“Nerden”
ve “nasıl” soruları hep “ilk”i arayan sorulardır. Her cevabın
yeni bir soruyu yanında getirmesi, her ilkin kendinden önceki
bir ilke referans vermesi bir serüvene sahip olmamızı sağlar.
Alevilik’in nereden ve nasıl geldiğini araştırmak da ilkten
ilke sıçrayışı gerektiren büyülü bir serüvendir. Hiçbir şeyin
bir tek ilkten gelmediğini fark etmek serüvene daha renkli
bir gerçeklik ve olgunluk kazandırıyor.
Akan
dört ırmağın gözün (kaynağını) sorarsan
Serçeşme
’ den gelir suyun durusu
Aşık
İsmail
Bir
ser, bir baş vardır elbet. Fakat bugünkü hiçbir şey ilk çıktığı
durulukta değildir. Diyalektiğe uygun düşünen herkes bilir
ki her şey bulunduğu ve geliştiği ortamın koşullarından etkilenir
ve evrilir. Alevilik’i böyle bilmek böyle anlamak gerek. Komün
yaşamın ilk nerede başladığını, düşüncesinin ilk ne zaman
nerede oluştuğunu kim söyleyebilir. Her şeyi yaratan bir tanrı
düşüncesinin ilk nerede, ne zaman, kim tarafından ortaya atıldığını
kim söyleyebilir. Kendini tanrıyla eşdeğer gören, namazı ve
camiyi terk edecek cüreti gösteren, cenneti ve cehennemi yok
sayan bir inanç biçiminin kaynağını bir tek tarihe veya insanla
açıklamak mümkün müdür? Tanrının önünde diz çökmek yerine
yüzünü insana, kendine dönerek ibadeti esas alan, “ezeli ve
ebedi olan sadece tanrıdır” diyen bir kitaba karşılık “evvel
benim, ahir benim (Y.Emre)” diyen, Yaşamsal serüveni Cennet
veya Cehennemle sonuçlandıran bir inanca karşılık sonuç olarak
hakla hak olmayı öneren, Hac zorunluluğunu kaldırıp her şeyin
kaynağı olarak insanı işaret eden bir inanç biçimini sadece
Müslümanlık’la açıklamak mümkün müdür?
Binlerce
yıldır Ustadan öğrencisine aktarılarak gelen bir gerçeği anlatırken,
açıklarken, hele hele yaşamaya çalışırken bir hayli emek,
bir hayli sabır ve bir hayli insaf gerekiyor. Binlerce yıl
kan, can pahasına zulme, acıya direnilerek bugüne taşınmış
bir gerçeği bugün bir şeylerin malzemesi yapmak pek kolay
olmasa gerek.
Hakikat
bağının gonca gülünü
Deren
bilir, dermeyen ne bilir
Canın
kurban edip canan yoluna
Veren bilir, vermeyen ne bilir.
Mazhari.
Bir
felsefeyi, bir siyasal düşünceyi incelerken, araştırırken
yazılı kaynaklar, belgeler en önemli verilerdir. Verilerin
açık ve net ifadelere dayanması ve net ifadeler oluşturması
önemlidir. Fakat Alevilik gibi öğretisini ve ritüellerini
bin yıllarca gizli sürdürmüş, sürekli yok edilme tehdidiyle
evrilmiş bir gerçekliği incelerken iki şeye çok dikkat etmek
gerekir. Birincisi, kaynaklarının tamamına yakınının sözlü
olması...İkincisi sırlarla örülmesi...
Biz
aşığız ne söylesek
Sözümüzde yalan olmaz
Sır içinde sır saklarız
Hiç
kimseye ayan olmaz
Yazılı ürünler oluşturup bu temelde bir eğitim ve örgütlenme
modeli oluşturabilmek için en önemli gereklerden biri egemen,
güç olabilmektir. Eğer egemen veya güç olamıyorsanız hele
bir de egemenlere muhalif oluyorsanız, yazılı ürünleriniz
sürekli yok edilir. Yazarak deşifre olduğunuz için kendiniz
de yok edilirsiniz. Tarihteki onlarca kütüphanenin yakılıp
yağmalanmasından daha düne, 12 Eylül sürecine kadar sürekli
yaşanan bu gerçeklik, bilgiyi yazılı olarak korumanın ve yaymanın
ne kadar zor olduğunu ortaya koymaktadır. Amerikanın Irak
işgalinde kütüphanelerden müzelere kadar, bir halkın tarihini,
kimliğini belgeleyen varlıkları nasıl yağmaladığını, yok ettiğini
daha bugün yaşadık. Alevilik gibi insanın insana zulmünü red
eden, insanın insan üzerindeki egemenliğine, egemen sınıflara
sürekli karşı çıkan, “yarin gül yanağından gayrı her yerde
her şeyde hep beraber (Şeyh Bedrettin)” diyen, hep beraber,
kardeşçe üretip tüketmeyi öngören ve bunu her fırsatta pratiğine
geçiren, tarihinde hiçbir zaman sınıf temelli sistemlerin
örgütlenme biçimine başvurmayan, özel mülkiyeti benimsemeyen
bir yaşam biçiminin özgürce örgütlenmesi, yazılı kaynaklar
sunması, dileğince kurumsallaşması elbetteki mümkün olamayacaktı.
