Her
yıl Ağustos ortasında Hacıbektaş ilçesinde yapılan şenlik,
Anadolu tarihin önemli şahsiyetlerinden biri olan Bektaş-ı
Veli adına yapılıyor olması nedeniyle, Tarihçe’nin de ilgi
alanına giriyor.
Böylesi
tarihsel şahsiyetler söz konusu olduğunda karşımıza çıkan
sorunlardan biri, efsane ile gerçeğin sıklıkla birbirine karışmasıdır.
İnanç önderleri söz konusu olduğunda bu durum daha da belirginleşiyor.
Erdoğan
Aydın
Öncelikle
Hacı Bektaş örneğinde sıradışı bir durumla karşı karşıya olduğumuzu
anımsamalıyız. “Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır”
diyen ayrıksı bir inanç önderi söz konusu olan. “72 millete
bir nazarla bakmayan / Kırk yıl müderris olsa hakikatte asidir”
diyen, “eline beline diline hâkim olmayı” temel düstur edinen
bir inanç biçiminin çok özel bir bilgesidir söz konusu olan.
Ona atfedilen;
“Hararet nardadır, sacda değildir
Keramet
baştadır, taçta değildir
Her
ne ararsan kendinde ara
Kudüs’te,
Mekke’de, Hac’da değildir”
deyişi bile, günümüz ortalamasının ilerisinde bir bilgelikle
karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
İ. Melikoff’un, Baba İlyas’ın soyundan gelen Aşıkpaşazade
ile Elvan Çelebi, keza Eflaki ve diğer kaynaklardan aktarmalarla
gösterdiği gibi, Hacı Bektaş, kardeşi Menteş ile birlikte
Babai ayaklanmasının öncüsü Baba Resûl’ün yanıbaşında, dahası
“Baba Resûl’ün halife-i has”ı, gözde mürididir. Paralı Frenk
askerlerinin katliamıyla ezilecek olan ayaklanmada (1240)
Baba İlyas ve Baba İshak yanı sıra Menteş de öldürülenler
arasındadır.
Hacı Bektaş, Babailerin Selçuklu egemenliğince aranıp öldürüldüğü
bu baskı sürecini Sulucakarahöyük’te Hıristiyanlar arasında
saklanarak atlatacaktır. Bunu yaparken aynı zamanda kendini
eğitecek, düşünceleri doğrultusunda insanları örgütlemeye
çalışacaktır. 1271’de öldüğü zaman, ardında zayıf bir çevre
ama güçlü bir fikri yapı bırakacaktır.
Bu
zayıf ilişki ağı, fikri yapının gücü ve ortamın uygun olması
nedeniyle, Osmanlının kuruluş sürecinde hızla büyüyecek ve
farklılaşacaktır. Ölümünden 200 yılı aşkın bir dönem sonra
kaleme alınacak olan Vilayetname ise, Hacı Bektaş ve Bektaşliği,
resmi Osmanlı tarih yazımının çarpıtmalarına kurban edecektir.
Bektaş-ı
Veli’nin Resmi üretimi
Abdülbaki
Gölpınarlı’nın da işaret ettiği gibi Vilayetname, II. Beyazıt
zamanında ve Balım Sultan’ın Bektaşi Postnişinliğine atanmadığı,
yani 1501 öncesinde, İlyas Bin Hızır (Uzun Firdevsi) tarafından
yazılacaktır (Vilayetname, s.XXVII)
Vilayetname,
Bektaşiliğin henüz Ali eksenli bir tarikat/inanç haline gelmediği
bir dönemin ürünüdür. Nitekim Vilayetname’de Kızılbaş/Safevi
söyleminin hiçbir izi bulunmamaktadır ki, bu etki Bektaşiliğe
sonradan girecektir. Vilayetname, II. Bayezit’in, Bektaşi
türbesinin çatısını tunç levhalarla kaplattığını söylemektedir.
