanlı olmayan toplumların diz çöktürülmesinde
temel bir işlev yüklenen Yeniçeri Ordusu, yukarıda da gördüğümüz
gibi Bektaşî Dergâhı’na bağlıdır. Bu ise özellikle Alevî tarih
yazımı açısından çok ciddî bir ideolojik probleme tekabül
etmektedir. Bektaşîliğin genel olarak barışçıl/pasifist bir
dünya görüşü olmasına, hatta Kızılbaş geleneğindeki ayaklanmacı,
direnmeci kültürü zayıflatacak denli barışçıl/pasifist bir
felsefenin oluşturucusu olmasına karşın, bir savaş aygıtı
olan Yeniçeri, ideolojik gıdasını Bektaşî tekkelerinden almıştır.
Bu çok ciddî problem; Yeniçeri’nin, Alevî kırımlarında oynadığı
rol ile birleşince daha da dramatik bir hâl alıyor.
Bektaşîlik,
bu sorun özgülünde, bir yandan barışçılığı kutsar ve çok da
iyi bir şey yaparken, diğer yandan talan ve kırımların aracı
bir mekanizmanın ideolojik biçimlendirilmesiyle ilişkili olmanın
ağır yükü altına girmektedir. Kaldı ki salt Yeniçeri ile özdeşleşme
problemi değildir bu; Osmanlı’nın kuruluşu ve gelişiminin,
diğer Türkmen Beylikleri ve diğer halkların birikiminin talanı
pahasına geliştiği gerçeği, problemin daha derinlerde sorgulanmasını
gerektiriyor. Bunun bilincine varamayan bir Alevîliğin, iktidar
olanağı bulduğunda, başka halklar ve inançlar aleyhine yozlaşma
potansiyelini içinden silip atması mümkün olmayacaktır. Ki
bunun günümüz koşullarındaki tezahürü de Alevîliği salt bir
inanç-ibadet hakkı ve folklora indirgeyip, bu haklar uğruna
egemen güçlerle iş birliğine girilmesidir.
***
Oysa
Alevîliği Alevîlik yapan, yani ideolojik şekillenmesini sağlayan
şey, bizzat onun karşı çıktığı ezilme ilişkileridir. Arap
ordularının, başta Türkler olmak üzere zorla egemen oldukları
diğer halklara dayattıkları İslâmiyet’in, revizyondan geçirilerek
hümanist bir kalıba dökülmesidir, Alevîlik. Bunun devamı olarak
da “kendilerinden” çıkan Selçuklu ve Osmanlı egemenlerin vergi
ve askere alma, tebaa yapma ve Sünnîleştirme dayatmasına ve
bunu izleyen baskı ve dışlanmaya karşı direnişleri sürecinin
ürünü olarak olgunlaşmış bir dinsel kültürdür, Alevîlik.
Kuşkusuz
Türkmenler ve Türkmen Beyliklerinin başlangıç dönemindeki
göç ve yerleşimler sırasında gerçeklesen saldırı ve savunma
savaşları ve bu sırada gerçeklesen talanlar anlaşılabilir
ekonomik ve kültürel nedenlere dayanıyordu. Hatta bu ilk dönemler
için Alevî ve Hıristiyan halkın kısa zamanda iç içe girmesi,
evlenmesi, benzeşmesi, aynı köyleri kendine mekân tutması
da hep bu sürecin kendi doğallığı, kendiliğindenliği, dolayısıyla
tarihi olarak masumluğunun yansımalarıdır. Ancak bu işin daha
sistematik, örgütlü ve politik çizgi (gaza ideolojisi) haline
getirilmesine bağlı olarak, söz konusu bu mazeret artık geçersizdir.
Başkalarının birikimlerinin talanı üzerine oturan bir geleneğin,
bunun bir devlet politikası olarak uygulanmasının, hele ki
anne babalarından zorla el konulmuş gayrimüslim çocuklardan
bir savaş aygıtı yaratılmasına ideolojik yataklık yapmanın
kabul edilebilir hiçbir yani olamaz.
Özetle
bir yandan Osmanlı’ya, Selçuklu’ya ve tüm ezme ilişkilerine
karşı biçimlenmiş bir Türkmen Alevîliği, diğer yandan, bu
ezme ilişkilerinin ilk oluşumuna doğrudan katılmış bir başka
Türkmen Alevîliği ile karşı karşıyayız ve her ikisi de gerçektir.
Sağlıklı bir çözümleme açısından, Alevîliğin de tarih içinde
biçimlendiği, bu süreçte doğal olarak zigzaglar çizdiği, bölündüğü
gerçeğini kabul etmeliyiz.
Bu
durum Bektaşî geleneğinde daha somuttur. Alevî geleneğinin
teorize edilmesi, medenîleştirilmesi ve örgütlendirilmesi
gibi olumlu kaygılarla biçimlenen yönelim, ne yazık ki egemenlere
karşı kendini koruma başarısı gösterememiştir. Nitekim Bektaşî
Dergâhı’nın, Hace Bektâş Veli sonrasında Osmanlı kurumlaşmasıyla
iş birlikçiliğe bağlı yozlaşması bunun bariz bir sonucudur.
