"EDEP YAHU MU ? "

“EDEP YAHU” MU?

Amacım Esat Korkmaz ile tartışmak değil. Polemiğe girmek ise hiç değil. Esat Korkmaz’ın, Serçeşme Dergisi’nin, 21.sayısındaki Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yöneticilerini doğrudan hedef alan, bazı haksız eleştirilerine, hakarete varan karalamalarına, GYK üyesi olarak yanıt vermeye çalışmaktır.

Araştırmacı Yazar Esat Korkmaz, Alevilik konusunda önemli çalışmalar yapan, eserler veren bir aydındır. Genel anlamda örgütlülük konusunda yazdıklarının bir kısmına katılmakla birlikte, bizler için yazdıklarının eleştiri boyutunu aştığını düşünüyorum. Birçoğu yanlış, (yalan demek istemiyorum) örneğin, Serçeşme Dergisi’nin satışının, yönetimde görüşülüp, örgüt içinde yasaklanması kararı gibi… Yönetim olarak bizleri eleştirebilirsiniz. Bazı konularda hata da yapmış olabiliriz. Ancak bu tür karalamaları, “Edep yahu” benzeri nitelemeleri kabul etmek mümkün değil.

Ayrıca siz, aydının örgüt yönetiminde bulunmasına da karşısınız; “yönetim kurulu kararlarına göre davranacağından aydınlığı ‘ikincil’dir, bu nedenle aydından yönetici, yöneticiden aydın olmaz,” diyorsunuz. Hani kolektif akıl nerede kaldı? Örgütün, örgütlülüğün önemi nerede? Bir aydın olarak böyle mi değerlendirilmeli? Hele bilgenin; “Ya bilginler hükümdar olsaydı, ya da hükümdarlar bilgin,” sözüne ne demeli?

“Kafa kalitesinden yoksun ‘ezberi’ dışında söyleyecek sözleri olmayan, örgüt yöneticileri ile bu yöneticilere ‘uyarlanan’ ‘aydınlıktan korkan aydınlar’ arasında, ‘harika’ bir ‘birlik’ oluşuyor. Yaşanılan ‘kriz’ ortamında ‘özgürlüğün adı,’ aydın üretiminin tüketimine son vermek, aydını ‘kapı önüne bırakmak,” diye açıklıyorsunuz; Yapmayın hocam, ne haddimize, bunca yeteneğinizle nasıl dışarıda kalırsınız. Başta kendinize haksızlık ediyorsunuz, sonra da bize. PSAKD yönetiminin size olan yaklaşımını göz önüne aldığımızda, bunun doğru olmadığını söyleyebilirim. Bunları çok özet bir şekilde yazacak olursak; Yönetime geldiğimizde (2002 yılı), derneğimiz adına bir arkadaşınızla (sanıyorum adı Mehmet’ti) birlikte bastırttığınız, takvim alacağınızdan kalan yaklaşık, 800 milyon TL’yi, yönetim olarak kendi aramızda toplayıp gönderdik.

Bir kısım şubelerimizde ve genel merkezde, yönetici arkadaşlarımız tarafından kitaplarınız satıldı, ücretleri ödendi.

İstanbul şubelerimizde kurslar verdiniz.

Serçeşme Dergisi yine yönetici arkadaşlarımızdan bazıları tarafından satıldı, dağıtıldı.

Zaman zaman etkinliklerimize panelist olarak çağrıldınız.

Bu örgütte bu ayrıcalık, sanıyorum yalnızca size yapıldı. Hiç bir araştırma yapmadan bütün bunlar benim bildiklerim. Eleştirilecek bir yan varsa, o da neden size ayrıcalığın yapıldığıdır.

Bu eleştirilerin nedeni, örgütte eskisi gibi kitaplarınızın, derginin satılmıyor olması ise, (öyle görünüyor) bu nedenlerle örgütü suçlamak yanlıştır. Siz de takdir edersiniz ki, konu ikili ilişkilere bağlı bir durumdur. “aydın üretiminin tüketimine son vermek” savı da böylece boşa çıkmaktadır.

