Geçen
hafta içinde İslam coğrafyasının önemli bir kesiminde Kerbela
matemi yaşandı.
Bu matem çerçevesinde
paneller, TV programları, gösteriler yapıldı; kimi insanlar
kendilerini zincirlerle dövdü, karalara büründü, oruç tuttu.
Dünyevi bilince sahip olanlar ise Kerbela’dan hareketle bugün
de süren hak ihlallerine ve haksızlığa karşı direniş bilincine
vurgular yaptı.
Kerbela, İslam coğrafyasının kolektif hafıza
oluşturan temel anılarından birini oluşturuyor. Ne ki Onu,
İslam coğrafyasında yaşanan Hac, Ramazan, Kandil veya Kurban
bayramı gibi bütün Müslümanların ortak anmalarından ayıran
temel bir özelliği var. Kerbela, tüm bu kolektif hafıza oluşturan
anmaların aksine İslam dünyasının tarihsel bölünmesini temsil
ediyor ve her yıl bu bölünmeyi güncelleştiriyor.
İslam peygamberi Muhammed’in torunu Hüseyin’in,
dönemin İslam egemenliği tarafından Kerbela’da vahşice öldürülmesinin
yıldönümü olan Hicri takvimle 10 Muharrem (M. 8 Ekim 680),
İslam tarihinin şekillenmesindeki temel sorun alanlarından
birini oluşturuyor. Bugün, İslami devlet kurumsallaşmasının
temel ismi Muaviye ve oğlu Yezit’in lanetlendiği, bu özgülde
Sünni Şii ayrılığını sağlayan teolojik argümanların yinelendiği
bir özellik taşıyor. Tarih, teoloji, sosyoloji, siyaset ve
kültürel düzlemde yoğun tartışmalara konu olan Kerbela, aynı
zamanda bir saflaşma nedeni oluşturuyor.
Kerbela, özellikle 16. yüzyıldan itibaren
Anadolu'nun Batınî inançlı insanları nezdinde de kimlik kurucu
bir misyon yüklenmiştir. Nitekim bu zamandan beri Anadolu
Alevileri, Kerbela’yı 12 günlük Muharrem orucu ve matem olarak
anıyorlar.
Alttakilerin Direnişi
Söz
konusu katliamı arka planıyla irdelediğimizde, Şii literatürde
rastlamadığımız bir gerçeklikle karşılaşıyoruz. Sorunu halifeliğin
kimin hakkı olduğu şeklindeki bir yüzeysellikle tartışan ve
kendi meşruiyetine araç yapan Şii şeriatçılığın aksine Kerbelâ,
gerçekte sınıflar mücadelesinin trajik sahnelerinden biridir.
Sonu katliamla sonuçlanacak olan Kerbela yürüyüşü, gerçekte
alttakilerin, adaletsizliğe, eşitsizliğe ve monarşiye karşı
kendi talepleriyle örtüşecek bir İslami kurumsallaşma arayışının
sonucudur. Tam da bu nedenle çağları aşan bir hak mücadelesinin
sembolüdür.
Muaviye ve oğlu Yezit, talan ve ticaret zengini
bir aristokrasinin monarşik ve despotik egemenliğini temsil
ediyor. Bu iktidarı alttakilere karşı güçlü kılan ise, Mısır’ın
Irak’ın Suriye'nin, İran’ın fethinden elde edilen talan gelirleriyle
olağanüstü bir zenginliğe kavuşmuş olan Arap aristokrasisinin,
her türden ideolojik ve siyasal denetime karşı kendini güvence
altında tutma iradesidir. Dinin bunlar için anlamı, gerek
kutsal savaş (fetih, gaza, cihat) gerek ticaret ile hızla
genişleyen bu zenginliğin alttakiler nezdinde tanrısal meşruiyetidir.
İktidardan beklentileri de bu durumu ideolojik ve silahlı
olarak güvence altında tutmasıdır. Ali Muaviye çatışmasından
başlayıp Hüseyin Yezit çatışmasıyla süren mücadelede egemenlerin
hep ikincilerin ardında saf tutması da bunun yansımasıdır.
Buna karşın Ebu Zerr’lerin, Hüseyin’lerin, Selman Farısi’lerin,
Ali’lerin ve tabii Ali’yi (yoldan saptığı gerekçesiyle) öldüren
Haricilerin temsil ettiği şey ise, İslami siyasetin, alttakilerin
hak talepleriyle görece örtüşecek bir yorumla adaletle uyumlulaştırılmasıdır.
Ancak egemenlerin yorumu, egemenlerin gücünü tamamlayan bir
realite olarak 14 yüzyıllık tarih içinde hep mutlak bir üstünlüğe
sahip olacaktı.
Bu sınıfsal bölünmeden üreyecek ve meşruiyetini
buraya dayandıracak olan Şiilik de gerçekte bu birinci yorumdan
farklı bir program ve teoloji üretemeyecek, giderek köklü
Fars kültürünün İslamcı yüzüne dönüşecekti. Buna karşın yine
Hüseyin’i kendilerine bayrak yapıp, onun üzerinden eşitlikçi
yaklaşımlarını meşrulaştıranlar ise, kâh İslam içinde şekillenen
tasavvuftan kâh zorla Müslümanlaştırılan halkların eski inançlarından
üreyecekti.