Bu açıdan, Y. N. Öztürk’ün, “Yeniçerilik Bektaşîlikten etkilenmemiştir,
tersine Bektaşîlik ondan etkilenmiştir” yargısı, Hoca Bektâş
felsefesinin barışçıl bir felsefe olduğu gerçeği çerçevesinde
bize doğru görünmektedir. Biçimsel olarak Yeniçeriler Bektaşî
olmuştur; ama muhteva olarak Bektaşîlik Yeniçerileşmeye uğrayarak
bozulmuştur. Bu yargı ise bazı Alevî yazarlara ters gelmekte
ve barışçıl karakteri nedeniyle Bektaşîliğin yeniçeri geleneğinden
etkilenmiş olamayacağı iddiasıyla reddedilmektedir. Oysa Osmanlı’nın
Bektaşîlikten etkilenmesinin basit sonucu barışçıl bir yönelime
girmesi durumu ile değil, tam tersine Alevîliğin kendi içinde
parçalanması ve bir parçasının Osmanlı’nın savaşçı, baskıcı
ve kolonizatör kimliğine yedeklenmesi gerçeğiyle karşı karşıyayız.
Etkilenmenin örneğini elbette ki Hoca Bektaş’ta aramamak gerekiyor;
kaldı ki O zaten Osmanlıların kuruluşundan çok önce (1271)
ölmüş bulunmaktadır. Etkilenen, etkilenmekten öte, onunla
ve Osmanlı devlet geleneğiyle bütünleşen, tarikatın sonraki
sürdürücüleridirler. Öyle ki bunlar, Balkanlar başta olmak
üzere Osmanlı’nın kolonizasyon politikasının uygulayıcıları
olmuşlardır. Ortodoks olmayan anlayışları, Hıristiyanların
İslâmlaştırılmasında kolaylaştırıcı bir işlev görmüştür.
Zaten
bizzat, I. Melikof’un da belirttiği gibi; “İlk Osmanlı Sultanları
tarafından fethedilen ülkeleri Türkleştirmek ve İslâmlaştırmakla
görevli kolonizatör dervişler olan Bektaşî Tarikatı, XIV.
yüzyılda Yeniçeriler ordusuna bağlandı. Osmanlı gücünün kolu
ve seçkin ordusu Yeniçeriler, İslâmî kabul etmiş Hıristiyan
çocuklar arasından devşirilmekte ve Türk çevrelerde yetiştirilmekte
idiler. Bu asker ocaklarının, yeni alınan ülkeleri İslâmlaştırmakla
görevli bir dervişler tarikatına bağlanışının açıklaması buradadır.
Böylece Bektaşîler, yeni alınan ülkelerde, Osmanlı propagandasının
aracı oldular. Tarikatın Balkanlar’da ve Arnavutluk’ta gelişmesinin
sebebi de budur.” [21] Dolayısıyla bu noktada Bektâş-ı Veli’nin
kendisi ve Abdal Musa, Kalender Çelebi gibi kimi takipçileri
ile Bektaşî geleneğinin bütünü, birbirinden ayrı değerlendirilmesi
gerekmektedir.
Diğer yandan vurgulanması gereken bir durum da Bektaşî Dergâhı,
“Babaîlik istitaleleri mahiyetinde olan sair mümasil heterodoks
tarikatları arasında en mühimi değil (iken); bu ehemmiyetini,
XIV-XVI. asırlar arasında, yani diğer heterodoks zümreleri
kendi içine alıp erittikten sonra” [22] kazandığı gerçeğidir.
Köprülü’nün de belirttiği gibi, Bektaşîlik diğer heterodoks
dergâhların ve halkın aleyhine Osmanlı’yla iş birliği yapması
ve
Yeniçeri’nin
yatağı olmasından sonra hızla büyüyecektir. Kuşkusuz bu yargımız
Hacı Bektaş’ı, onun Alevî düşüncesinin sistematizasyonundaki
önemini, dolayısıyla Alevî felsefesi açısından bir ilerleme
ve olgunlaşma olduğu gerçeğini en küçük anlamda gölgelemez;
ancak eserleri ve örgütlenmeleriyle Osmanlı baskısını aşıp
günümüze gelememiş olan Vefaiye, Kalenderîye, Haydarîye, Hurufîlik
vb. diğer heterodoks akımlarla kıyaslama şansına da sahip
değiliz. Kesin olan bir şey var ki o da, Bektaşî Dergâhı Osmanlı’yla
bütünleşirken, diğer Alevî dergâhları tasfiye edilmiş, Kızılbaş
geleneğini sürdüren halkın ensesinde ise boza pişirilmiştir.
Bu Dergâh’tan Kalender Çelebi gibi, Abdal Musa gibi geleneğe
uygun Kızılbaş önderleri çıkmış olsa da Dergâh’ın kendisi,
Başkent İstanbul ve Balkanlardaki kurumları başta olmak üzere,
Osmanlı karşısında ağırlıkla işbirlikçi bir tutum içinde olmuştur.
