Son
bir iki ayda ülkemizde 14 Nisanda Ankara Tandoğan’da, 29
Nisanda İstanbul Çağlayan’da, ardından Çanakkale, Manisa
ve şimdi de İzmir’de, laikliğe, cumhuriyete, demokrasiye
sahip çıkma gerekçeleriyle adına “Cumhuriyet Mitingleri”
verilen alan gösterileri yapılmakta olduğunu, bu mitinglere
gidenlere yapılan bayrak satışları, mitinglerde haykırılan
sloganlarla milliyetçi, ırkçı, şovenist duygulara hitap
edildiğini hep birlikte film seyreder gibi seyretmekte ve
gözlemlemekteyiz.
Bu
konuyu birkaç açıdan değerlendirmek gerektiğini düşünmekteyim.
Öncelikle bu mitinglere gelene kadar olan süreci irdelediğimizde
göreceğiz ki, bu Cumhuriyet mitinglerine öyle birden bire,
kısa bir zaman diliminde gelinmedi. Bu sürece bir çok olay
ve provakasyon gösterileri tertip edildikten sonra gelindi.
Ve en önemli tespitlerden birisi de, bayrak krizinden bugüne
gelene kadar yaşanan bir çok olayın birbiriyle çok büyük
benzerlikler ve parallelikler içerdiğidir.
Geçtiğimiz
2005 yılının 20 Martında Mersin’deki Newroz kutlamalarının
bitiminde “Türk bayrağının yakıldığı” bahane edilerek milliyetçi
duygulara hitap edildiğini ve toplumsal gerginliklere yol
açıldığını hepimiz anımsamaktayız. Ve hemen 22 martta genel
kurmay tarafından yayınlanan bir bildiri ile ülke genelinde
ırkçı, şoven bir dalga yaratıldığını da bilmekteyiz. Ülkenin
değişik yerlerinde bu provakasyon bahane edilerek linç girişimleri
yapıldığını da ….
Mersin’deki
bu bayrak provakasyonun ardından Trabzon’da, Sakarya’da,
Çanakkale’de ve ülkenin değişik yerlerinde linç girişimleri
hem de güvenlik güçlerinin bizzat gözetiminde ve gözlerinin
önünde yaşandı. Sürekli kitlelere pompalanan “millet, vatan,
sakarya ve bayrak” söylemleriyle bilinçli bir şekilde yaratılan
gerginlik ve kışkırtma ortamı kaygı verici boyutlara ulaştı.
Geçtiğimiz yıllarda bu milliyetçi saldırganlığın yanında
ayrıca Ramazanlarda oruç tutmayan insanlara fiziki saldırılarda
da bulunuldu ve bu saldırılarda bir çok insan yaralandı.
Ve üstelik çok traji komik bir şekilde saldırıyı yapanlar
değil, saldırıya uğrayanlar gözaltına alındılar. Yaratılan
bu histeri ortamıyla Anadolu mozaiğinde bir arada yaşayan
Türk, Kürt, Ermeni, Laz, Süryani ve başkaca kültürel ve
etnik farklı kimliklerin toplumsal barış içersinde yaşam
sürmesinin önüne engeller çekilmek istendi.
2007
yılında cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler öncesi de birden
bire Mart ayının sonlarına doğru “laikliğe, cumhuriyete,
demokrasiye” sahip çıkılmaya başlandı. Ağızbirliği etmişlercesine
gazete ve televizyonlardan “laiklik elden gidiyor”, “cumhuriyet
tehlikede” söylemleri eşliğinde miting organizasyonları
yapılmaya başlandı. Mitinglerde sadece milliyetçi slogan
ve söylemler dile getirildi. Bu mitingleri organize edenlerin
gerçek anlamda laiklik, demokrasi ve cumhuriyetin temel
ilkelerini korumak gibi bir dertlerinin olmadığı o kadar
meydanda ki… Yıllarca demokrasi, insan hakları, laiklik
konularında seslerini çıkarmayan, kıllarını kıpırdatmayan
çeşitli uzaktan kumandalı derneklerin, emekli asker ve subayların,
silahlar eşiğinde milliyetçi söylemlerle “ölme ve öldürme”
yeminleri ettirenlerin demokrasi gibi, cumhuriyet gibi,
laiklik gibi bir dertleri olabilir mi ?
Bu
ülkede 12 Mart ve 12 Eylül askeri faşist darbeleri yaşanırken,
anayasalar rafa kaldırılırken, diktatörlükler yaşanırken
bu kişi ve kurumlar bir kez olsun tepki vermişler midir?
Bu
ülkede Kahramanmaraş, Çorum, Sivas, Madımak ile Gazi ve
Ümraniye’de katliamlar sahnelenirken, bu mitingleri düzenleyenler
başka bir gezegende mi yaşıyorlardı ?
2
Temmuz 1993‘te Sivas’a Pir Sultan Abdal Etkinliklerine katılmak
üzere giden yazar, aydın, sanatçı, semahçı 35 can, Madımak
Otelinde, hem de devletin güvenlik güçlerinin, valisinin,
ordusunun gözleri önünde saatlerce süren bir kuşatmadan
sonra yakılırken laiklik sorunu yok muydu ? Bu kalkışma
Demokrasi için, cumhuriyetin temel ilkeleri için o zaman
bir tehdit değil miydi ?
