Cumhuriyet'in
nimetlerinden yararlanamayan, dahası ona egemen olma hakkı
sistematik olarak ihlal edilen bir cumhurun, Cumhuriyet'e
sahip çıkmak konusunda etkin bir refleks sergilemesi nasıl
beklenebilir?
28
Şubat sürecinin etkin şahsiyetlerinden emekli Tümgeneral Doğu
Silahçıoğlu'nun Derya Sazak'a verdiği yanıtlar (Milliyet,
31 Ekim 05) yaşadığımız değişim sürecinin etki ve sorunlarını
anlamakta özel bir önem taşıyor.
Öncelikle
"AB adayı olacak kadar gelişmiş bir ülkede, demokrasi dışında
çıkış yolu arayanlar varsa onların başka amaçları var demektir.
Bu oyuna askerler düşmezler" diyen netlikte bir asker sesi
olarak Silahçıoğlu, yaşadığımız sürecin niçin 28 Şubat öncesi
günlerden farklı olduğunu gösteriyor. Ne ki, AB'nin belirleyiciliği
bağlamında geleneksel reflekslerin sınırlarına işaret eden
bu yaklaşım, geçmişle demokratik bir hesaplaşmanın hâlâ uzağında
duruyor:
Bir
yandan, "Siyasal iktidara karşı çıkanların 'nasıl olsa ordu
var' düşüncesine sığınmaksızın çözüm bulmalarını" önerirken,
diğer yandan, "Kurumların ve bireylerin Cumhuriyet'e yeterince
sahip çıkamadığı bir ortamda, Silahlı Kuvvetler bu görevi
üstlenmek, öne çıkmak zorundaydı" gibi geleneksel zihniyeti
sürdürüyor.
Cumhuriyet'in korunması adına böylesi antidemokratik eğilimlerin
tepemizde sallanmasından kurtulabilmek için, halkın Cumhuriyet'e
niçin yeterince sahip çıkmadığı realitesiyle yüzleşmemiz gerekiyor,
ki Silahçıoğlu bu yüzleşmeden özellikle uzak duruyor. Böyle
olunca, cumhuriyetin korunması adına antidemokratik eğilimlerden
kurtulmak mümkün olamıyor.
Oysa
içinden geldiği kurum ve onun müdahale geleneği dikkate alınacak
olursa, Silahçıoğlu, cumhurun Cumhuriyet'e niçin gereğince
sahip çıkmadığı sorusunun yanıtını (hele ki bu durumdan şikayetlenmek
gibi demokratik bir kaygı belirttiği bir ortamda), kendi dışında
aramak lüksüne sahip değil.
Cumhurun
talepleri
Cumhuriyet'in
nimetlerinden yararlanamayan, dahası ona egemen olma hakkı
sistematik olarak ihlal edilen bir cumhurun, Cumhuriyet'e
sahip çıkmak konusunda etkin bir refleks sergilemesi nasıl
beklenebilir? Cumhurun cumhuriyeti kendi temel hakları temelinde
belirleme taleplerinin, gerek yasal gerekse de fiili olarak
"vatana ihanet" muamelesi gördüğü bir cumhuriyet tarihinin,
cumhuru sinikleştirmekten başka bir sonucu olabilir miydi?
O
cumhur ki, toprak reformu yapılmayarak toprak ağalığının,
Halkevleri ve Köy Enstitüleri kötürümleştirilerek Türk Ocakları
ve tarikatların, sınıfsal ve kimliksel hak talepleri yasaklanarak
egemen çıkarların, dahası demokrasi adı altında Amerikancılığın
insafına terk edilmişti.
Rejimin
cumhura öngördüğü keyfiyet buyken, ABD'li generallerin bile
"bizim çocukların darbesi" diye sevinçle karşıladığı 12 Eylül'ü,
"Kan ve gözyaşını durdurmak için bu müdahalenin yapılması
gerekiyordu" şeklinde gerekçelendirmesi, Silahçıoğlu'nun demokrasi
bilincinden hâlâ ne denli uzak olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla
silahlı kuvvetlerin darbe pratikleri adına özeleştirel bir
yaklaşımla kendini tutarlı kılmaması halinde, "Dünya artık
eski dünya değil" sözünün, darbeleri olanaksızlaştıran dünya
koşullarına bir şikayet olarak anlaşılması bile olası. Eşyayı
adıyla çağırmaktan öte hiçbir anlam taşımayan "Kürt sorunu"
ifadesini bile hâlâ "bölücülük" olarak algılayan bir anlayışı
sorgulamıyorsanız, çok gelişip dünyayı belirlediğinden söz
ettiğiniz "demokrasi, özgürlük, yurttaş hakları" gibi kavramları
henüz sindirmemişsiniz demektir.
Tanrı
adına egemenlik iddiasının "demokrasiye yaşam hakkı vermeyeceği"
gerçeğini, haklı olarak anımsatan Silahçıoğlu, Türkiye halkının,
demokrasiye yaşam hakkı vermeyen çok daha önemli bir geleneğini
görmezden geliyor. Ulusun egemenliği kullanma hakkını "iç
ve dış tehditler" gerekçesiyle sürekli öteleyen, toplumun
hak taleplerini soyut bir "milli egemenlik" söylemiyle sistematik
olarak ezen, her an "davulcuya kaçacak kız" muamelesi yaparak
toplumu kötürümleştiren, dahası İslamcı hareketi başımıza
musallat eden devletin derin çekirdeğinin egemenliği kayıtsız
şartsız elinde tutma iradesini sorundan saymıyor. Oysa tevekkül
bilinci ve Tanrı adına siyaset yapan güçlere yedeklenme durumu,
tam da bu sıkıştırılmanın yansıması olarak çıkıyor karşımıza.