İki Ölüm Arasında
Sürece Muaviye’den yana bakanlar, Onun “dindar
önderlerin faziletlerine” sahip olmasa da, “İslam'ın gazvelerini
enerji ile devam ettiren” niteliğiyle, “Arap imparatorluğunu
sağlam temeller üzerine kurmuş”, “Arapları siyasi olduğu kadar
sosyal bakımdan da hakim millet haline getirmiş” bir önder
olarak yüceltirler (S. F. Mahmut, İslam Tarihi, Varlık Y.,
s.60).
Esasen Muaviye’nin bu zaferi, gazveler ve
fetihlerle gelen sonsuz zenginliğin ve bunun yeniden üretilmesi
için gerekli dünyevi yaklaşımın zaferi olacaktır. Ali bu savaşı,
geçmişten gelen büyük prestiji ve iki arada tutumuna karşın
kaybetmişti.
Bu noktada çocukları Hasan ve Hüseyin’in,
peygamberin torunları olmaktan öte bir avantajları yoktu.
Üstelik büyük oğul Hasan, adeta geçimliği karşılığındaki uzlaşıcı
tutum sergileyerek babasının gerisine düşerken Muaviye iktidarının
daha da kurumsallaşması ve meşrulaşmasını sağlayacaktı. Tabii
buna rağmen potansiyel bir rakip olarak zehirletilerek öldürülecekti.
Bundan da trajik olanı ise, dedesi Muhammed’in yanında gömülmesi
vasiyetinin, yine dedesinin eşi Ayşe ve onu zehirleten Muaviye
tarafından silahlı saldırganlıkla engellenmiş olmasıdır. Bu
durum, Peygamberin torunlarının İslam'ın muktedirleri nezdinde
ne denli ciddi bir zemin kaybı yaşadığının göstergesi olacaktı.
İşte böylesi bir atmosferde Muaviye’nin (M.
680) ölümü, Hüseyin’i, Muaviye’nin oğlu olmaktan öte hiçbir
meziyete sahip olmayan Yezit karşısında boyun eğmek veya itiraz
etmek gibi, biri manen diğeri madden ölüm olan iki keskin
seçenekle karşı karşıya bırakıyordu. Tabii salt siyasal toplumsal
atmosfer değil, bizzat Yezit’in kendisi de, babasının uyarısı
çerçevesinde Hüseyin’e başka bir seçenek bırakmıyordu.
Muaviye Hasan ile yaptığı anlaşmaya rağmen
tahtını oğlu Yezit’e bırakırken, Onu, Ebubekir’in oğlu Abdurrahman’a,
Ömer’in oğlu Abdullah’a, Abbas oğlu Abdullah’a, Zübeyr oğlu
Abdullah’a, ama özellikle kendisine de biat etmemiş olan Ali
oğlu Hüseyin’e karşı uyarıyordu. Bununla da kalmayıp egemen
odakları sağlığında Yezit’e biat ettiriyordu. İşte kendisine
hiçbir temsiliyet boşluğu bırakmayan bu tarihsel ortamda mağrur,
eşitlikçi ve idealist Hüseyin, kendi şahsında toplumu da boyun
eğdiren dayatmaya karşı (abisinden farkla) başkaldıracaktı.
Meşum bir operasyon
Bu bağlamda 680 yılı, İslam tarihinin, daha
Peygamberin ölümüyle başlayan merkezdeki iktidar kavgasının
en önemli ve en çok iz bırakan hesaplaşmasına tanıklık edecekti.
Bu tarihten itibaren İslam egemenliği, iktidar sorununu monarşik
bir kurumsallaşma olarak çözerken, günümüze uzanan mutlak
bir bölünmeye uğrayacaktı. İslami egemenliğin bu kurumsallaşma
ve bölünme dönemeci ise, kurucu peygamberinin soyunu katletmek
gibi meşum bir operasyonla şekillenecekti. Kurucu peygamberinin
torununu ve ailesini öldürmekle sağlanacak ‘başarı’ ise İslam’da
monarşiyi resmileştirecekti.
Hüseyin’in kuşkusuz şeriatçı bir mantalitenin
sınırları içinde, ama eşitlikçi ve idealist bir yönelimle
açtığı direniş bayrağının, hem halkın örgütsüzlüğü hem de
devasa güçleriyle ciddi bir sınıf refleksi geliştirmiş egemenlerin
temsilcisi Yezit karşısında hiçbir şansı yoktu. Ancak buna
rağmen sergilediği ölümüne kararlılık, İslam kültürel coğrafyasının
sonraki şekillenmesine damgasını vuracaktı.
Önce Medine’de biat etmeye zorlanacak olan
Hüseyin’in çevresinde, etkin bir baskı çemberi oluşturulacaktı.
