Erdoğan
AYDIN: Diyanet
Fetvası ve Resmi Dinin Olumsuz İşlevi
Diyanet,
canlı kalkanlara karşı çıkardığı Fetvanın özeleştirisini yapmalı
ve bu anlamda, savaşa karşı Müslümanları barış için mücadele
etmeye ve Hükümeti ABD savaşına katılmaktan vazgeçmeye çağıran
bir açıklama yapmalıdır.
Diyanet
İşleri Başkanlığı, savaşın anlamı ve insanlığa yüklediği temel
sorumluluklar kapsamında yapılan ve artarak yapılması gereken
onca iş arasında belki es geçilebilir bir ayrıntı gibi görünen
bir fetva yayınladı.
Bu
fetvaya göre, Amerikan saldırısını engellemek üzere gerçekleştirilen
canlı kalkan eylemi, "bile bile ölüme gitmek, dolayısıyla
intihar" anlamı taşıyordu ve bu anlamda İslami açıdan "caiz
değil", yani dinen yanlış ve günahtı!
Böylesi
insani ve erdemli bir tavır karşısında, bugüne kadar savaşa
dair tavır açıklamamış olan Diyanet'in yaptığı tek açıklamanın,
ateist ve Hıristiyan barışçıların, Irak'a karşı saldırıyı
engellemek amacıyla gerçekleştirdiği eylemi olumsuzlamak bağlamında
biçimlenmesi oldukça manidardır.
Peki
ya Irak halkı?
Diyanet'in,
yüz binlerce çocuk ve kadın dahil masum Irak halkının katledilmesinin
öngününde, dinsel tekelini böylesi olumsuz bir temelde kullanması,
Müslüman halklara karşı duyarlılıktan bütünüyle yoksun olduğunu,
statükoyu korumaya yönelik bir toplumsal kontrolden başka
işlevi olmadığını bir kez daha göstermiştir.
Salt bu bile, vergilerimizden beslenen bu devasa kurumun,
temsilcisi olduğunu iddia ettiği Sünni halk için bile ne kadar
gereksiz bir kurum olduğunu ve acilen tasfiye edilmesini,
ama öncelikle dünyevi konulara ilişkin fetva yayınlama yetkisinden
acilen soyundurulması gerektiğini göstermeye yeter.
Gerek
bu manidar fetva gerekse de Adalet ve Kalkınma Partisi'nin
(AKP) sergilediği Amerikan işbirlikçisi tavır, İslamcı algı
ve egemen siyasetin kafasının nereden çalıştığını, statüko
ve çıkar kollayıcısı muhafazakar kirlenmişliğini göstermek
anlamında önemlidir.
İslamcılığın
Kötü Sınavı
Açıktır
ki İslamcı kesimin, bu korkunç yıkım potansiyeliyle hızla
yaklaşmakta olan savaş karşısında bugüne kadar verdiği sınav
oldukça olumsuz olmuştur. En duyarlı olduğu noktada bile sergilediği
duruşu, Irak'ın Müslüman olması temelinde gerekçelendirmiştir;
ki bu yaklaşım, insanlığın inanç, cinsiyet, etnisite ayırmayan
evrensel normları karşısında ciddi bir geriliğe tekabül etmektedir.
Nitekim
bu camiada en ileri tavrıyla canlı kalkan olmaya karar veren
AKP kurucusu Fatma Ünsal'ın bile yanıtı bu kapsamda biçimlenmiş,
saldırıya uğrayanın Hıristiyan bir ülke olması halinde aynı
şeyi yapmayacağını belirtmiştir.
Ancak
İslamcı camianın sergilediği olumsuzluklar içinde bu faktör
yine de en görmezden gelinebilir olanıdır. Çünkü bu tavır,
Müslümanlık temelinde daraltılmış olsa da bir dayanışma ve
itiraz öğesi, bir insani refleks barındırmaktadır.
İslamcı
duyarlılık!
Oysa
İslamcı hareketin bütünü, bu İslamcı ayrımcılıkla malul bakış
açısıyla bile yapmak durumunda olduğu şeylerden imtina etmekte,
"gavurun" Müslüman bir ülkeye saldırmasına karşı dayanışma
gösterebilmekten bile aciz bir tutum sergilemektedir.
Dolayısıyla
evrensel insanlık sorumlulukları karşısındaki duyarsızlığı
bir yana İslamcı duyarlılığını ve sorumluluklarını bile yitirmiş
bir İslamcı hareket ile karşı karşıyayız.
Türkiye'de
28 Şubat, dünyada 11 Eylül sonrasındaki yeniklik ve iktidarsızlaşmanın
neden olduğu bireycilik ve dar çıkar hesabıyla davranış İslamcı
hareketi kuşatmış bulunmaktadır.
