“O,
öyle bir lütufkardır ki, sizin için yeri bir döşek, göğü bir
bina yaptı” (Bakara ; 22)
“O
öyle bir yaratıcıdır ki; yerde ne varsa hepsini sizin için
yarattı” (Bakara ; 29)
Üzerinde yaşadığımız gezegenin yüzde otuzundan daha az bir
kısmı karadan oluşur. Bu kara parçasının ancak bir bölümü
yaşamaya ve üretmeye uygundur. Bütün insanlar bu kara parçasının
ancak elverişli kısmında yer, içer, gezer, eğlenir, ağlar,
gülerler… yaşarlar. İhtiyaçlarının tamamına yakınını bu kara
parçasının olanakları içerisinde üretir. Hiçbir kutsal kitapta
yer yüzüne ancak üstün bir kısım insanların sahip olabileceği,
gerisinin ise mal, mülk sahibi olmadan hayatını tamamlaması
gerektiği yazmaz. Kutsal kitaplara göre yeryüzü ve yeryüzündeki
her şey tüm insanlar için yaratılmıştır. Dine bakış burada
çatallanır.
Egemenler,
dinin dünya hayatını ve malını küçümsemesini, aşağılamasını
büyük bir malzeme olarak kullanır ve sürekli yeniden pişirip
geniş yoksul, emekçi yığınlarının önüne sürerler. Dünya malıyla
uğraşmamaları, dünya malını istememeleri, bu dünya yerine
öteki dünyaya çalışmaları gerektiğini sürekli telkin ederler.
Bin yıllardır kral ve tanrı krallar kendilerini tanrının temsilcileri
ilan edip bütün mülke sahip olmuş, diğer insanları da kendi
zenginlikleri için kullanmışlardır. Bunların elinde din bir
sömürü, korku ve uyuşturma aracı olagelmiştir.
Yoksullar
ve emekçiler için din, kardeşçe yaşamanın, huzura ermenin
ve dünyada çektiklerinin sonucunda kendilerine öteki dünyada
sonsuz bir yaşam sunan bir kurtuluştur.
Bu
iki farklı yaklaşımın çatışması farklı din felsefeleri doğurmuştur.
Alevilik bu felsefeler içerisinde yoksuldan, emekçiden yana
saf tutmuş bir din felsefesidir de. Her inanç felsefesi gibi
Alevilik felsefesi de her yeni dinle birlikte inanç ritüellerinin
bir kısmını dönüştürmüştür. Her kutsal kitabın nasıl ki kendinden
bir öncesi var ise felsefelerin, yaşam biçimlerinin, tarikatların
da mevcut yapılarının bir öncesi vardır. Aleviliği Müslümanlıkla
başlatmak cehalet ve dar görüşlülükten başka bir şey değildir.
Tıpkı Müslümanlığı Hz. Muhammedle başlatmak gibi… Alevi pirleri,
aşıkları bu konuya özellikle vurgu yapmışlardır. Yazılı olmaktan
çok sözlü olan alevi tarihi deyişleriyle, türküleriyle, destanlarıyla
hep buna vurgu yapar. Hz. Ali bağlılığının Aleviliği eski
zamanlardan koparmaması için de Hz.Ali bir çok defa dünyaya
gelmiş, hatta insanoğlu yaratılmadan var olmuş olarak nitelendirilir,
anlatılır. Aleviliğe göre Hz.Ali ve Hz. Muhammed’in Adem’den
önce aynı nurdan yaratıldıkları söylemi bilinmektedir.
Peki
ne der Alevilik yeryüzü ve yeryüzündeki nimetler hakkında;
Bakara suresinin 22. ve 29. ayetlerinin söylediğini söyler.
Dünya kalıcı bir mülk değildir ve yaratan dünyayı kimsenin
özel mülkü olarak yaratmadı. Dünya ve nimetleri bütün insanlar
içindir ve kimsenin özel mülkü olamaz. Kimsenin hakkını yememek
nasıl ki her inanç sahibinin göreviyse, kendi hakkını yedirmemek
de her inanç sahibinin görevidir. Kendi hakkını koruyamayan
bir insan, başkasının hakkını da koruyamaz, teslim edemez.
Bu nedenle Alevilikte özel mülkiyet, mülkü olanlarla olmayanlar
yoktur. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya öngörür Alevilik.
