Pir Sultan Abdal Kültür Derneði Antalya Þubesi - psakd.org
Ana Sayfa Haberler Etkinlikler Tüzük Yönetim Kurulu Şubelerimiz İletişim Ziyaretçi Defteri

 

 

BİR TUTAM IŞIĞIN KARANLIKTAKİ SERÜVENİ -3-

GERÇEĞİN DEMİNE HU

“KÖRLER GÖRMESE DE YILDIZLAR VARDIR”

ZULFU AKAR“O, öyle bir lütufkardır ki, sizin için yeri bir döşek, göğü bir bina yaptı” (Bakara ; 22)

“O öyle bir yaratıcıdır ki; yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı” (Bakara ; 29)

Üzerinde yaşadığımız gezegenin yüzde otuzundan daha az bir kısmı karadan oluşur. Bu kara parçasının ancak bir bölümü yaşamaya ve üretmeye uygundur. Bütün insanlar bu kara parçasının ancak elverişli kısmında yer, içer, gezer, eğlenir, ağlar, gülerler… yaşarlar. İhtiyaçlarının tamamına yakınını bu kara parçasının olanakları içerisinde üretir. Hiçbir kutsal kitapta yer yüzüne ancak üstün bir kısım insanların sahip olabileceği, gerisinin ise mal, mülk sahibi olmadan hayatını tamamlaması gerektiği yazmaz. Kutsal kitaplara göre yeryüzü ve yeryüzündeki her şey tüm insanlar için yaratılmıştır. Dine bakış burada çatallanır.

Egemenler, dinin dünya hayatını ve malını küçümsemesini, aşağılamasını büyük bir malzeme olarak kullanır ve sürekli yeniden pişirip geniş yoksul, emekçi yığınlarının önüne sürerler. Dünya malıyla uğraşmamaları, dünya malını istememeleri, bu dünya yerine öteki dünyaya çalışmaları gerektiğini sürekli telkin ederler. Bin yıllardır kral ve tanrı krallar kendilerini tanrının temsilcileri ilan edip bütün mülke sahip olmuş, diğer insanları da kendi zenginlikleri için kullanmışlardır. Bunların elinde din bir sömürü, korku ve uyuşturma aracı olagelmiştir.

Yoksullar ve emekçiler için din, kardeşçe yaşamanın, huzura ermenin ve dünyada çektiklerinin sonucunda kendilerine öteki dünyada sonsuz bir yaşam sunan bir kurtuluştur.

Bu iki farklı yaklaşımın çatışması farklı din felsefeleri doğurmuştur. Alevilik bu felsefeler içerisinde yoksuldan, emekçiden yana saf tutmuş bir din felsefesidir de. Her inanç felsefesi gibi Alevilik felsefesi de her yeni dinle birlikte inanç ritüellerinin bir kısmını dönüştürmüştür. Her kutsal kitabın nasıl ki kendinden bir öncesi var ise felsefelerin, yaşam biçimlerinin, tarikatların da mevcut yapılarının bir öncesi vardır. Aleviliği Müslümanlıkla başlatmak cehalet ve dar görüşlülükten başka bir şey değildir. Tıpkı Müslümanlığı Hz. Muhammedle başlatmak gibi… Alevi pirleri, aşıkları bu konuya özellikle vurgu yapmışlardır. Yazılı olmaktan çok sözlü olan alevi tarihi deyişleriyle, türküleriyle, destanlarıyla hep buna vurgu yapar. Hz. Ali bağlılığının Aleviliği eski zamanlardan koparmaması için de Hz.Ali bir çok defa dünyaya gelmiş, hatta insanoğlu yaratılmadan var olmuş olarak nitelendirilir, anlatılır. Aleviliğe göre Hz.Ali ve Hz. Muhammed’in Adem’den önce aynı nurdan yaratıldıkları söylemi bilinmektedir.

Peki ne der Alevilik yeryüzü ve yeryüzündeki nimetler hakkında; Bakara suresinin 22. ve 29. ayetlerinin söylediğini söyler. Dünya kalıcı bir mülk değildir ve yaratan dünyayı kimsenin özel mülkü olarak yaratmadı. Dünya ve nimetleri bütün insanlar içindir ve kimsenin özel mülkü olamaz. Kimsenin hakkını yememek nasıl ki her inanç sahibinin göreviyse, kendi hakkını yedirmemek de her inanç sahibinin görevidir. Kendi hakkını koruyamayan bir insan, başkasının hakkını da koruyamaz, teslim edemez. Bu nedenle Alevilikte özel mülkiyet, mülkü olanlarla olmayanlar yoktur. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya öngörür Alevilik.