Demek ki bundan sonra yazılmıştır. Diğer yandan Vilayetname,
Balım Sultan’ın, Kızılbaşlığın halktaki yayılışını etkisizleştirmek
üzere Bektaşiliğe getirilen yeniliklerden önce kaleme alınmış
görünmektedir. (İ. Melikoff, Hacı Bektaş Efsaneden Gerçeğe,
s.99)
Bu dönem, Anadolu Alevîlerinin Osmanlı ve Yeniçerileri tarafından
katliamdan katliama uğratıldığı dönemdir aynı zamanda. Kızılbaş
düşmanı Osmanlı iktidarı ile entegre olmuş bir Bektaşî Babası
tarafından yazılmış olan Vilayetname, Bektaşi Dergahının Osmanlı
otoritesinin bir parçası olduğu dönemin ilişkileri çerçevesinde
II. Beyazıt ve Osmanlı egemenliğinin istediği bir Hacı Bektaş
portresi çizmektedir.
Bu
Vilayetname'yi esas alacak olursak, Babai katliamından sağ
kurtulmuş Hace Bektaş, Babailerle asla ilişkilenmemiştir.
Aksine gençlik dönemini Anadolu'da değil Türkistan’da, Yesevi’nin
yanında geçirmiştir. Doğumundan 6 ay sonra parmak kaldırarak
şahadet getirmiş, 12 imamdan yedincisi Musa Kâzım’ın soyundan
gelmiş, manen de olsa Hac’ca gitmiş, revize edilmiş olsa da
namaz dahil ibadetinde İslamcı özellikler gösteren ve tabii
Osmanlıyı ‘kâfirlere’ karşı savaşa yönlendiren bir yeniçeri
ağasını andırmaktadır.
Esasen
Vilayetname’den hareketle çizilecek bir Bektaş-ı Veli portresinin
gerçeğinden ne kadar uzak olduğunu anlamak için birkaç bilgi
aktarmakta yarar var: Söz konusu bu kaynağa göre Bektaş-ı
Veli, hocası Lokman Perende’ye atfen, daha küçük bir çocukken
Muhammed ve Ali’den Kur’an okumayı öğrendiği, yine Lokman
Perende’nin hac dönüşündeki anlatımına göre, “Kâbe’de namaz
kılarken Bektaş’ın da sürekli kendisiyle birlikte namaz kıldığı”,
yani cismen olmasa da Hac’a gittiğini (ki Anadolu'ya göçerken
cismen gittiği iddiaları da mevcut) öğreniyoruz. Vilayetname’de
namaz kılan, bir an bile ibadetten geri kalmayan, üstüne üstlük
cihat yapan bir Bektaş portresiyle karşı karşıyayız.
Tarih
Dışı İddialar
Bu
kaynağa göre Ahmet Yesevî ile aynı dönemde yaşamış, onun yaşlılığında
gençliğini yaşayan, ondan ders alan bir Bektaş söz konusu.
Daha garibi bu dönemde Horasan’da kâfir-Hıristiyan bir egemenlik
olduğu iddia edilmekte ve Yesevî’nin, oğlu Kutbeddin Haydar’ı
bu kâfirlerin elinden kurtarmak üzere Bektaş’ı görevlendirdiği,
Bektaş’ın da bunları ezdiğini ve Haydar’ı kurtarıp bu kâfirleri
Müslüman yaptığını öğreniyoruz. Bu tarih dışı iddiaların sonu
yok; daha sonra Ahmet Yesevî’nin, seccadesini eline alıp huzuruna
gelen Bektaş’a, “git seni Rum’a saldık” diyerek Anadolu’yu
İslâmlaştırmaya gönderdiğini öğreniyoruz.
Tabii
bunlar, resmi ihtiyaçlar doğrultusunda üretilmiş iddialardır.
Her
şeyden önce Ahmet Yesevî'nin yaşadığı zaman ile Hace Bektaş'ın
yaşadığı zaman arasında tahminen 100 yıl var. Diğer yandan
12 İmam soyu Araptır, oysa Bektaş-ı Veli Arap kökenli değil
bir Türkmen velisidir. Bu anlamda da Vilayetname’nin bilgileri
doğru değil. Vilayetname ile tarihe inip onu aydınlatacaklarını
sananlar, tarihe değil efsaneler dünyasına inmiş olacaklardır.
