Bizde
din alanı, devlet tarafından toplumun tektipleştirilmesinin
ve kontrol edilmesinin temel bir aracı olarak kullanılmaktadır.
Bunun sonucudur ki, Diyanet devasa bir bütçe ve kadroyla beslenip
büyütülmektedir.
Önce
AKP hükümetinin Diyanet'e 150'si Kur'an Kursu Öğreticisi,
850'si imam hatip ve 600'ü müezzin kayyım olmak üzere toplam
1600 kadro tahsis etme haberi geldi. Bu kadarı bile yeterince
vahimdi ve Diyanet'e ilişkin tartışmanın yeniden alevlenmesi
için yeterliydi.
Öncelikle
anımsanmalıdır ki, laik bir düzende din kamusal bir görev
değil, aksine sivil topluma ait bireysel bir alandır. Devletin
buradaki fonksiyonu, yurttaşlarının din ve vicdan özgürlüğünü
sınırsız ve eşit bir şekilde güvenceye almak bağlamında biçimlenir.
Din alanının devletçe örgütlenmesi ise, Onu laik bir düzenlemenin
dışına çıkararak ya bir din devletine ya da halen olduğu gibi
dini kontrol ve din aracılığıyla toplumu kontrol eden sözde
laik bir konuma geri çeker.
İkincisi
mevcut haliyle bile Diyanet'in personel sayısı, Dışişleri,
Ulaştırma, Çalışma ve Sosyal Güvenlik, Enerji ve Tabii Kaynaklar
ile Orman ve Çevre Bakanlıklarının toplam personel sayısıyla
eşittir. Dahası Diyanet, personel sayısı bakımından, genel
bütçeye dahil kurum ve kuruluşlar arasında en yüksek personele
sahip yedinci kuruluş durumunda (Ahmet Kıvanç, Radikal, 20
Haziran 03) Ancak AKP'nin sözkonusu kadro tahsisi bu kadarla
kalmayacak ve Meclis Komisyonunda 10 kat arttırılarak 15 bine
çıkarılacaktı.
Hükümetin
reformcu uleması Mehmet Aydın ise, durumu camilerde cenazelerin
kaldırılamadığını, ölü kefenlemenin ve dini görevlerin uzmanlık
gerektirdiğini, halkın mağdur olduğunu, yıllardır Diyanet
kadrosunun arttırılamadığını, bu rakamın zorunlu olduğunu,
halen 65 bin olan cami sayısının mevcut 76 bin personelle
yönetilemediğini söyleyerek durumu mazur göstermeye çalışacaktı.
Dahası dinin siyasete alet edilmediğini ve bunun kefilinin
de kendisi olduğunu söyleyerek bizleri "rahatlatma" yoluna
gidecekti. Tam bir tilki masalıyla karşı karşıya olduğumuz
açık!
Oysa
devletin mevcut çarpık "laiklik" anlayışı içinde bile sorunun
başka yollardan çözümü pekala mümkün; nitekim Alevi köylerine
zorla yapılan camilere atanan boşoturur imamların geri çağırılması
halinde bile imam eksikliği ortadan kalkmış olacaktır. Bu
arada Osmanlıda bile din işlerinin parayla desteklenmediği,
cami cenaze işlerinin inanan yurttaşların kendisine bırakıldığı
anımsansın. Kaldı ki sorunun laiklik içinde çözümü böylesi
palyatif yollardan değil, inanç alanının tüm laik ülkelerde
olduğu gibi yurttaşlara bırakılması yoluyla yapılmak zorundadır.
Laik
devlet ibadet alanına değil özgürlüklerin geliştirilip korunmasına
yatırım yapar. Hele ki bu devletin anayasasında bir de sosyal
ve demokratik iddiaları geçiyorsa, o durumda yapılması gereken,
eğitim ve sağlığı her gün artan oranlı paralı yapmak şeklindeki
uygulamanın aksine parasız hale getirmek, bunun için de bütçeden
Diyanet'e ayrılan fonların eğitim ve sağlık alanına kaydırmaktır.
Dolayısıyla
Mehmet Aydın'ın "cenazeler kaldırılamıyor" şeklindeki tilki
masalına kanmak yerine Hükümetin 2003 bütçesinde Diyanet'e
tam 771 trilyon 267 milyar lira ayırdığını da anımsayıp, laikliğin
devlet ve hükümetler aracılığıyla bulandırılan anlamını yeniden
yeniden anımsamak durumundayız.
Örneğin
laik bir düzende din işlerinin kamusal değil özel olmak zorunda
olduğu, devletin bu özel alanın, bütün inançlara eşit mesafede
duran ve bir vicdan özgürlüğü olarak her inancın özgürce ifası
için laik özgürlükler temelinde korunmasıyla yükümlü olduğunu
anımsamak çok daha gerçekçi olacaktır. Oysa bizde din alanı,
devlet tarafından toplumun tektipleştirilmesinin, din aracılığıyla
kontrol edilmesinin temel bir aracı olarak kullanılmaktadır.