Anton
Josef Dıerl, Anadolu Aleviliği adlı kitabında şöyle yazar;
“Yazar
Luise Rinser,halife olarak Alinin büyük üretim araçlarını
toplumun mülkiyetine devretmek istediğini yazar. Bireysel
mülk, örneğin bir ailenin kendi başına işleyebileceği kadarıyla
sınırlandırılmalıydı.
Pakistanlı
Ali uzmanı Askeri Caferi, Ali’nin yönetimi döneminde bilim
bakanlığı kurduğunu yazıyor. Yine onun döneminde resmi devlet
tarafından Araplara, Arap olmayanlara eski ve yeni Müslümanlara
eşit paylar dağıtılıyordu ve bu da sahabeyi ve Arapları sinirlendiriyordu.
Ali’nin yazıları; Peygamberin yakın arkadaşlarında inanç ve
idealizmin hiçbir biçiminin bulunmadığını aksine genellikle
peygamberi kritik durumlarda yarı yolda bırakan para ve iktidar
peşindeki oportunistler olduğunu göstermektedir.
Ali
konuşmalarında herkes için temel insan haklarını savunan ilk
teorisyenlerden biridir. Döneminde genel inanç ve fikir özgürlüğünü,
kitlelerin kendi kendini yönetme hakkını benimsiyor, ceza
yöntemi olarak el kesme ve işkenceye karşı çıkıyordu.”
O
dönemde Ali ile diğer halifeler arasındaki iktidar savaşının
şiddetine bakıldığında, bu şiddetin sadece ailelerin iktidarı
ele geçirme arzusuyla açıklanamayacağı açıktır. Peygamberin
kızının, Fatma’nın dövülerek ölümüne neden olunması, Peygamberin
yeğeni ve damadı olmasına rağmen Ali’nin Peygamberin vasiyetine
rağmen iktidardan uzak tutulmasının, öldürülmesinin, çocuklarının
öldürülmesinin ve tüm bunlara karşın Ali ve çocuklarının bu
kadar yalnız kalmasının altında daha derin, sınıfsal nedenler
aramak akla ve gerçeğe hiç de uzak olmayacaktır.
Ali’den
önce olduğu gibi Ali’den sonra da bu öğretinin yandaşları
hep yoksul halk kesimleri ve aydınlar olmuş, sürekli adalet
ve eşitliği benimsemiş ve bu uğurdaki çabalarından ötürü sürekli
baskılara, acılara, asimilasyonlara, aşağılanmalara, zaman
zaman katliamlara maruz kalmışlardır. Ayrıca Şiilerin de Ali’yi
savunmaları ise iktidar savaşıyla açıklanabilir. İktidar savaşında
taraf olmakla dava arkadaşı olmanın nitelik farkını Kerbela
savaşında; önce teşvik edip sonra uzak duranlarla İmam Hüseyin’in
yanında ölenler olarak görebiliriz.
Özellikle
kendini laik ve çağdaş olarak nitelendiren, Avrupa uygarlığını
önüne hedef olarak koyan ülkemizde bile Aleviliğin hala inkardan
gelinmesi, başka kalıplara sıkıştırılmaya çalışılması, iftira
ve aşağılanmalara (mum söndü gibi) maruz kalması kökü bin
yıllara dayanan bu kinin hala ayakta olduğunu göstermektedir.
Bütün bu olumsuzlukların gerekçesini sadece Ali sevgisi veya
sadece İslamın farklı yorumlanışı olarak açıklamak da mümkün
değildir. Sınıfsal karakterinden ayrı tutarak Aleviliğe yönelik
yapılacak hiçbir açıklama sağlıklı olamayacaktır.