Anton Josef Dıerl, Anadolu Aleviliği adlı kitabında şöyle yazar;

“Yazar Luise Rinser,halife olarak Alinin büyük üretim araçlarını toplumun mülkiyetine devretmek istediğini yazar. Bireysel mülk, örneğin bir ailenin kendi başına işleyebileceği kadarıyla sınırlandırılmalıydı.

Pakistanlı Ali uzmanı Askeri Caferi, Ali’nin yönetimi döneminde bilim bakanlığı kurduğunu yazıyor. Yine onun döneminde resmi devlet tarafından Araplara, Arap olmayanlara eski ve yeni Müslümanlara eşit paylar dağıtılıyordu ve bu da sahabeyi ve Arapları sinirlendiriyordu. Ali’nin yazıları; Peygamberin yakın arkadaşlarında inanç ve idealizmin hiçbir biçiminin bulunmadığını aksine genellikle peygamberi kritik durumlarda yarı yolda bırakan para ve iktidar peşindeki oportunistler olduğunu göstermektedir.

Ali konuşmalarında herkes için temel insan haklarını savunan ilk teorisyenlerden biridir. Döneminde genel inanç ve fikir özgürlüğünü, kitlelerin kendi kendini yönetme hakkını benimsiyor, ceza yöntemi olarak el kesme ve işkenceye karşı çıkıyordu.”

O dönemde Ali ile diğer halifeler arasındaki iktidar savaşının şiddetine bakıldığında, bu şiddetin sadece ailelerin iktidarı ele geçirme arzusuyla açıklanamayacağı açıktır. Peygamberin kızının, Fatma’nın dövülerek ölümüne neden olunması, Peygamberin yeğeni ve damadı olmasına rağmen Ali’nin Peygamberin vasiyetine rağmen iktidardan uzak tutulmasının, öldürülmesinin, çocuklarının öldürülmesinin ve tüm bunlara karşın Ali ve çocuklarının bu kadar yalnız kalmasının altında daha derin, sınıfsal nedenler aramak akla ve gerçeğe hiç de uzak olmayacaktır.

Ali’den önce olduğu gibi Ali’den sonra da bu öğretinin yandaşları hep yoksul halk kesimleri ve aydınlar olmuş, sürekli adalet ve eşitliği benimsemiş ve bu uğurdaki çabalarından ötürü sürekli baskılara, acılara, asimilasyonlara, aşağılanmalara, zaman zaman katliamlara maruz kalmışlardır. Ayrıca Şiilerin de Ali’yi savunmaları ise iktidar savaşıyla açıklanabilir. İktidar savaşında taraf olmakla dava arkadaşı olmanın nitelik farkını Kerbela savaşında; önce teşvik edip sonra uzak duranlarla İmam Hüseyin’in yanında ölenler olarak görebiliriz.

Özellikle kendini laik ve çağdaş olarak nitelendiren, Avrupa uygarlığını önüne hedef olarak koyan ülkemizde bile Aleviliğin hala inkardan gelinmesi, başka kalıplara sıkıştırılmaya çalışılması, iftira ve aşağılanmalara (mum söndü gibi) maruz kalması kökü bin yıllara dayanan bu kinin hala ayakta olduğunu göstermektedir. Bütün bu olumsuzlukların gerekçesini sadece Ali sevgisi veya sadece İslamın farklı yorumlanışı olarak açıklamak da mümkün değildir. Sınıfsal karakterinden ayrı tutarak Aleviliğe yönelik yapılacak hiçbir açıklama sağlıklı olamayacaktır.

Aleviliğin sınıfsal yaşam konusunda bilinen en tutarlı ve en açık söylem Şeyh Bedreddin’e aittir. Şeyh Bedreddin, 1365 yılında Simavna’da doğmuştur. Öğrenimine Edirne’de başlamıştır. Bursa ve Konya’da eğitimini tamamladıktan sonra Mısır’a giderek zamanın ünlü bilginlerinden dersler almıştır. Şeyh Bedreddin’in düşüncesi ve yaşamı Mısır’da Şeyh Hüseyin Ahlati ile tanışmasından sonra değişir. Çünkü Bedreddin o güne kadar hep Sünni İslam anlayışını benimseyenlerin çevresinde bulunmuş ve kendi düşünceleri de öyle şekillenmiştir. Şeyh Hüseyin Ahlati ise Ehlibeyt düşüncesini yani YOL’u benimseyen birisiydi. Şeyh Bedreddin, Şeyh Hüseyin Ahlati ile yaptığı sayısız tartışma ve sohbet sonrası YOL’u benimsemiştir. Bu aşamadan sonra Şeyh Bedreddin Tebriz’e giderek sarayda düzenlenen tartışmalara katılır. Tekrar Mısır’a dönüşünden kısa bir süre sonra Şeyh Hüseyin Ahlati vefat eder. Şeyh Bedreddin, Hüseyin Ahlati’nin yerine geçer

Şeyh Bedreddin’in düşüncelerinden bazı örnekler:

Hayatı ve dünyayı kendi küçük dünyaları ile sınırlı tutanlar bizi anlamazlar.