Vicdani
erdem
Belki
önümüzdeki süreçte, kendi reform ve değişimini gerçekleştirerek,
"terör" veya "duyarsızlık" arasındaki bu olumsuz ikilemden
çıkarak dünyevi, çağdaş değerleri benimsemeye yönelebilecektir.
Ama bugün çizdiği panorama oldukça olumsuzdur.
Ne
Amerika Birleşik Devletleri (ABD) saldırganlığına karşı çıkılabileceğine
olan eski kararlılığını, ne de haksız ve saldırgan olana her
şeye rağmen karşı durma şeklindeki vicdani bir erdem sergileyebilmektedir.
Oysa
siyasal İslamcılık, siyasetin dua okumakla, lanet etmekle
yapılamayacağını, Alah'ın gerçekte dünyevi hayata karışmadığını,
dolayısıyla onun adına fiilen iş yapmak gerektiği bilincini
içselleştirmiş bir refleksti.
Yitirilen
İslami refleks
Gerçi
bu refleks, hiçbir şeye karışmayan Tanrı adına bir keyfilik
içeriyordu. Dahası insanlığın çağdaş normları karşısında totalitarizm
ve şiddet içirmek anlamında da ciddi bir olumsuzluk sergiliyordu.
Ama
yine de ciddi bir refleks oluşturulmuştu ve İslamcıların hayata
müdahalesi anlamında ciddi bir ayrım noktasıydı. Son gelişmeler
İslamcıların bu reflekslerini de yitirdiklerini gösteriyor.
Özetle
İslamcı hareket, bu savaş özgülünde görüldüğü gibi, hem kendi
geleneksel refleksleri hem de sorumlulukları açısından yerlerde
sürünmektedir. Bu anlamda Abdurrahman Dilipak vb. bir avuç
İslamcının sergilediği tavır, her anlamda kuraldışı bir durum
olup o dünyada yaşanan gerçeklik karşısında taktirle karşılanması
gereken bir anlam taşımaktadır.
Dahası
Onun sergilediği bu barışçıl eylemci tutumun esasen dünyevi
(seküler) bir refleks, deyim uygunsa laik bir tutum olduğu
ve bu anlamda dinin gereğini değil dünyevileşmiş olan vicdanının
gereğini yaptığı gerçeğinin altı çizilmelidir.
Fetvanın
mantığı
İşte
tüm bu atmosfer içinde Diyanet'in söz konusu fetvası, Hükümet
nezdinde de nihayet resmileşen ABD işbirlikçiliğinin ve iktidar
duruşu dışında gelişen her tavrın reddedilme refleksinin ifadesidir.
Cumhuriyet'in Diyaneti, tıpkı Osmanlı'daki şeyhülislamlığın
işlevini yerine getirmektedir.
Bu
işlev, devletin egemenliğinin, toplumsal kontrolünün ve statükonun
dinle desteklenmesi, her türden bireysel inisiyatifin, bu
anlamda vicdanın, itirazın, muhalefetin ideolojik düzlemde
bastırılarak insanlığın kullaştırılması ve tebaalaştırılmasıdır.
Dahası
bu tavır dinin siyasete alet edilmesinden öte hep olageldiği
gibi, dinin, egemen çıkarların korunması anlamındaki misyonunun
yerine getirilmesidir.
Keyfi
yorumlar
Bu anlamda Diyanet, dün şeyhülislamlığın yaptığından farklı
bir şey yapmış olmamaktadır. Laik olan, bunun tam tersi bir
tutum takınılmasıdır, ki Dilipak gibi örneklerin savaşa karşı
yaptığı tam da budur.
Diyanet,
tutum olarak şeyhülislamlığın yaptığını yapması yanı sıra,
bunu yaparken de onun gibi kendine dayanak olarak kullandığı
Kur'an ayetlerini alabildiğine keyfi yorumlara tabi tutmaktadır.
Devletin desteği sayesinde ele geçirdiği din tekeli de böyle
davranmasını kolaylaştırmaktadır.
Nitekim
bu son fetvasında kendisine dayanak olarak kullandığı, "..
kendinizi ellerinizle tehlikeye atmayın..." diyen Bakara -195'i
de, Kur'ani muhtevasından kopararak kullanılmakta ve gerçekte
İslamcı mantık içinde kendisini Allah'a şirk (ortak) koşarak
büyük bir günah işlemektedir.
Bakara-193
Oysa
dinin mantığı içinde Kur'an, "gavur" saldırısına karşı çıkmayı
temel bir İslami sorumluluk olarak tanımlamakta ve bu yolda
ölmeyi de "şahadet" olarak kutsamaktadır. Dahası, din karşıtı
fikir ve eylem anlamında "fitne ortadan kalkıp, din yalnızca
Allah'ın oluncaya kadar onlarla (gavurlarla) savaşın" (Bakara-193)
gibi emirler içermektedir.