Aleviliğin
sınıfsal yaşam konusunda bilinen en tutarlı ve en açık söylem
Şeyh Bedreddin’e aittir. Şeyh Bedreddin, 1365 yılında Simavna’da
doğmuştur. Öğrenimine Edirne’de başlamıştır. Bursa ve Konya’da
eğitimini tamamladıktan sonra Mısır’a giderek zamanın ünlü
bilginlerinden dersler almıştır. Şeyh Bedreddin’in düşüncesi
ve yaşamı Mısır’da Şeyh Hüseyin Ahlati ile tanışmasından sonra
değişir. Çünkü Bedreddin o güne kadar hep Sünni İslam anlayışını
benimseyenlerin çevresinde bulunmuş ve kendi düşünceleri de
öyle şekillenmiştir. Şeyh Hüseyin Ahlati ise Ehlibeyt düşüncesini
yani YOL’u benimseyen birisiydi. Şeyh Bedreddin, Şeyh Hüseyin
Ahlati ile yaptığı sayısız tartışma ve sohbet sonrası YOL’u
benimsemiştir. Bu aşamadan sonra Şeyh Bedreddin Tebriz’e giderek
sarayda düzenlenen tartışmalara katılır. Tekrar Mısır’a dönüşünden
kısa bir süre sonra Şeyh Hüseyin Ahlati vefat eder. Şeyh Bedreddin,
Hüseyin Ahlati’nin yerine geçer
Şeyh
Bedreddin’in düşüncelerinden bazı örnekler:
Hayatı
ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi
anlamazlar.
İnsanlar
birbirlerine yahut haksız mala, meşru olmayan paraya veya
rütbe ve mevkilere yiyecek ve içeceklere ibadet ediyorlar
da, Allah’a ibadet ediyoruz sanında bulunuyorlar.
Bütün
namazlar ve niyazlar ahlâkın düzeltilmesi için iç yüzün arınması
için birer vasıtadan ibarettir. Hakiki ibadetin hiç bir vakit
kayıt ve şartı yoktur. Hangi tarzda yapılırsa yapılsın, Tanrının
dileğine uygun olur. İbadetin temeli maksudun Hak olmasıdır.
Bir cemaatte bu temel bulunmayınca yaptıkları ibadetler de
kaybolur. Yalnız kötü toplantılar kalır. Fenalık üzerinde
toplananlardan sen hemen uzaklaş.
Kötü
ve Çirkin işlerle uğraşan insanlar Hak’tan uzaklaşmışlardır.
Cehennem işte budur. Cennetle cehennemi başka yerde aramak
saçmalıktır.
İnsanlar
eylemleriyle, düşünce ve fikirleriyle güzeli ve iyiyi bulabildikleri
oranda Hak’la kavuşmuşlardır.
İnsanlar Müslümanlıktan önce somut bir puta taparlardı, çağımızda
ise hayali bir puta tapıyorlar. Belki bir gün Hak kendisini
gösterirde Hak olarak ona taparlar.
Gerçek
tasavvufçu, hiç bir insan gözünün görmediği, kulağının işitmediği,
gönlünün sezmediği şeyleri bilir. Onları halka, kafalarının
alabileceği şekilde anlatır. Ama aslını içinde gizler. Eğer
halk bunu öğrenirse, kendisini öldürür.
Tanrı
dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki; dünyanın toprağı
ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben
senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı
kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz
içindir ve hepimizin malıdır.
Tarih,
gelecek için kavga verip, yitmiş bile olsa, insanlık için
vuruşanları hiç unutmaz.
İbadet
etmekten amaç; ezeli ve büyük varlığa gönüllerin yönelmesi
ve kapılmasıdır. Yoksa dünya umuruna dalmış bir kalp ile bin
sene namaz kılmış, oruç tutmuş olsan, bundan dolayı hiç bir
sevap ve mükâfat kazanamazsın.
Ölmezden
önce ölmek, dünyanın zevklerinden ve hayvani hırs ve şehvetlerinden
sakınmaktır. Onu yapabilen insan, şüphesiz ki; hakiki varlık
ile birleşir. Ve sonsuz hayat ile diri olur. Ancak insanlar
dünyanın bin bir türlü çekici ve aldatıcı zevkinden, çeşit
çeşit yakıcı hırslarından ayrılmadıkları için buna gönül vermezler.
Ve
Şeyh Bedreddin’in ünlü sözü “Yarin gül yanağından gayrı her
yerde her şeyde hep beraber diyebilmek…”
Alevilik,
sınıfsız bir toplumun ürünüdür. İnsanların var olabilmek,
geçinebilmek için egemen sınıflarla değil sadece doğayla mücadele
ettikleri bir zamanın ürünüdür. Yöneten ve yönetilenin, sahip
olan ile olmayanın, itaat eden ile edilenin, cezayı ve mükafatı
öngören yasaların olmadığı bir zamanın ürünüdür. Bu nedenle
Alevilerde İnanılan yaratanın bu nitelikleri yoktur. Alevilerdeki
Yaratanın her şeyin sahibi olması kavramı mülk olarak sahiplik
değil, bağlılık anlamında bir sahipliktir. Yoktan var etmenin
getirdiği bir sahiplik değil, kendi varlığından var etmenin
yani üretmenin getirdiği bir sahipliktir. Bir ağa’nın ırgat
sahipliği gibi değil, bir ana’nın evlat sahipliği gibidir.