Giderek daraltılan bu çember, savaşlardan, bölünmelerden,
hayal kırıklıklarından yorulmuş halkın Hüseyin’e verdiği desteğin
de azalmasını sağlayacaktı. Bu nedenle Mekke’ye göçecek olan
Hüseyin, süren baskılar nedeniyle orada da tutunamayacaktı.
Nihayet Kufe şehrinden destek bulunca yakın çevresini alarak
yollara düşecekti.
Ancak Yezit, Hüseyin’in bu yönelimi üzerine
Basra valisi Abdullah bin Ziyad’ı Kufe’ye vali atayıp onun
aracılığıyla terör politikası uygulayarak Kufe’de kontrol
kuracaktı. Hüseyin’in Kufe’ye yolladığı temsilcisi Müslim
bin Akl’i yakalatıp işkenceyle saf değiştirmeye zorlayacak,
başaramayınca da kafasını kesip cesedini Kufe’de dolaştırarak
halkı yıldıracaktı. Böylece Hüseyin’in şehirle bağlantısı
da kesilmiş olacaktı.
Diğer yandan Kufe yolundaki Hüseyin’i, Kerbela
denilen yerde, Fırat’ın kenarında ama suya ulaşmasını olanaksızlaştıran
bir kuşatma içine alacaktı. Hurr bin Yezit komutasındaki 2
bin kişilik Emevi ordusu, bu kuşatmayla onun hem ilerlemesini
hem de geri gidişini engelleyecekti. Susuzlukla biata zorlanan
Hüseyin ise, direnme kararlılığını sürdürecekti.
“Kızların esir, zürriyetin
maktül”
Bu Emevi kuşatması, (Peygamber tarafından
cennetle müjdelenmişlerden Sad bin Ebi Vakkas’ın oğlu) Amr
komutasında 4 bin kişilik ek bir güçle desteklenerek arttırılacaktı.
Muharrem ayının 10. günü ise savaş fiilen başlayacaktı. Güçler
arasında her ölçünün ötesinde bir eşitsizlik vardı. Hüseyin’in
güçleri, bir kısmı çocuk ve kadın olmak üzere sadece 155 kişiden
ibaretti (A. Gölpınarlı, İslam Tarihi, Der Y., s.452); bunların
içinde savaşçı konumunda olanlar ise 32 süvari, 40 piyade
olmak üzere 72 kişiydi. Karşılarında ise tam teçhizatlı, karnı
tok 6 bin askerden oluşan bir ordu bulunuyordu.
Sabah tan ağarırken başlayan savaş, bu eşitsizliğe
karşın akşam gün batımına kadar sürer. Hüseyniler ruh hallerinin
sonucu olarak adeta mucize örneği sergilerken Emevi ordusu,
hem yaptıkları işe inançsızlık hem de savaştıkları kişinin
Peygamberlerinin torunu olması nedeniyle tanrısal bir müdahale
olabileceği korkusuyla savaşıyorlardı. Ancak her iki tarafın
da umut ve korkuyla beklediği göksel yardım gelmeyecek ve
akşam üzeri Hüseyin’in de ölümüyle savaş sona erecekti.
Amr aldığı emir üzerine başta Hüseyin olmak
üzere ölülerin başlarını keserek Kufe valisi Ziyad’a gönderecekti.
İçlerinde Hüseyin’in tek sağ kalan hasta oğlu Zeynel Abidin
ve kadınlar da bu paramparça cesetler arasından geçirilerek,
boyunlarına takılmış zincirlerle önce Kufe’ye, ardından Şam’a
Yezit’e götürüleceklerdi.
Hüseyin’in kızkardeşi Zeynep, bu korkunç
tablo karşısında kendini kaybetmiş şekilde, “Ya Muhammed,
sana semanın melekleri salat ve selam götürsün. İşte Hüseyin’in
kanlara bulanmış, uzuvları kesilmiş, kızların esir, zürriyetin
maktül” diyerek çığlıklar atıyordu. (Mahmut Esat, İslam Tarihi,
s.369)
Yapılan vahşetin bilgisi yayıldıkça, iyice
korkutulmuş halktan sessiz bir protestolar yükseliyor, “bu
işte payı olanların asla cennet yüzü görmeyeceği” söyleniyordu.
Kadınların Hüseyin için yaktığı ağıtlar, İslam coğrafyasını
dolaşıyor, Yezit’in sarayında bile herkes yapılan haksızlığı
kınayan yaklaşımlar sunuyordu. Öyle ki tepkilerin bu yaygınlığı
Yezit’i bile korkutacaktı. Bunun üzerine, Hüseyin’in tek sağ
kalan oğlu ve diğer esirlere olan davranışını değiştiren Yezit,
onları giydirip doyurup, her isteklerinin karşılanacağı sözü
vererek asker refakatinde Medine’ye uğurlayacak, bütün suçu
da Kufe valisi olarak bu katliamla görevlendirdiği İbn Ziyad’ın
üstüne atarak sorumluluktan kurtulma yoluna gidecekti.