Günlerden beri, biran önce yolculuk gününün gelmesini iplere dizdim. Her günü, tespih tanelerini çeker gibi çektim birer birer…. Koçgiri ile ilgili ne kadar söylence, türkü, ağıt varsa araştırdım, buldum, dinledim ve söyledim… Koçgiri İsyanından bu yana söylenen türkülerin tadını, yakılan ağıtlardaki acıları, yaşanan hüznü yüreğimin derinliklerinde hissettim. Dinledikçe türküleri yeni bir heyecan fırtınasıydı yüreğimin yaşadığı.. Yüzlerce kilometre uzaktaki İmranlı ve Koçgiri’yi, doğduğum köyü ve en son 30 yıl öncesinde gördüğüm toprakları sisler arkasında imişcesine anımsamaya çalışmaktı yaptığım… Yeni bir heyecandı beynimde kök salan… Evet anımsadığım bir şeyler vardı belleğimde, anlatılanlar da vardı… Tüm olumsuzluklara karşın, yokluğun, yoksulluğun dayatıldığı, geri bırakılmışlığın reva görüldüğü bir coğrafyayı görmenin tezcanlılığı ve sevinciydi yaşadığım… İşin en ilginç yanı bu duyguları yaşayan bir ben değildim ki. Benim gibi yüzlerce, binlerce insan hem de her yıl birçok ortak değere doğru koşuyordu ve gidiyorlardı Koçgiri’ye, İmranlı’ya, Cogi Baba’ya, Kızıldağ’a, Çengelli’ye ve doğdukları köylere... 28 Haziran günü İstanbul’da başlayan yolculuğumuzda önce Pir Sultan Abdal’ın köyü Banaz’ın yanıbaşından, kanlı katliamlara sahne olan Sivas’ından geçip, Hafik, Zara ve nihayet sabahın ilk ışıklarıyla İmranlı’ya yani Maciran’a vardık. Hafik topraklarıyla beraber bir başka coğrafya hissi veriyordu bu topraklar insana. Çünkü bu topraklarda bir özgürlük savaşımı sergilenmişti. Her vadide, her tepede ve her mağarada ayrı bir direniş, ayrı bir mücadele gizliydi. İmranlı, sabahın saat altısında inanılmayacak kadar cıvıl cıvıldı, kalabalıktı. İnsanlar oradan oraya koşturuyorlardı. Evet, bu durumun anlaşılır bir tarafı vardı. Günlerden Çarşambaydı ve İmranlı’nın haftada bir gün kurulan pazarına köylüler gereksinimlerini karşılamak, alış veriş için gelmişlerdi. Ama sadece köylerden gelenler yoktu ilçede. Yurdun dört bir yanından geldikleri belli olan değişik plakalı araçlar, hatta Avrupa’nın birçok ülkesinden gelen hemşehrilerimiz kalabalığı kat be kat arttırmıştı. Çünkü İmranlı-Der’in dört yıldan bu yana Cogi Köyünde düzenlediği Geleneksel Cogi Baba Kültür Festivali üç gün sonra yapılacak ve insanlarımız bununla ilgili son hazırlıklarını yapıyorlardı. Cogi Baba’ya gidip inancının gereği ziyaretlerini yapan hemşehrilerimiz, aynı yerdeki kültürel etkinlikte de dost, akraba ve hemşehrileriyle özlem gidermenin yanında, sevdiği sanatçılarla birlikte türküler söylemek için akın akın gelmişlerdi. İşte bunun için İmranlı yılın en kalabalık Çarşamba gününü yaşıyordu… Binlerce insan birbirlerine dostça, müsahipçe ve sıcak “merhabalar” söylüyordu. Bir isyana tanıklık etmiş dağlar, coşkulu Kızılırmak Nehri insanlara türkülerle eşlik ediyordu. Kızıldağ ve Çengelli her zamankinden daha heybetli, Kızılırmak diğer günlerden daha bir coşkulu akıyordu. Tepelerde ışıltılar gözlemleniyordu. Güneş insanları daha fazla ısıtıyordu o gün. Ormansızlaşmış coğrafyanın az sayıdaki ağaçları bir başka sevinçle hışırdatıyordu yapraklarını.. Dağlarımızın heybetinin, Kızılırmak ve Acısu’nun coşkusunun içinde hem hüzün, hem de ayrı bir bir yalnızlık duygusu gizliydi sanki. İmranlı coğrafyasında toprağına, tarihine, kültürüne ve inancına yeteri kadar sahiplenmeyen Koçgiri’lilere karşı bir kırgınlık, bir küskünlük gizliden gizliye... Sahipsizliğin üzüntüsünü yaşıyordu bir yandan Koçgiri. Bu hüzün ve bu dargınlık sadece dağlarda, köylerde, nehirlerde değildi.. Boşalmış ve boşaltılmış köylerimizde, atayurdumuzda kalmış olan insanlarımızda da gözlemlenmekteydi. İnsanlarımız