“Yaratılıştan
önce, henüz hiçbir şey yokken sadece Hak’ın kendisi vardı.
Hak, kendi varlığından tüm alemleri yarattı. Varolan, yaratılan
her şey Hak’ın parçasıdır. Tüm Parçaların birliği, tamamı
ise Hak’ın varlığıdır. Tüm yaratılanlar içerisinde düşünen,
konuşan ve üreten sadece insandır. Yaratılanlar içerisinde
Hak’a benzeyişte ve bilinçte en yakın olan insandır. Tüm varlıkların
hedefi ve yaratılışın sonucu tekrar Hak ile birleşip Hak olmaktır.
Bu süreç İnsanda “Kamil İnsan” teorisi ile formüle edilir.Kabaca
“Hak-Yaratılış- Cansız Varlık-Canlı Varlık-İnsan-Kamil İnsan-
Hak” şeklinde gösterilebilecek olan bu süreçte insan, tüm
varlıkların tekrar Hak bilincine ulaşmasının aracıdır. Varlığın
bilince ulaşmasıdır insan. Nasıl ki insan vücudundaki tüm
organlar bilinç işlevini yerine getirme görevini beyine yüklediler
ise Kainat da bilinç oluşturma görevini doğaya, doğa da insana
yüklemiştir. Hak’a ulaşmak; yükselmek, ödüllendirilmek gibi
bir nitelikten çok aslına, kaynağına dönmeyi ifade eder.”
Kaynağa
dönmek, aslında tekleşmek üzerine kurulu bir yolda yeni ayırımlar
ve bölünmeler yaratmak YOLun kuralına aykırıdır. Tekliğe giderken
çoğalmanın mantığı olamaz. Bu nedenle dil, din, ırk,milliyet,sınıf
ayırımı yapılmaz, yapılamaz.
Tarihte
üretim fazlasının yani artı değerin oluştuğu süreç sınıfları,
sınıflar kent devletleri, kent devletleri yeni dinleri oluşturmuştur.
Yeni dinlerde tanrı yozlaştırılmış, tamamen egemen sınıfın
niteliklerine bürünmüştür. Yasa koyan, halktan ayrı ve yüksek
duran, ödül ve ceza dağıtan bir diktatöre dönüştürülmüştür.
Sınıfsız din ile sınıflı dinin çatışmasında sınıflı din her
zaman güçlü olmuştur çünkü, süreci belirleyen sistem, sınıflı
sistem olmuştur. Felsefeye önemli katkıları olan bu dönem,
sınıfsız olan dinin sınıflı dinin alanında kendini var etme
mücadelesi verdiği ve yine sınıflı dinin teolojisinden yararlanarak
kendini sentezlediği bir dönemdir. Böylece her yeni dinin
alanında kendini var edebilmiş, farklı bir yorum, farklı bir
tarikat görüntüsü altında varlığını sürdürmüştür. Günümüzdeki
Alevilik’in dünyanın en eski inanc biçiminin , en eski dininin
bugüne uzantısı olduğu söyleminin gerçekliği buradadır.
Tarihin
farklı dönemlerinde ve farklı coğrafyalarda farklı isimler
ve farklı teolojilerle kendi özünü koruyarak günümüze kadar
gelen bu sınıfsız öğretinin bugün ve Anadolu’daki adı Alevilik’tir.
Sınıfsal karakterin daha keskin olduğu kentlerde devlet ilişkilerinden
mesleki kurumlara kadar bir çok alanda siyaseti ve örgütlülüğü
zenginleştirdiği yanıyla Bektaşilik’tir. Alevilik kendine
ait inancı-dini, sınıfsal karakteri, siyaseti-öğretisiyle
bir yaşam biçimidir. Varoluştan (ilk Adımdan) beri günümüze
kadar insan