Hiç
kuşkusuz nasıl yorumlanırsa yorumlansınlar bu dini emirlerin,
günümüz sorunlarına çözüm üretmesi, dahası onlardan hümanist
ve barışçıl sonuçlar çıkarmak mümkün değildir. Dolayısıyla
işin doğrusu, günümüzün sorunlarına çözüm için dini metinlerin
kullanılmasından, dahası Diyanet gibi kurumların ve fetva
gibi araçların kullanılmasından artık bütünüyle vazgeçilmesidir.
Ama
bundan ötesi, hiç olmazsa adına konuşulan dinin ayetlerinin
zorlanmasından, anlamlarından koparılmasından, olur olmaz
amaçlarla siyasal keyfiyetle kullanılmasından ve tahrif edilmesinden
kesinlikle vazgeçilmesidir.
Dine
gölge
Ancak
görünen o ki hem din tekelini elinde tutmaya çalışan Diyanet,
hem de onu kendi dünyevi çıkarları için kullanmaya çalışan
dünyevi iktidarlar toplumları kontrol amaçlı bu devasa olanaktan
vazgeçmeye niyetli değillerdir.
Böyle
olunca, sıradan inanırın anlam dünyası gereksinimini karşılayan
vicdani algı olarak din de, her gün siyasal amaçlarla kullanılarak
biraz daha gölgelenmektedir.
Oysa
dini inancın doğal gereği içinde bile bugün yapılması gereken
şey, barışa, insanlığa, dahası bu özgülde yüz binlerce insanın
ölümüne neden olacak, üstelik tümüyle petrol ve egemenlik
amaçlı olan ABD saldırısına, karşı tavır almaktır.
Eğer
din, bugün dini ve dünyevi egemenlerce yapıldığı gibi çıkarları
için değil de, insanlığın yaşadığı sorunların azaltılması
için kullanılmak isteniyorsa, yapılması gereken şey, halen
yapılmakta olanın tam tersidir.
Müslümanların
Canlı Kalkanlara Borcu Var
Bu
bağlamda canlı kalkan eylemi önemli bir insanlık dersi olarak
karşımızda durmaktadır. Asgari bir vicdanlı davranışın gereği
olarak bile onun bu hakkının verilmesi ve önünde saygıyla
eğilinmesi gerekmektedir.
Bu
eylem, vicdan ve insanlığın salt ait olduğumuz inanç ve etnisiteye
içkin olmadığını, aksine değer ve erdemlerin çağdaş ve insani
temellerde ve evrensel düzlemde algılanması konusunda önemli
bir ders olmaktadır.
Dahası
canlı kalkan eylemi, bu boyutuyla ötekine karşı dinsel ve
milli koşullanma altındaki önyargılara ve ayrımcılıklara karşı
da özel bir anlam taşımaktadır.
Ateist
ve Hıristiyan dayanışması
Dolayısıyla
bu özgülde, canlı kalkan eyleminin desteklenmesi, bunun aynı
zamanda dinler arası hümaniter bir diyalog, dinler ve milletler
arası savaş ve düşmanlıkların aşılması doğrultusunda bir erdem
olarak olumlanması gerekmektedir.
Dahası
bu ateist ve Hıristiyan idealistlerin dayanışmasının, yarın
sola ve mazlum bir Hıristiyan ülkeye gerçekleştirilecek benzeri
bir saldırıda Müslümanların da gidip canlı kalkan olarak ödemeleri
gereken bir borç olarak algılanmasının sağlanması gerekmektedir.
Ancak
böylesi bir Müslümanlık bilincidir ki, dinin, dünya barışı,
halklar arası dayanışma ve hümaniter bir politizasyon anlamında
olumlu işlevlendirilmesini sağlayacaktır.
Hıristiyan
camia daha ilerde
Bu
bağlamda yaklaştığımızda Hıristiyan camianın ne yazık ki Müslüman
camiadan çok ilerde olduğu görülecektir. Nitekim 5 Şubat günü
Berlin'de Avrupa Kiliseler Birliği, ABD Kiliseler Birliği
ve Orta Doğu Kiliseler Birliği'nin yaptığı ve
Irak sorununun barışçıl yolla çözüme ulaştırılması,
Birleşmiş Milletler Silah Denetçileri'ne yeterli zaman tanınması,
ABD'nin Irak'a saldırı yönünde ileri sürdüğü delillerin
kabul edilemez olduğu şeklindeki ortak açıklama, bizim Diyaneti
ve İslamcılık adına kendilerine üstünlük vehmedenleri düşündürmelidir.
Bu
gerçeklik ışığında Diyanet'in, aynı zamanda özeleştiri babında,
kontrolü altında tuttuğu camilerde, katliama karşı çıkan,
Müslümanları barış için mücadele etmeye çağıran, Hükümeti
ABD savaşına katılmak anlamına gelecek her türden adımdan
geri durmaya çağıran bir açıklama yapması gerekmektedir.