Bu nedenle öğreti sözlü yayılacak, gerçeği kamufle edecek
ritüeller örülecek, kendi teolojisi oluşturulacak, birçok
şey sır perdesine bürünecekti.
Mahkemede
sual sordu kadılar
Kitaplarını
orta yere koydular
Sen bu sırrı kimden aldın dediler
Üstadımdan aldım, Pirden gelirim
Nesimi
Nesimi’yi
ve ödediği bedeli herkes bilir. Sorgulanırken hiçbir kitaba
referans vermeyen, kaynağını üstadı olarak gösteren bir Nesimi’den
sonra, bu öğretinin bin yıllarca nasıl geldiği konusunda fazla
söze gerek kalmıyor. Yazılı eser hiç yok değil. Fakat öğretisine
ve inancına bu kadar bağlı bu halk, bu birkaç esere de rağbet
etmiyor. Yaşamı anlamak-anlamlandırmak ile bilineni yazarak
kurallaştırmak çok ayrı, biri birine çok uç şeylerdir. Yazılan,
yazıda kalır, kural olur, değişime gelişime direnir. Yaşanarak
öğrenilen ve anlamlanan ise davranışa, ruha bürünür, kendisini
taşıyan ile birlikte canlı kalır, gelişir, dönüşür. Hiçbir
peygamber dinini yazmadı. Öğreti olarak insanlar arasında
ve içinde canlı bıraktı. Egemenler öğrenmeyi kaldırıp yerine
zor ile uyulacak kurallar koydular. Hiçbir silah yazının gücünü
aşamaz, yazı da insan beynini ve iradesini aşamaz. O nedenle
tarih boyunca egemenler bilgiyi taşıyan yazıları ve bilgiyi
taşıyan insanları, toplumları yok ettiler. Bu nedenlerle serüvenini
bilmeden Alevilik’i anlamanın ve anlamlandırmanın olanağı
yoktur.
Zor
olan bilginin, gerçeğin kendisi değildir. Zorluğu gün ışığına
çıkmasında, kabul görmesindedir. Gerçek ve bilgi her zaman
basittir. Alevilik yere göğe sığdırılamayacak bir şey değildir.
Yere göğe sığdırılamayan Aleviliğin yaşam bulması ve yaşamda
kalması için harcadığı emektir. Tarih boyunca sürekli mekan
değiştirmiş, isim değiştirmiş, tadını bozmadan, özünü değiştirmeden
renkten renge bürünmüş, yana yana – döne döne yürek olmuş...
En basitin en zorlaştırılmış serüvenidir. Bütün insanlığın
serüvenidir bu. Başının üstüne baş koymadan, incitmeden, kardeşçe
ve bilgiyi bilerek, taşıyarak, beraber üreterek, beraber tüketerek
yaşamayı anlamlandırmayı hedefleyen insanların serüveni...
Asya’da, Afrika’da, Amerika’da, Avrupa’da, Avustralya’da...
Dün, bugün, yarın... İsmi nerede, ne zaman, ne olursa olsun
hep aynı özün serüvenidir yaşanan.
Mülkü
özelden çıkarıp nimetleri ortaklaştırmak için tanrıya mal
edenlerle, diz çöktürmek, köleleştirmek için tanrıya mal edenlerin
çatışmasıdır. Cehaleti egemen kılmak için yazıyı kirletenlerle,
yazıyla taşınanın yüzünü ağartmaya çalışanların çekişmesidir.
Öldürüp toprağa gömenlerle, topraktan başak verenlerin inatlaşmasıdır.
Açlığın, sefaletin, zulmün sorumluluğunu yükleyip tanrıyı
bilinmez, ulaşılmaz bir adrese gönderenlerle, çaresizliğinde
Hakkın dizine baş koyanların oyunudur. Yok ederek var olanlarla,
üreterek var olanların hesaplaşmasıdır. Her dönem, her coğrafyada
var olan çatışmaların, çekişmelerin, oyunların, inatlaşmaların,
haykırışların hesaplaşmaların serüvenidir bu... Ve bu serüvenin
bugünün Anadolu’sundaki adıdır Alevilik.
Bütün
insanlığın, bütün varlık’ın özüne inen bir YOL’dur ki bu,
Kendi dışında açıklanamaz.