Her
yıl 2 Temmuzlarda ülkenin değişik yerlerinde Madımak Katliamının
protesto edildiği mitinglerde neden bu kişi ve örgütler
“üç maymunları” oynuyorlar ?
Aleviler
ve Alevi örgütlerinin “diyanet İşleri Başkanlığı Lağvedilmelidir”
ve “Zorunlu din dersleri kaldırılsın” gibi kampanyalar düzenlediği,
milyonlarca imzayı başbakanlığa, Meclis Başkanlığına, cumhurbaşkanlığına
ve Avrupa Birliğine sundukları süreçlerde, bu örgütler neden
sağır sultan rolüne soyundular ?
Devletin,
Sünni inanca sahip olmayan diğer tüm inançları asimile etmek
için diyanet İşleri Başkanlığını finanse etmesini, diğer
inançların kendi ibadetlerini yerine getirmeleri için her
türlü sosyal siyasal, ekonomik ve psikolojik baskı mekanizmalarını
hayata geçirmesi sürecinde “laiklik elden gidiyor” nasıl
oluyor da gündemde değildi ?
Çanakkale’deki bir Alevi Köyüne zorla cami yapıldığında,
bu cumhuriyet mitinglerini düzenleyen, destekleyen aynı
gazete manşetlerinde “300 yıllık hasret sona erdi” sürmanşetleri
başlı başına ikiyüzlülük göstergesi değil midir ?
Ülke çapında 87 bin caminin ve 100 bin imamın olduğu bu
ülkede, Alevilerin ibadet ve inanç merkezleri olan Cemevlerinin
yasal statüye kavuşturulması laiklikle direkt ilgili bir
konu değil midir? Neden Alevilerin ve Alevi örgütlerinin
bu çağrılarına kulaklarını tıkamaktadırlar ?
Ülkede
27 Mayıs 1960, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerini
gerçekleştirenlerle kolkola yürüyenler, acaba ne tür bir
cumhuriyeti sahipleniyorlardı? 12 Eylülle birlikte Türk-İslam
sentezini ülkenin tüm kurumlarına yerleştiren; din derslerini
zorunlu hale getiren, yani siyasal islamı güçlendiren bu
militarist, askeri darbe ve muhtıracılar değil midir? Bunlarla
kolkola yürüyenler hangi demokrasi söylemiyle meydanlara
çıkabilmektedirler?
Cumhuriyetin
temel ilkelerinin tehlikede olduğunu, demokrasiye ve laikliğe
sahip çıktıkları (!) iddiasıyla meydanlara çıkanlar, demokrasi,
insan hakları ve toplumsal barış konularında herhangi bir
mesaj vermişler midir ? Çok değil, İstanbul’daki Çağlayan
mitinginden 2 gün sonra İçişleri bakanının, Valinin, Emniyet
Müdürünün emriyle güvenlik güçlerinin, 30 yıl önce Taksim’de
katledilen 36 kişiyi anmak için Taksim’e gitmek isteyen
emekçilere; İsraillilerin Filistinlilere, Amerikalıların
dünya halklarına yaptığı gibi en azılı saldırıları yaparken,
bu cumhuriyet, laiklik ve demokrasi savunucuları neredeydiler
?
Demokrasiyi
savunanlar, cumhuriyetin temel ilkelerine sahip çıktıklarını
söyleyenlerin MGK tarafından yayınlanan darbe muhtırasına
karşı çıkmamaları, hatta muhtıradaki “Ne mutlu Türküm diyene!’
anlayışına karşı çıkan herkes Türkiye Cumhuriyeti'nin düşmanıdır
ve öyle kalacaktır” cümlesinin milliyetçi, ırkçı söylemine
alkış tutmaları konusunda bir çok kişi ciddi ciddi düşünmelidir.
Ama
bu mitingler ve etkinlikler yapılırken çok önemli gördüğüm
bir tespiti de altını çizerek yapmak gerektiğini düşünüyorum.
Bu tespit mitinglere giden binlerce insanın, “laiklik” “demokrasi”
konularında son derece samimi kaygılar taşıdıkları gerçeğidir.
Mitinglere
ağırlıklı olarak Alevilerin katıldığı ve desteklediği de
bir gerçektir. Ya postal, ya şeriat seçenekleriyle karşı
karşıya bırakılan geniş halk yığınları örgütsüz ve kendiliğindenci
bir duyguyla bir şekilde mitinglere gitmişlerdir. Üstelik
günlerce televizyon ve gazetelerden pompalanan korku senaryoları
sonucu binlerce insan bu mitinglere katılım göstermişlerdir.
Ne
üzücüdür ki, bu mitinglere katılmayan bir çok siyasal parti,
sendika ve demokratik kitle örgütü, hem üyelerini, hem hedef
kitlelerini, hem de geniş halk yığınlarını bu mitinglerin
ve mitingi düzenleyenlerin neye hizmet ettikleri, neyi amaçladığı
konusunda bilgilendirmemişler ve gerekli uyarı görevini
yerine getirmemişlerdir.
Bu
mitinglerin arkasında milliyetçi, ırkçı, şovenistlerin olduğu;
bu kişilerin gerçekte demokrasi gibi, toplumsal barış gibi
kaygıları olmayan; hatta bu kişi ve kurumlardan bazılarının
demokrasiye, insan haklarına ve laikliğe düşman olduğu konusunda
kamuoyu ne yazık ki bilgilendirilmemiştir.