Ayrıca, bir örgütün içişlerine bu denli karışmanızı anlamak da mümkün değildir. Bence, doğru da değildir. Geçen dönemde bizlere muhalefet edenler, Ankara Şubemizin yanlışlarının arkasına saklanıp, oradan bir nevi saldırıya geçmişlerdi. Şimdi ise Sultanbeyli Şubemizi siper edinmektedirler. Ne yazık ki, görüldüğü üzere siz de aynı cenahtan saldırıyorsunuz.

Şimdi sorma sırası bizde; “Edep yahu” mu?

“Edep yahu”, bu tartışmada kimler için kullanılmalı, okuyucular karar versin.

“8 Haziran’da Genel Sekreter Önder Aydın’la telefon konuşması yaptım: konunun MYK’da tartışılıp karara bağlandığını, bu nedenle artık, Serçeşme Dergisi’ni satmayacaklarını belirtti” diyorsunuz, böyle bir durum olmadı, konu yönetimde görüşülmedi. (MYK toplantılarına ben de katılıyorum.) Bütün bunlar nereden çıkıyor, neden bu polemik, anlamak mümkün değil?

Genel Sekreter Önder Aydın arkadaşımız, baştan beri Ankara’da, Serçeşme Dergisi’ni gönüllü dağıttı. Son dönemde yaşanılan olumsuzluklardan sonra, gelen eleştiriler üzerine vazgeçti ise, karar kendisinindir. Dergiyi satmasına da, satmamasına da karar alınması diye bir uygulama söz konusu değildir. Zaten bu ve benzer konular gündeme alınıp, görüşülmez. “Yalan yanlış şeyler yazıyorlar savı, yazılı kültürün dili değildir. Bu nedenle yazmalarını önerdim, ‘yazma özürlü’ oldukları için arkadaşlar, yazılı kültürün diliyle doğrularını, eleştiri getirenlerin yanlışlarını yazarak ifade edemediler,” diyorsunuz;

Bana göre bu da haksız bir suçlamadır. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz, herkesin kendine özgü bir üslubu vardır. Hepsi, Esat Korkmaz’ın kalemi gibi, keskin olmayabilir. Gerek duyulduğunda yazılır.

“Kocaman bir insan” olarak algılanan örgütün bedeni, ‘harekete göre programlanmak ve hareket etmek; yaşamı ise aydınlanmaya göre programlamak ve sürekli aydınlanmak zorundadır’. Sadece ‘hareket’ eden bir örgüt bedeni yarattığınız için ‘düşünmenin’ yerine ‘bakma’yı, ‘duyma’yı ve ‘dalaşma’yı seçtiniz. Aydınlanmanın tadını kaçırdınız. Bir sevgiliye sarılır gibi örgüte sarılmak istiyoruz; ama davranışlar hiç de ‘kucaklaşalım’ demiyor; özlemle kucaklaşmanın tadını kaçırdınız.”

Bütün bu ve benzer konularda, kendilerini bu örgüte yakın bulan tüm canlara, Pir Sultan Abdal Kültür Derneğinin kapıları açıktır. Örgütle az çok ilişkisi olan herkes bunu bilir. Örgütten hiç kimsenin, benzer olumlu yaklaşımların karşısında olması gibi bir örneğe, şimdiye değin rastlanılmamıştır. Ta ki, Esat Korkmaz’ın bu eleştirisine kadar. (varsa, kişisel bazı tartışmaları bunun dışında tutmak gerekir). Size veya bir başkasına karşı örgütün böyle bir tavrı da, geleneği de söz konusu olamaz.

“Düşünmenin” yerine ‘bakma’yı,’ duyma’yı ve ’dalaşma’yı seçtiniz. Aydınlanmanın tadını kaçırdınız”, diyorsunuz; Bu da haksız bir ithamdır. Esat Korkmaz, bu yazdıklarıyla, kavgayı da başlatmış oluyor. Bana göre önemli bir yanılgı içindedir; Burada söylenmek istenen şudur: Aydın bir yazar olarak, özellikle de Alevilik konusunda yazan, çizen biri olarak, doğruları yalnız ben bilirim, ben söylerim. Örgüt yöneticileri, özellikle genel merkez yöneticileri, benimle dalaşmayın, (kavgayı ben başlatmış olsam bile), kaybedersiniz, çünkü siz aydın da değilsiniz, yöneticiliği de yapamıyorsunuz. Ayrıca bana sorarsanız, ben aydının yönetici olmasına da, yöneticinin aydın olmasına da karşıyım!