Bu nedenleri görmezden gelerek toplumun depolitizasyonundan
yakınmak manidar. Oysa Silahçıoğlu, Van'daki hukuksuzluktan
hareketle, "Eskiden böyle bir durum olsa üniversiteler ayağa
kalkardı, yürüyüşler yapılırdı, insan seli akardı. Şimdi hiç...
Toplum, özellikle de gençlik depolitize edildiği için, etkili
karşı koyuş olmuyor" diyebiliyor. Devamında "Düşünün bir zamanlar
varoşlar solun kalesiydi... Şimdi o semtler siyasal İslam'ın,
köktendinciliğin ağına düşmüş durumda" diyerek saptamalarını
sürdürüyor. Ne ki iş bunların sorumlusuna işaret etmeye gelince,
işte bundan kaçınıyor, dahası "Kan ve gözyaşını durdurmak
için bu müdahalenin yapılması gerekiyordu" diyerek 12 Eylül'ü
aklamaya çalışıyor.
Gülen'in
yükselişi
Silahçıoğlu,
sırtını ABD'ye dayamış olan Gülen cemaatinin önlenemeyen yükselişinden
de haklı olarak şikayetleniyor. Oysa bu gerçeğin de dünü var.
Gülen cemaatinin asıl yükselişinin, 12 Eylül sonrası ezilen
soldan doğan toplumsal boşluğun doldurulması iradesiyle bizzat
devletin operasyonu olarak gerçekleştirildiği anımsanmalı.
Sovyetlerin dağılışı sonrasında ise, Türki cumhuriyetleri
yedekleme planı çerçevesinde bir dış politika argümanı olarak
büyütüldü. 12 Eylül'e ve Evren'e dair minnet duygularını ifade
eden Fethullah Gülen röportajları da bunun somut kanıtı değil
mi zaten?
"Bu
ülkede her dört kişiden üçünün karşı olduğu bir hükümet"(in),üstelik
mutlak denebilecek bir çoğunlukla işbaşında olmasından yana
şikayeti de aynı sorunlarla malul. AKP'ye bu denli mutlak
bir iktidar olanağı sunan yasal çerçevenin mimarı ve bu ülke
tarihinin yaşadığı en büyük tenkil koşulların da dayatıcısı
bizzat 12 Eylül ve onun seçim yasası. Üstelik, yasanın bu
antidemokratik avantajı rejim partilerince kullanıldığında
şikayet etmeyenlerin, bugünkü tepkileri tutarlılıktan yoksun,
hele ki DEHAP parlamentoya giremesin diye aynı yasalarda ısrar
edilirken! Dolayısıyla tıpkı Van'daki hukuksuzluk olayında
olduğu gibi tepkilerimizi öncelikle neden, sonuç ilişkisi
içinde ve tabii hepimizi kirleten çifte standartlardan kurtularak
şekillendirmek zorundayız. Örneğin Van'da gösterilmesi istenen
tepkilerin 11 yaşında çocuklar kurşuna dizildiğinde de gösterilmesini
istemek tutarlılığı sergilemeliyiz. Aksi takdirde toplumsal
tercihleri değiştirmenin olanaksızlığı bir yana, birilerinin
demokrasi dışında çıkış yolu aramaları da sürer gider.
Özeleştiri
şartı
Gelin
hiç olmazsa bu noktada doğru bir saptama yapalım. Eğer toplumsal
tepkilerin kontrolü amacıyla beslenip büyütülen İslamcı hareket,
belli bir güce ulaştıktan sonra, kendine belirlenen bu misyonla
yetinmeyip devleti kendine göre biçimlendirme iradesi sergilememiş
olsaydı, bugün kendisinden şikayet bile edilmiyor olacaktı.
Realite
bu olduğuna göre İslamcılardan şikayet edip Nâzım'ın şiirlerinin
güzelliğini keşfedenler, Cumhuriyet tarihi boyunca Nâzımları
hapislerde çürütüp "vatan haini" ilan ettikleri için özeleştiri
borçlular. Üstelik sadece Nâzımlara değil, ezdikleri demokrasi
dinamikleri ve harcını bozup böyle kötürüm hale getirdikleri
topluma da. Modern koşullarda şekillenen toplumsal tepkileri
ezip toplumu tepki veremez hale getiren, bunun için tevekkül
bilincini topluma aşılayan, Diyanet'i altı bakanlık düzeyinde
bir bütçeyle destekleyip zorunlu din derslerini anayasal güvenceyle
tüm çocuklara dayatan, yurttaşlarının bir kesimini sözde vatandaş
ilan edip asimle eden, gelir adaletsizliği sıralamasında 86.
olmamızı sorun edinmeyen, bu anlamda Cumhuriyet'i cumhuriyet
yapan değerlerin içini boşaltan bir devlet aklı adına, birilerinin
özeleştiri yapması gerekmiyor mu gerçekten?