İnsanlar birbirlerine yahut haksız mala, meşru olmayan paraya veya rütbe ve mevkilere yiyecek ve içeceklere ibadet ediyorlar da, Allah’a ibadet ediyoruz sanında bulunuyorlar.

Bütün namazlar ve niyazlar ahlâkın düzeltilmesi için iç yüzün arınması için birer vasıtadan ibarettir. Hakiki ibadetin hiç bir vakit kayıt ve şartı yoktur. Hangi tarzda yapılırsa yapılsın, Tanrının dileğine uygun olur. İbadetin temeli maksudun Hak olmasıdır. Bir cemaatte bu temel bulunmayınca yaptıkları ibadetler de kaybolur. Yalnız kötü toplantılar kalır. Fenalık üzerinde toplananlardan sen hemen uzaklaş.

Kötü ve Çirkin işlerle uğraşan insanlar Hak’tan uzaklaşmışlardır. Cehennem işte budur. Cennetle cehennemi başka yerde aramak saçmalıktır.

İnsanlar eylemleriyle, düşünce ve fikirleriyle güzeli ve iyiyi bulabildikleri oranda Hak’la kavuşmuşlardır.

İnsanlar Müslümanlıktan önce somut bir puta taparlardı, çağımızda ise hayali bir puta tapıyorlar. Belki bir gün Hak kendisini gösterirde Hak olarak ona taparlar.

Gerçek tasavvufçu, hiç bir insan gözünün görmediği, kulağının işitmediği, gönlünün sezmediği şeyleri bilir. Onları halka, kafalarının alabileceği şekilde anlatır. Ama aslını içinde gizler. Eğer halk bunu öğrenirse, kendisini öldürür.

Tanrı dünyayı yarattı ve insanlara verdi. Demek ki; dünyanın toprağı ve bu toprağın bütün ürünleri insanların ortak malıdır. Ben senin evinde kendi evim gibi oturabilmeliyim, sen benim eşyamı kendi eşyan gibi kullanabilmelisin. Çünkü bütün bunlar hepimiz içindir ve hepimizin malıdır.

Tarih, gelecek için kavga verip, yitmiş bile olsa, insanlık için vuruşanları hiç unutmaz.

İbadet etmekten amaç; ezeli ve büyük varlığa gönüllerin yönelmesi ve kapılmasıdır. Yoksa dünya umuruna dalmış bir kalp ile bin sene namaz kılmış, oruç tutmuş olsan, bundan dolayı hiç bir sevap ve mükâfat kazanamazsın.

Ölmezden önce ölmek, dünyanın zevklerinden ve hayvani hırs ve şehvetlerinden sakınmaktır. Onu yapabilen insan, şüphesiz ki; hakiki varlık ile birleşir. Ve sonsuz hayat ile diri olur. Ancak insanlar dünyanın bin bir türlü çekici ve aldatıcı zevkinden, çeşit çeşit yakıcı hırslarından ayrılmadıkları için buna gönül vermezler.

Ve Şeyh Bedreddin’in ünlü sözü “Yarin gül yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber diyebilmek…”

Alevilik, sınıfsız bir toplumun ürünüdür. İnsanların var olabilmek, geçinebilmek için egemen sınıflarla değil sadece doğayla mücadele ettikleri bir zamanın ürünüdür. Yöneten ve yönetilenin, sahip olan ile olmayanın, itaat eden ile edilenin, cezayı ve mükafatı öngören yasaların olmadığı bir zamanın ürünüdür. Bu nedenle Alevilerde İnanılan yaratanın bu nitelikleri yoktur. Alevilerdeki Yaratanın her şeyin sahibi olması kavramı mülk olarak sahiplik değil, bağlılık anlamında bir sahipliktir. Yoktan var etmenin getirdiği bir sahiplik değil, kendi varlığından var etmenin yani üretmenin getirdiği bir sahipliktir. Bir ağa’nın ırgat sahipliği gibi değil, bir ana’nın evlat sahipliği gibidir.