***
Özellikle
Anadolu’daki ayaklanma ve kırımlar sürecinde Dergâh’ın konumu,
her zamankinden büyük önem kazanacaktır. 1501’de ölen Mürsel
Balî oğlu Yusuf Balî’nin yerine Dimetoka’dan getirilerek Hacı
Bektâş Dergâhı’nın başına geçirilen Resul Bali’nin oğlu Balım
Sultan, 1516’ya kadar Dergâh’ın başında kalacaktır. Balım
Sultan, Tarikat’ın tarihinde çok önemli bir isimdir. Şemsettin
Sami’nin Kâm’usü’l-A’lam’ında da belirtildiği gibi Tarikat’ın
ayin ve adabı Balım Sultan tarafından konulmuştur. Öyle ki
pek çok araştırmacı, bu nedenle Onu Bektaşîliğin "esas kurucusu"
olarak tanımlamaktadır.[23] Bununla birlikte O, Kızılbaşlık
tarihi açısından üzerinde ağır bir gölge taşımaktadır. Çünkü
"II. Bayezit tarafından Anadolu’daki Kızılbaşları, Şiî-Safevî
etkisinden kurtarmak için onu vazifelendirip Hacı Bektâş Dergâhı’nın
başına" [24] gönderdiği bir "görevli" durumundadır. Oysa bu
dönem, Anadolu Kızılbaşları ile Osmanlı arasındaki ilişkilerin
giderek koptuğu, Kızılbaşların hem çok ağır ekonomik koşullarda
yaşamaya mahkûm edildiği hem de "defter edilip" onbinlerce
öldürüldüğü bir dönemdir. Balim Sultan’ın II. Bayezit ile
bu yakın ilişki ve misyonu nedeniyle Dergâh’tan da umudunu
kesen Anadolu Kızılbaş halkı, bu dönemde, Şahkulu İsyanı ile
başlayarak peş peşe ayaklanmaya başlayacaktır. Dolayısıyla
Bektaşî önderliğinin bu dönemki niteliği, yoksulluk ve dışlanmayla
boğuşan Kızılbaş halk açısından oldukça problemli bir durum
oluşturmaktadır. Alevî halkın artık sabrının sonuna gelerek
ayaklanmalar dönemine gireceği bir zamanda Bektaşî Dergâhı’nın
başında, Balkanlar’dan getirilmiş ve Osmanlı iktidarıyla iyi
ilişkiler içinde olan bir postnişin oturmaktadır. İşte Balım
Sultan ile Osmanlı iktidarı arasındaki bu ilişki nedeniyle
Anadolu halkı Dergâh’tan kestiği umudunu Şah İsmail’e yönlendirecektir.
Pir Sultan Abdal’ın, Şah İsmail’e hitaben, "Hacı Bektâşoğlu’na
günahkâr gördüm / Aradım isyanı özümde buldum / Yüzümün karasın
elime aldım / Aman Şahım mürüvvet deyu geldim" [25] deyişi
bu duyarlılığı yansıtacaktır.
Gerek bu ayaklanmalar gerekse de 1514’te Yavuz ile Şah İsmail
arasındaki Çaldıran Savaşı’na eşlik eden Alevî kırımları sürecinde
sessiz kalan Bektaşî Dergâhı, Balım Sultan’ın ölümü sonrasında
postnişin olan Yusuf Bali oğlu Kalender Çelebi döneminde tam
tersi yönde değişmeye başlayacak, elini Osmanlı’dan çekip
halka uzatacaktır. Safevî, yenilmiş olmasına ve öncekine göre
çok daha umutsuz bir dönemde yaşanmasına karşın Kalender Çelebi
önderliğinde Dergâh, Kızılbaş halkın dertleriyle bütünleşmeye
başlayacak ve giderek Osmanlı’ya karşı başkaldırının merkezine
dönüşecektir. Ne ki bu siyasette gecikmiş bir ayaklanmadır;
iç ve dış yenilgilerin neden olduğu toplumsal yorgunluk ve
yalnızlığın dezavantajlarını taşımaktadır. Dolayısıyla gerek
Anadolu halkına gerek Safevî Türkmen devletine karşı zaferlerle
kendini güçlendirmiş Osmanlı Devleti karşısında yenilmek kaderi
ile karşı karşıya kalacaktır. Kalender’in de yenilgisi ve
başsız kalması sonrasında Dergâh, aynı zamanda yapısal bir
bölünmeye uğrayacaktır.
Kalender
Çelebi Ayaklanması’nın ezilmesinden sonra Osmanlı, tüm Kızılbaş
direniş odaklarını ezmesi yanı sıra, denetimden çıkmış olan
Hacı Bektâş Dergâhı’nı da cezalandırma bağlamında kapatacaktır.
Ancak 26 yıl süren bu kapatılma döneminden sonra Osmanlı,
1552 yılında Sersem Ali Paşa’yı "Sersem Ali Baba" yaparak
Dergâh’ın başına postnişin ol