Nazım
Müzesinin, yazarına ve sanatçısına karşı hep hoşgörüsüz olmuş
bu ülkenin bir çeşit özrü olarak görülmesi gerektiği için
de önem taşıyor. Ben Baykal’ın, başbakanlık istediği bu toplumdan,
kendi adına, binlerce kilometre öteden özür mesajı ilettiğini
düşünüyorum. Darısı, “durumdan vazife” çıkartmakta mahir olanların
başına!
Turgay Fişekçi, 15 Kasım 2006 tarihinde, bir
zamanlar Nazım için, Orhan Pamuk’un yönettiği Radikal’in manşetine
de çıkan “resmini teksir ettirip dağıt ki, millet doya doya
yüzüne tükürsün” ifadesini kullanan Cumhuriyet’teki köşesinde
Nazım Hikmet Müzesi’ne duyulan ihtiyacı CHP Genel Başkanı
Deniz Baykal ile ilişkilendirerek yazdı.
Fişekçi, Şili’nin başkenti Santiago’da yapılan
Sosyalist Enternasyonal toplantısından önce Neruda Müzesi’ni
gezen ve müzede sergilenen eserler arasında Neruda'nın Nâzım
Hikmet 'in hediyesi olan gömleğini görünce duygulanan Baykal’ın,
“Bizim de Nâzım Hikmet gibi dünyaca ünlü şairimiz var. Ama
biz Neruda için yapılan böylesine muhteşem bir müzeyi Nâzım
için ne yazık ki yapamadık. Bırakın müze yapmayı hâlâ mezarını
bile getiremedik. Bu çok büyük bir kayıptır” dediğini yazıyor.
Nazım için müze yapılması konusu, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın
2007 bütçesi görüşülürken, bu kez Çanakkale milletvekili,
eski belediyeci İsmail Özay tarafından dile getiriliyor. Özay,
“2010’da ‘dünya kültür başkenti’ olacak olan İstanbul’a dünya
şairi Nazım Hikmet Müzesi yapılması”nı öneriyor.
Dünyanın çeşitli coğrafyalarında usta edebiyatçıların
adını taşıyan müzeler bulunuyor. Bunların başında Tolstoy,
Kafka, Dostoyevski ve Hemingway gibi usta edebiyatçılar adına
yapılan müzeler geliyor. Batılı kentler, Dublin’in James Joyce
ile anılması örneğinde olduğu gibi yazar ve şairleriyle anılmayı
bir onur olarak görüyor. Tam bir açık hava müzesi görünümündeki
Dublin’e girdiğinizde, dikkatinizi, önce Edebiyatçılar Müzesi,
sonra da James Joyce Müzesi çekiyor. Joyce Müzesi, bir anlamıyla
İrlanda’nın o döneminin tarihini sergiliyor. Müzede, Joyce’ın
hem kendi dilinde yazdıkları hem de çeşitli dillere çevrilmiş
eserleri sergileniyor ve elbette bir anı olarak da olsa edinmek
isteyenler için satışa sunuluyor.
Belleğimizi
diri tutmak
Üstelik Joyce’ın bütün kişisel tarihi, tıpkı
Nazım’ınki gibi, ülkesini yönetenlere yönelik eleştirilerle
geçiyor. Batılılar için James Joyce gibileri, eleştirileriyle
topluma yön veriyor; bizim içinse başta Nazım olmak üzere,
adını uluslararası arenada duyuran herkes kuşku çekiyor. Nitekim
Orhan Pamuk’un Nobeli almasına da kuşkuyla bakarak, toplum
olarak tadını çıkarmak yerine cılkını çıkardığımız biliniyor.
Pamuk’un bir günlüğüne yönettiği gazetede, “hakim düşünce
biçimine muhalefet edenin başı derde girer” fikrini öne çıkarması
da, bu kuşkuculuğa yanıt niteliği taşıyor.
Birinci Özal Hükümeti’nde Devlet Bakanlığı görevini
yürüten Mesut Yılmaz, 1987 bütçesi üzerine yaptığı konuşmada,
İstanbul’da “Cumhuriyet Dönemi Edebiyatçılar Müzesi” kurulacağını
müjdelemişti; o gün bugündür bekliyoruz. Sonradan Başbakan
da olan Yılmaz’ın zihnini başka konular fazlasıyla meşgul
etmiş olsa gerek, Edebiyatçılar Müzesi’nin bir daha aklına
gelmediği anlaşılıyor. O günden bugüne kültür ve sanat alanında
gözle görülebilen tek değişikliğin “ani harabeleri”nin adının
“anı harabeleri” olarak değiştirilmesinden öte bir arpa boyu
yol gidilemediği görülüyor. Ana muhalefet liderinin Nazım
için bir müze yapılmasına yönelik dileği, işte bu nedenle
büyük anlam taşıyor.