sahipsizlikten, terkedilmişlikten yakınıyorlardı yıllardır görmedikleri hemşehrilerine, akrabalarına….. Gözlerden yüreklere doğru akan hüznün mutluluğa dönüşmesi, özlemin sevgiyle bileşmesi, aynı inançtaki insanların birbirleriyle kaynaşması,bir arada Cem olmasıydı yaşanan… İmranlı’ya geldikten sonra tanıdık tanımadık onlarca, yüzlerce insanın bizlere karşı sıcak ilgileri, dostça kucaklaşmaları duygu yoğunluğumuzu arttırıyordu her geçen dakika.. Damarlarımdaki kanın daha hızlı aktığını hissetmemek mümkün değildi.. Anaforlar yaşıyordu tüm benliğim. Her adımda sıcakça, dostça uzanan bir dost eli görmek, kimi zaman hiç tanımadığın bir başka eli omuzlarında hissetmek mutluluğumu ve heyecanımı katmerleştiriyordu. Yenilen yemeğin, içilen çayın ve kahvenin tadı bir başka güzeldi Koçgiri’de. Yelkovan her zamankinden daha hızlı dönüyordu sanki. Öğleden sonra köylerden alışverişe gelenler birer birer dönmeye başlamışlardı evlerine. Benim için de, doğduğum Sandal Köyüne gitme vakti gelmişti artık. Doğduğum evi bir başka gözle, bir başka duyguyla görecektim bu sefer. Dedemin, babaannemin mezarlarını ziyaret edecektim. Hatta daha küçücük yaşlarında doktorsuzluktan ölen ablam ve ağabeyimin mezarlarını bile belki bulabilecektim.. Çocukluğumun birkaç yılının geçtiği derelerde, tepelerde ve tarlalarda gezecektim bir kez daha çocuksu sevinçlerle… İmranlı’dan Sandal’a doğru yola koyulduktan sonra yüzümdeki ve gözlerimdeki mutluluk o kadar belirginleşmiş olmalı ki, taksi şoförü bile heyecanımı anlamış ve her geçtiğimiz köşeyi tek tek anlatmaya başlamıştı bir tercüman edasıyla.. Arabamız Acısu Deresine ( Ça Ava Tal ) doğru aşağıya doğru kıvrılıyor, buna karşın tabiatın büyüleyici güzelliği heyecanımı arabanın aksine doruklara çıkarıyordu. Buna bir de şoförümün teybe koyduğu ve insanı bir kez daha 1921’li yıllara götüren Koçgiri türküleri ekleniyordu:
Acısu Deresinde yeşilin değişik renkleri, kır çiçeklerinin yaydığı kokular yüksek bozkıra yükseliyordu. Çiçeklerin renk çeşitliliği adeta insanlığın ve halkların kardeşliğini anlatıyordu. Çeşitli nedenlerden ötürü adeta boşlamış, çok az insanın yaşadığı köylerden geçerek Sandal’a doğru yol aldık. Geçtiğimiz yerler tarlalarıyla, arı kovanlarıyla, dereleri ve tepeleriyle, her şeyden daha önemlisiyle gördüğümüz her bir insanıyla o kadar sıcaktı ki topraklarımız… Köylerden geçerken, İstanbul’da yaşayan ve o köylü olan ( Kızıltepe, Kılıçköy, Pirikan) tanıdığım arkadaşlarımı, dostlarımı tek tek anımsadım sevgiyle, gülümseyerek. Diyarı Kerte geldiğimizde Çandır’a bir başka özlemle baktım uzaklardan.. Köy tamamen boşalmıştı… Arabamız dört yanı dağlarla çevrili Sandal’a kuzeyden giriş kapısı sayılabilecek olan Diyarı Kert’ten içeri doğru süzülürken, gözlerim birkaç saniye içinde tüm köyü gezdi dolaştı ve yıkıntılar halinde uzaktan görülen bir eve takılı kaldı. Harabeye dönmüş, yıkılmış hali beni hüzünlendirmeye yetmişti. O an, gözlerimden yanaklarıma doğru özlem ve sevinç kaynaklı gözyaşları dökülüyordu. Bir ovayı andıran köyümün tarlaları, çayırları, kavakları ve evleriyle otuz yıl sonra yeniden buluşuyordum. Hüznüm, özlemimim, sevincim türkülerle iç içe geçmiş, bir duygular anaforunda bırakmıştı beni.. Nihayet doğduğum köyde ve evdeydim. Çok az da olsa, anımsadığım bazı anıları yeniden yaşadım. Bu Koçgiri’ye yolculuğumun ilk bölümüydü. Bir güzellikler yumağıydı bu.. Gerçekleşen düşümdü köyümde, doğduğum evde olmak… Hem de gerçekleşen düşlerin en güzeli… Şair Ahmet Ada’nın “Düşe Benzersin” adlı şiirinde anlattığı gibiydi…
Koçgiri’ye yolculuğun sonraki bölümünde buluşmak ümidiyle…… Erdal YILDIRIM İstanbul 25.07.2005
|