Kuşkusuz efsanelerden de tarihçilerin öğrenebileceği çok şey
var; ancak bunlardan öğreneceğimiz tarihsel olgular değil,
dönemin ve yazanın siyasal, kültürel dünyasıdır. Ancak onlardan
bundan ötesini beklemek tarih yazıcısını ve ona inananları
efsane kuyusunda boğar.
Yesevilik,
özellikleri İslamlaşmanın henüz başarıya ulaşamadığı bir dönemin,
İslam'la birlikte eski inançların da birarada yaşadığı bir
geçiş dönemine denk düşüyor. Bizzat Yesevi, dönemin İslamcılarınca
sapkın görülen, farzlara uymayan, haremlik selamlık ayrımına
itibar etmeyen bir dönem bilgesi. Yesevi damar üzerinden sonradan
İslamcılaşanlar Nakşibendiliği üretirken İslamcılaşmayıp kendi
Alevi sentezini kuranlar ise Bâtıni tarikatlarla ilişkileneceklerdir.
Bu anlamda Bektaş-ı Veli ile Yesevi arasında tarihsel-teolojik
bir etkilenmeden söz edilse de organik bir bağdan kesinlikle
söz edilemez. Aksine Bektaşilik açısından organik bir bağ,
ancak Babailik ve Vefailik’le kurulabilir. Ki Bektaş-ı Veli’nin,
Ede Bâli, Geyikli Baba vb. dönemin tüm erenleri gibi kendini
Vefai gördüğü ve yine bir Vefai olan Baba İlyas’ın halifesi
olduğu biliniyor. Fuat Köprülü’nün de işaret ettiği gibi,
“Tacü’l-Arif’in lâkabıyla da tanınan Seyyid Ebu’l Vefa-yi
Kürdî, Baba İlyas öncesi Batıni inanç ekolünün en büyük etkeni
durumundadır.
Osman’a
Elifi Taç Giydirmek!
Vilayetname’de
Hacı Bektaş’ın, 1160’ta ölen Yesevî’den, gerçek dışı, tarih
dışı bir şekilde ders aldırılması yetmezmiş gibi, bir de 1290’larda
Osman Bey ile görüşen bir Bektaş ile karşı karşıyayız. Oysa
ölümü 1271 olan Bektaş-ı Veli’nin Yesevî’nin yaşlılığına yetişmesi
mümkün olmadığı gibi Osman’ın ilk iktidar dönemine yetişmesi
de mümkün değil. Buna rağmen Osman Bey’e Elifi Taç giydirip
kılıç kuşatan bir Bektaş’la karşı karşıyayız. Dolayısıyla
bütün bu bilgilerden, Vilayetname’nin efsaneler dünyasına
ilişkin bir anlatı olduğu sonucuna varıyoruz.
Vilayetname’ye
göre Bektaş’ın Osmanlı kurucusu Osman Bey’le de aynı dönemde
yaşadığını, onunla konuştuğunu, onu kutsadığını, “bizim yaptığımız
gibi onu kâfire göndersin” diye Sultan Alaattin Keyhüsrev’e
emir verdiğini, bunun üzerine “Osmanoğulları askerinin hiç
bozguna uğramadığını” öğreniyoruz. Özetle Vilayetnamede, Alevilikteki
Kızılbaş özellikleri de göremediğimiz gibi Hace Bektaş’a özgü
pasifist, barışçı, öteki inançları bir gören anlayışları da
göremiyoruz. Ama buna rağmen Hacı Bektaş’a gerçek dışı bir
şekilde yüklenen bu Yeniçeri kuruculuğu ve ajitatörlüğü damgasını
bir övünç vesilesi yapabilenler de olmaktadır:
"1339 yılında Bursa Atıcılar Meydanı’nda mahşeri bir kalabalık
toplanmıştı. Bütün gönüller büyük önder Orhan Bey ile evliyalar
bağr-ı başı, erenler başçeşmesi Hacı Bektâş-i Veli’nin muhabbetiyle
dolanıyordu. Bursa tarihi bir an yaşıyordu. Orhan Gazi yeni
bir ordu kurmak üzere, Türklüğün ikinci Nuh’u Hacı Bektâş-ı
Veli’yi davet etmişti. Büyük Türk evliyasının görklü bakışıyla
bütün kalpler fetholmuş genç ihtiyar çoluk çocuk in cin dağ
taş istiklâle çıkmıştı. Hacı Bektâş-ı Veli, güzeşteleriyle
beraber Bursa’yı şereflendirmişti. Gülbanklar dalga dalga
semalara yükseliyordu. Allah Allah şayialarıyla yer gök dolmuştu.