Bir ulusal kompleks sorununa dönüşen Nazım Hikmet
söz konusu olduğunda, iktidar sahiplerinden kimileri bir an
önce mezarının Türkiye’ye getirilmesini kimileriyse şair kişiliğiyle
politik duruşu arasındaki “kıldan ince kılıçtan keskin” ayrıntıdan,
Nazım ile “Nazım(!)” arasında fark yaratmanın peşine düşmekten
öte bir şey yapmıyor. Oysa Nazım, hem dünya şairi olarak anılacak
kadar mükemmel şiirler yazdı hem de kafatasçı zihniyetlerin
kavramakta zorlandığı gibi bütün ömrünü namuslu bir vatanperver
olarak tamamladı. Bu nedenle Nazım adına bir müze yapılması
önerisine, günü kurtarmanın ötesinde bir anlam kazandırmak
gerekiyor.
İspanyolca’dan İngilizce’ye Rusça’dan İtalyanca’ya,
Çince’den Yunanca’ya kadar onlarca dile çevrilmiş Nazım eserleri
30 cildi aşmış durumda. Hakkında yazılanlar neredeyse kendi
yazdıklarının iki katı olmasına karşın, “hayatı, yaşayış tarzı,
ünü, cesareti ve aydın kimliğiyle” böylesine renkli ve tarihi
bir kişiliği toplumsal tarihimizde hak ettiği yere oturtabilecek
kalıcı adımlar henüz atılamadığı için Türkiye’de Nazım üzerine
yazılmış kitaplar ve araştırmalara derli toplu ulaşabilme
olanağı bulunmuyor.
Nazım’ın yaşamı, bizim tarihimiz!
İki tarihi anekdotun Nazım’ın öneminin anlaşılmasını
kolaylaştıracağını sanıyorum. Dönemin Emniyet Genel Müdürü
Şükrü Sökmensüer’in, Nazım’ın, “Kar yağıyor/ Ve belki bu akşam/
ıslak ayakların üşüyordur” dizelerini de içeren İspanya İç
Savaşı’nı anlattığı şiirinden etkilenerek, “Anadolu destanını
yazsana Nazım sen” dediği söyleniyor.
İnönü’nünse, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/
ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim” dizeleriyle
biten Kuvayı Milliye Destanı’ndan hareketle, “Nazım Hikmet
bu destanla Anadolu Savaşı’nı bir daha kazandı” dediği rivayet
ediliyor. Kendisini hapse atanların bile hakkını teslim ettiği
Nazım Hikmet için, bugün artık, tıpkı uygar dünyanın sanatçısına
karşı gösterdiği vefayı göstererek, O’nu gelecek kuşaklara
taşıyacak bir müze kurmamız gerekiyor.
Böyle bir müzenin nereye yapılacağına gelince...
Nazım’ın, “Güneşli karpuz kabuklarıyla/ bir deniz kıyısındadır
şehir” dediği İstanbul’un adaylığı kuvvetle muhtemel görünüyor.
Ancak, Nazım’ın Nazım olmasında Ankara’nın payı göz ardı edilemez.
Üstelik, Nazım adına bir müze kurulması fikri, CHP lideri
Deniz Baykal’ın Santiago’da, Neruda Müzesi’ni ziyaretinden
ve Turgay Fişekçi’nin bunu köşesine taşımasından yaklaşık
üç yıl öncesinin Ankara’sına kadar gidiyor. Tarafımdan geliştirilip,
o günlerde kamuoyuyla paylaşılan Nazım Hikmet Müzesi için
Çankaya Belediyesi tarafından hem mekan belirlenmiş hem de
bu mekanda yer alacak materyal için yol alınmıştı. Ancak araya
giren yerel seçimler, projenin rafa kalkmasına yol açtı. 15
Ocak Nazım’ın doğum günü olarak kutlanıyor.
Bu 15 Ocak’ta, açılacak bir kampanyayla Nazım
adına yapılacak bir müzenin, yazarına ve sanatçısına karşı
hep hoşgörüsüz olmuş bu ülkenin bir çeşit özür dilemesi olarak
görüleceği için de önem taşıyor. Ben Baykal’ın, başbakanlık
istediği bu toplumdan, kendi adına, binlerce kilometre öteden
özür mesajı ilettiğini düşünüyorum. Darısı, “durumdan vazife”
çıkartmakta mahir olanların başına!