Bunun sonucudur ki, Diyanet devasa bir bütçe ve kadroyla beslenip
büyütülmektedir. Bu uygulama kuşkusuz şeriatçı çevreleri de
görece rahatsız etmektedir; çünkü onlar dinin aynı zamanda
siyasal alanı da belirlemesi gerektiğini düşünmekte ve devletin
desteğini benimserken bu yolla devletin din alanı üzerinde
elde ettiği kontrolün kalkmasını istemektedirler. Devlet ise
hem çoğunluk mezhebi olan Sünni/Hanefi İslam doğrultusunda
toplumu kontrol altında tutmakta hem de diğer inançların asimilasyonunu,
Türk kimliğini bütünlemek üzere tektipleştirilmesini sağlamaktadır.
Özetle
dinsel inanç, şeriatçı güçler yanı sıra devlet için de bir
hak ve özgürlükler alanı değil, aksine iktidar alanı olarak
hassasiyetle korunmaktadır. Bu ise laikliği, demokrasinin
temel bir güvencesi olmaktan çıkarmaktadır.
Bu
bağlamda laikçi yanı sıra şeriatçı tarafların dövüşü, toplumun
gözünü boyamaya ve dönem dönem gündemin gerçek sorunlarını
gizlemeye yönelik bir kayıkçı dövüşünden ibarettir. Yoksa
Diyanet bu iki kesim ve onların ucube "laiklik" anlayışları
için merkezi bir kurum olup, başta 15-20 milyon Alevi olmak
üzere diğer İslam mezhepleri, gayrı Müslimleri ve din inancı
olmayanları dışlayan bir anlayışa tekabül etmektedir.
Diyanet'i
eksen alan bu yaklaşım laikliği ve demokrasiyi olduğu gibi
sosyal devleti de kemiren ciddi bir handikap oluşturmaktadır.
Nitekim Diyanet'e bahşedilen ve halen Sanayi ve Ticaret (126.882.000),
Enerji ve Tabii Kaynaklar (195.064.000), Turizm (190.130.000),
Çevre (43.651.000) ve Orman Bakanlıklarına (225.396.000) ayrılan
toplam 779 trilyonluk bütçeye eşit olan 771 trilyon 267 milyarlık
devasa bütçe, ülkenin temel gereksinimi olan eğitim, sağlık,
bayındırlık, vb. pek çok yatırımı olanaksız kılmaktadır.
Özetle
bir kontrol aracı olarak beslenen Diyanet, eğitimsizliği,
sağlıksızlığı, işsizliği besleyen anti sosyal bir canavar
olarak karşımızda durmaktadır.
Devlet
nezdindeki değeri tam 5 bakanlığa eşit olan bu kurum, Başbakanlık'a
ayrılan (697.390.000) bütçeden 74 trilyon, Dışişleri -Bakanlığı'na
ayrılan (531.572.000) bütçeden 240 trilyon, Bayındırlık Bakanlığı'na
ayrılan (414.621.000) bütçeden 357 trilyon, Kültür Bakanlığı'na
ayrılan (349.327.000) bütçeden ise tam 422 trilyon fazla bir
destekle beslenmektedir.
Dahası
bize verilen personel sayısının, Diyanet'in gerçek personelinin
çok altında gösterildiği gerçeği bir yana, Diyanet Vakfı aracılığıyla
Diyanet'in aynı zamanda Türkiye'nin en büyük sermaye guruplarından
biri olduğu anımsanacak olursa durum düşünülenden çok daha
vahimdir.
Bu
veriler yanı sıra din ve vicdan özgürlüğü bağlamında laikliğin
kurumlaşabilmesi için yapılması gereken Diyanet'e yeni kadro
vermek değil, acilen ve kayıtsız şartsız lağvedilmesidir.
Diyanet'in lağvı sonrasında ülkenin parçalanacağı veya şeriatçıların
at koşturacağı iddiaları ise, her şeyi kontrol altında tutmak
isteyen, toplumun kontrolü ve manipülasyonu için böylesi işlevsel
bir aracı terk etmek istemeyen bir devlet zihniyetinin ve
tabii dini siyasal çıkarları için eğitim, sağlık, istihdam
gibi sorumlulukların yerine ikamet etmek isteyen politikacıların
klasik demagojisidir.
Laik
bir düzende dindar yurttaş dini ihtiyaçlarının gerektirdiği
maddi katkıyı yapmalıdır. Laik devlet ise, yurttaşa bıraktığı
din işlerini iki alanda korumayı yükümlenir. Bunlardan birincisi,
yurttaş hangi inanca sahipse onu özgürce ifa edebileceği bir
atmosfer yaratmak, ikincisi, bu inanç gereksiniminin, başkalarının
inançsal özgürlük ve eşitliğine saygı temelinde gerçekleştirilmesini
sağlayacak güvenlik ve kültürel atmosferi yaratmaktır. Bunların
yapılması halinde halen taraflarca istismar edilen sorunların
bütününün orta vadede çözüleceği görülecektir.