Hacı Bektaş-ı Veli alana ulu bir ateş yaktırmış, üstüne bir
kazan oturtmuş, aş pişiriyordu. Hacı Bektâş-ı Veli ağır ağır
doğrulmuş, sağ elini Bati istikametine çevirmiş, manen İstanbul’un,
Kosova’nın, Belgrat’ın, Varna’nın, Budapeşte’nin fethini işaret
ediyordu". (26) Turgut Koca Baba’dan akt. Şevki Koca, Cem
Dergisi, sayı 96, s. 26.
Bektaşiliğin
İstismarı
Orhan
Bey ile o, doğmadan ölmüş olan Bektâş-ı Veli’yi aynı sahnede
oynatmak gibi maddî hatalar ve komik mizansenler bir yana,
burada çizilen Bektâş-ı Veli portresinin, gerçeğinin tam karşıtı
olmak üzere, İstanbul’dan, Belgrat’a, fetihten fetihe koşan
(ve tabiî bunun kaçınılmaz sonucu, dönüp kendi halkına saldıran)
bir Yeniçeri ağası portresi olduğu açıktır. Burada egemene,
hele ki onun militarizmine yataklık yapan bir Bektaşîliğin,
kaçınılmaz olarak kendi zıddına dönüşünün sonuçları ile karşı
karşıyayız.
Bu
efsaneyi esas alan Bektaşiliğin Osmanlıcı kanadı Babaganlığın
son dedebabası Bedri Noyan da Hacı Bektaş’ın ölüm tarihini
1337 (738.H)’ye, yani ölümünden 66 yıl sonrasına kadar götürecektir;
böylece Yeniçeri’nin bizzat onun tarafından kutsandığını ispatlamaya,
Osmanlı iktidarının uzantısı bir Bektaşîlik anlayışını, bizzat
Hacı Bektaş üzerinden meşrulaştırmaya çalışacaktır. Devşirme
ve Yeniçeri zihniyetini Bektaşîlik görüntüsü altında günümüze
taşımaya çalışan bu anlayış, aynı zamanda geleneğin önemli
postnişini Kalender Çelebi’den de; "vatan bütünlüğünü tehlikeye
atan" bir "asi" diye söz ederek, Osmanlı’yı "vatan" düzlemine
yükselten bir anakronizm sergileyecektir. (B. Noyan Bektaşîlik
ve Alevîlik, s.154, 115)
Benzer sorun alanları Makalat’ta da bulunmaktadır. Doğrudan
Hacı Bektaş’a atfedilen Makalat’ın da gerçekte Hacı Bektaş’a
ait olmadığı bir yana, tarikat kurmamış olan Hacı Bektaş’a
tarikattan sözettirilmekte, “Her ne ararsan kendinde ara /
Mekke’de Kudüste Hacda değildir” diyen bu inanç önderine Hac’cın
farz olduğu söyletilmektedir (İ. Melikoff, Hacı Bektaş Efsaneden
Gerçeğe, s.107). Tıpkı Vilayetname’nin Hacı Bektaş’a bir paye
olarak “hacı” yapmakta, hacca gitmiş göstermesi gibi. Nakşibendî
Şeyhi Esat Coşan’ın, Makalat’tan hareketle Bektaş-ı Veli’nin
ortodoks anlamda Müslümanlığını ‘ispatlaması’ da, bu tip sorun
alanlarının istismar örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Ancak kabul edilmelidir ki bu tarihe yönelik istismar örnekleri,
sadece Coşan’da gördüğümüz gibi ‘dışarıdan’ yapılmamakta,
Hacı Bektaş, ‘içeriden’ ve çok daha etkili istismar örnekleriyle
karşılaşmaktadır.