“Yaratılıştan önce, henüz hiçbir şey yokken sadece Hak’ın kendisi vardı. Hak, kendi varlığından tüm alemleri yarattı. Varolan, yaratılan her şey Hak’ın parçasıdır. Tüm Parçaların birliği, tamamı ise Hak’ın varlığıdır. Tüm yaratılanlar içerisinde düşünen, konuşan ve üreten sadece insandır. Yaratılanlar içerisinde Hak’a benzeyişte ve bilinçte en yakın olan insandır. Tüm varlıkların hedefi ve yaratılışın sonucu tekrar Hak ile birleşip Hak olmaktır. Bu süreç İnsanda “Kamil İnsan” teorisi ile formüle edilir.Kabaca “Hak-Yaratılış- Cansız Varlık-Canlı Varlık-İnsan-Kamil İnsan- Hak” şeklinde gösterilebilecek olan bu süreçte insan, tüm varlıkların tekrar Hak bilincine ulaşmasının aracıdır. Varlığın bilince ulaşmasıdır insan. Nasıl ki insan vücudundaki tüm organlar bilinç işlevini yerine getirme görevini beyine yüklediler ise Kainat da bilinç oluşturma görevini doğaya, doğa da insana yüklemiştir. Hak’a ulaşmak; yükselmek, ödüllendirilmek gibi bir nitelikten çok aslına, kaynağına dönmeyi ifade eder.”

Kaynağa dönmek, aslında tekleşmek üzerine kurulu bir yolda yeni ayırımlar ve bölünmeler yaratmak YOLun kuralına aykırıdır. Tekliğe giderken çoğalmanın mantığı olamaz. Bu nedenle dil, din, ırk,milliyet,sınıf ayırımı yapılmaz, yapılamaz.

Tarihte üretim fazlasının yani artı değerin oluştuğu süreç sınıfları, sınıflar kent devletleri, kent devletleri yeni dinleri oluşturmuştur. Yeni dinlerde tanrı yozlaştırılmış, tamamen egemen sınıfın niteliklerine bürünmüştür. Yasa koyan, halktan ayrı ve yüksek duran, ödül ve ceza dağıtan bir diktatöre dönüştürülmüştür. Sınıfsız din ile sınıflı dinin çatışmasında sınıflı din her zaman güçlü olmuştur çünkü, süreci belirleyen sistem, sınıflı sistem olmuştur. Felsefeye önemli katkıları olan bu dönem, sınıfsız olan dinin sınıflı dinin alanında kendini var etme mücadelesi verdiği ve yine sınıflı dinin teolojisinden yararlanarak kendini sentezlediği bir dönemdir. Böylece her yeni dinin alanında kendini var edebilmiş, farklı bir yorum, farklı bir tarikat görüntüsü altında varlığını sürdürmüştür. Günümüzdeki Alevilik’in dünyanın en eski inanc biçiminin , en eski dininin bugüne uzantısı olduğu söyleminin gerçekliği buradadır.

Tarihin farklı dönemlerinde ve farklı coğrafyalarda farklı isimler ve farklı teolojilerle kendi özünü koruyarak günümüze kadar gelen bu sınıfsız öğretinin bugün ve Anadolu’daki adı Alevilik’tir. Sınıfsal karakterin daha keskin olduğu kentlerde devlet ilişkilerinden mesleki kurumlara kadar bir çok alanda siyaseti ve örgütlülüğü zenginleştirdiği yanıyla Bektaşilik’tir. Alevilik kendine ait inancı-dini, sınıfsal karakteri, siyaseti-öğretisiyle bir yaşam biçimidir. Varoluştan (ilk Adımdan) beri günümüze kadar insan

Zülfü AKAR

30.01.2007

zülfü_akar@hotmail.com

---------------------------------------------&&&---------------------------------------

  • BİR TUTAM IŞIĞIN KARANLIKTAKİ SERÜVENİ -1-
  • BİR TUTAM IŞIĞIN KARANLIKTAKİ SERÜVENİ -2-
  • BİR TUTAM IŞIĞIN KARANLIKTAKİ SERÜVENİ -3-

 

 
Ana Sayfa | Basın Açıklamaları | Yazı Dizisi | Haberler | Şubemizden Haberler | Yazarlar | Etkinlikler | Foto Galeri | Etkinlik Fotografları | Makaleler | Sivas Katliamı | Sivas Şehitleri | Katliamlar | Alevilik | Bilgi-Belge | Genel Mer.Yön Kurulu | Antalya Şube Yön. Kurulu | Pir Sultan Anıtı | Pir Sultan Yazıtı | Pir Sultan Abdal | Pir Sultan'ın Eserleri | Pir Sultan Abdal Dergisi | Tüzük | Takvim | Arşiv | Kaynakça | Kronoloji | Linkler | iletişim | Ziyaretçi Defteri
 
©2006 Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Antalya Şubesi Tüm hakları saklıdır.
Tel: 0 (242) 326 34 44 Faks: 0 (242) 247 55 45 E-Posta: iletisim@psakd.org