Nejat
abi de Hak’ka yürüdü. Onun inancına göre insanlar ölmez.
Cennet ya da cehennemden birine gitmez. Olsa olsa Hak’ka
yürürler. Hak dediğimiz bir imge, bir simgedir. Hak’dan
gelinir, Hak’ka dönülür. Sadece don değiştirilir, canlar
ölesi değildir.
1934’de
Kars’ta başlayan yaşam serüveni 3 gün önce İstanbul’da noktalandı.
Ya da yeniden başladı...
Nejat
abi çalışmalarını Alevilik konusunda yoğunlaştırmıştı. Bu,
üzerinde çok tartışılan; bir yandan İran Şiiliği, bir yandan
İslam şeriatının musallat olduğu, politikacıların ve devletin
maça kızı, karo papazı yapmak istediği Alevilik konusunda...
Kent
koşullarında Alevilik kendini yeniden yapılandırma gayreti
içindeyken ve de emek dünyası içinde ifadesini bulurken,
düşmanının çok olacağı da bellidir. Hele de geleneksel anlamda
kimi dedeler kendilerini Hz. Muhammed’in soyundan sayarken....
İşte
böyle bir ortamda bulur Nejat Birdoğan kendini.
İnançlar,
alışkanlıklar, gelenekler konusunda söz söylemek, yazı yazmak,
hele de bilinen ve inanılanlardan farklı ise zordur, risklidir...
Ama
namuslu aydın o riski göze alabilen kimsedir. Öyle yapar
Nejat Hoca da. Ömrünü Alevilik araştırmalarına verir. “Anadolu’nun
Gizli Kültürü Alevilik” adlı eserinde ulaştığı sonuçları
açıklar. Yer yerinden oynar... Zira Nejat Hoca’ya göre,
Alevilik, İslamiyet değildir. Onun bir yorumu, bir versiyonu
da değildir. Kendine özgü bir öğreti bütünlüğüdür. Budizm,
Şaman, Zerdüşt, Mazdek, Mani, İsa öğretilerinden ne kadar
etkilenmişse İslamiyet’ten de o kadar etkilenmiştir. Alevilik
kendine ve Anadolu’ya özgüdür. İnançsal yanları da olmakla
birlikte o bir yaşam biçimi, felsefe ve yoldur.
Ulaştığı
tarihsel kaynaklar, eldeki veriler, alan araştırmaları ve
çektiği fotoğraflar (yaşananı saptama anlamında) sayesinde,
tezini temellendirir tek tek, iddiasını ispatlar bir bir...
Ama
bağnazlık, her yerde ve her kesimde aynı bağnazlıktır. Hocayı
afaroz ederler. Tıpkı Galile gibi... Galile sözü, iddiası
ve duruşu ile hâlâ yaşar da papazlar hep ölür.
Nejat
abi gitti...
Ardında
öğretmenliğini, ozanlığını, tarihciliğini ve de örgütçülüğünü
bırakarak gitti...
Ne
güzel içerdi. Sohbeti ne tatlıydı. Binlerce dize şiir bilirdi.
Ayrıntıları unutmaz, okyanuslarda boğulmazdı. Her bir “Gerçeğe
Hü... “ deyişinde, gerçeği kutsar, gerçeğe tapardı.
Onun tanrısı Gerçek’ti. Emekçilerin programı “Ah bir
gerçek olsa” derdi.