“Yarın yönetimden düştüklerinde adlarına ancak çalışma raporlarında rastlanılacak bu arkadaşlar, Pir Sultan’ın kavgasına olanağınca, becerisince katkı vermiş olan aydınına ‘saygısızca saldırma’ cüretini nereden buluyor acaba? İşte açıklıyorum: kavgam sonuna kadar sürecektir.”diyorsunuz.

Bu yazdıklarınızda da bir değil, birçok haksızlık yok mu? Sizin hatırlanmanıza bir diyeceğimiz yok, bunca emek, bunca eser vermişsiniz, doğaldır ki, hatırlanırsınız. Ama biraz mütevazı olmak varken bunca celallenmek niye? Sadece gönüllülük esasına dayanan, sevda ve özveriyle çalışan, bunca örgüt yöneticisine, haksızlık etmiş olmuyor musunuz? Sizinki emekte, onlarınki değil mi? Sizin gibi bir aydın örgütü, örgütlülüğü, örgüt yöneticiliğini böyle mi değerlendirmeli? Bu arkadaşlarımızın yaptığı da bir anlamda topluma, kültüre hizmet sayılmaz mı? Hadi bizler hatırlanmayalım, (zaten birçoğu da hatırlanmak için yapmıyor, bir gönül işi, sevda işi olduğuna inandığı için yapıyor, benim gibi.) Bu ve benzer çalışmalar sırasında, hayatlarından olan, yollarda kalan kültür elçilerine ne diyeceğiz? Bunları hangi kategoriye koyacağız? Hatırlanacaklara mı? Hatırlanmayacaklara mı? Siz aksini düşünseniz bile, toplum kendine içtenlikle, doğru dürüst hizmet edenleri hatırlayacaktır. Bundan hiç kuşkunuz olmasın…

“Saygısızca saldırma” konusuna gelince, bu tartışmaları izleyenler en azından bizim tarafımızdan, böyle bir durumun söz konusu olmadığını göreceklerdir. “Kavgam sonuna kadar sürecek”, diyorsunuz. Yapmayın hocam, sizinle kavga eden yok. Hayali düşmanlar yaratıp, onlarla savaşan durumuna düşmeyin! Bizler hayal de değiliz, düşman da.

Yazınızın başında, kurumsallaşmış aydından bahisle; “Aydın geçinen bu ‘şizofren’ kimliklerin ağzına bakar olduk. Aydını, aydınlanmayı ve aklı eleştirecek olan, ‘büyük öğretmen yaşama’ başvurmanın zamanı gelmiştir,” diyorsunuz;

Siz de biliyorsunuz, “şizofren” bir ruh hastalığı adıdır. Biraz espri katalım: Haydi diyelim kurumsallaşmış aydınlar böyle. Tümden bütün bu insanları “şizofren”likle suçlamakta, akıllı bir aydının işi olmamalı… Öyleyse, şöyle seslenmek gerekmez mi? Aramıza hoş geldin hoca. Hadi ben, Erasmus’un, “Deliliğe Methiye” kitabında yazdıklarına katıldım diyelim, herkes de katılmaz ki! Şaka bir yana, bu da ağır bir hakaret değil mi?

Sizin de eserlerinizde sıkça belirttiğiniz gibi, “kamil insan” olmak, “aydın” olmak öyle kolay görünmüyor. Herkesin özünü dara çekmesi gerek. Yunus’ca, hizmet etmeli, Pir Sultan’ca davranış sergilemelidir. Bu gidişle daha çok yolumuz var demektir…

01.08.2006

Veysel Kaymak

PSAKD GYK ÜYESİ