Anadolu’ya
göç etmiş Türkmenler, devletin resmi Sünni İslam anlayışına
uymayan, başka bir inanç sistemi taşıyorlardı.
I.İSYANIN
NEDENLERİ
A)
Ekonomik Nedenler
Anadolu
Selçukluları, Anadolu’ya gelmeden önce Horasan bölgesinde
zengin toprak sahipleriyle, halk kitleleri arasında büyük
bir uçurum vardı. Anadolu’ya geldiklerinde bu uçurumu Bizans
(Doğu Roma) toprak sahipleriyle yerli halk arasında da gördüler.
Herhangi bir sosyal krizden sakınmak maksadıyla, kendi geleneklerine
de uygun olan miri (devlet malı) toprak rejimi ile askeri
iktâlar sistemini uygulamaya başladılar. Fethonulan bütün
topraklar, İslam hukuku gereğince doğrudan doğruya devletin
malı kabul ediliyordu. Bazı şartlar altında özel mülkiyette
kabul ediliyordu ama, bu önemli bir miktar teşkil etmiyordu.
Genellikle bunlar küçük çapta bağlar, bahçeler ve tarlalardı.
Bu özel mülkiyetin yanında devlet hizmetinde bulunan bazı
şahıslara verilen “Dîvanî Mâlîkâne” diye adlandırılan topraklar
da veriliyordu. Bu adla verilen toprak mülkiyeti başkasına
ne satılabilir, ne bağışlanabilir ne de miras bırakılırdı.
Hükümet
bu iktâları bazı askeri sınıfların temsilcileri olan Türkmen
beyleriyle devlet memurlarına vermekteydi. Üzerinde bir
çok köylülerin ve Türkmen boylarının yaşadığı bu iktâlar,
miri arazinin büyük çoğunluğunu teşkil ediyordu. Bunları
kullanan müslim ve gayri müslimler, her yıl iktâ sahibine
belli miktarda vergi ödüyordu.
Azerbaycan ve Horasan bölgelerinde Moğol istilasından kaçan,
Anadolu Selçukluları’na sığınan Türkmen boyları da Selçuklu
hükümeti yine kendi kabile geleneklerine uygun olarak topraklar
verdi.
2.
Kılıçarslan’ın ölümünden sonra (1192), Selçuklular içerisinde
iktidar kavgaları başladı. Bu kavgaların doğurduğu huzursuzluklar
henüz daha giderilmeden 1. Gıyâseddin Keyhüsrev’in ölümünden
sonra (1211), oğulları 1. İzzeddîn Keykâvus ve 1. Alâeddîn
Keykubâd arasında yeniden iktidar mücadelesi başladı. Bu
mücadelenin getirdiği nedenlerden dolayı toprak rejimi önemli
ölçüde zedelendi ve sistem bozuldu.
13.
yüzyılın ilk çeyreğinden sonra, toprak rejimi bozulmaya
ve özel mülkiyet veya vakıflar, konar göçerler için hayatî
önem taşıyan müşterek mülkiyet aleyhine gelişmeye başladı.
Bu bozulma nedeninden dolayı, köylerde de özel mülklere
sahip toprak ağalığı oluşmaya başladı. Bu toprak ağaları
köylüleri ırgat olarak kullanıyordu. Böylece, köylülerle
devlet arasında bu büyük toprak sahiplerinden ibaret bir
aracı sınıf meydana geldi.
Aynı
dönemde ikinci bir değişiklik de, askeri iktâların vakıf
haline dönüştürülmesidir. Bazı sipahiler ve bir kısım emirler,
iktâlarını “evlâtlık vakıf” haline getiriyorlar, böylece
onların gelirini çocuklarına bırakmanın yollarını bulmuş
oluyorlardı. İktâların bu suretle vakıf haline getirilmesi
de, Türkmenlerin yaşadığı kollektif arazilerin miktarının
büyük çapta azalmasına ve bu hususta bir darlık ve sıkıntının
doğmasına sebebiyet veriyordu.
Toprak
rejimindeki bu değişikliklerin doğurduğu arazi sıkıntısı
Türkmenlerin, gittikçe hayvanların otlayacak mer’a ve kışı
geçirecek kışlık bulma konusunda güçlüklerle karşılaşma
konumunu getirdi. Bu da haliyle onların günlük yaşantılarında
önemli bir sıkıntı yaratıyordu.Türkmenlerin hayat şartlarını
ağırlaştıran önemli bir neden de, 13.yüzyılın başından beri
doğudan Anadolu’ya devamlı surette göç eden Türkmen göçleridir.
İlk göçler sırasında Selçuklu yönetimi, yeni gelen boyları
yerleştirme konusunda pek de güçlüklerle karşılaşmıyordu.
Çünkü Orta Anadolu’nun geniş bir kısmı, yıllarca Bizans
(Doğu Roma) yönetiminden ve toprak ağalarından çektikleri
ağır ızdıraplar sebebiyle yeni gelenler karşısında fazla
direnme göstermeden batıya doğru çekilmişti. Bu nedenle
Selçuklu hükümeti, boş kalan araziler üzerinde kendi mülkiyet
hakkını kullanarak göçmenlere dağıtıyordu. Oğuzlar (Türkmenler)
ve öteki Türk boyları, Sivas, Tokat, Amasya, Çorum, Kayseri,
Bozok (Yozgat), Çankırı ve Eskişehir gibi yerlere yerleştiriliyordu.
Üstelik sınır boylarına yerleştirilmiş Türkmen boyları,
zaman zaman Bizans içlerine yaptıkları akınlarda devlete
hizmette bulunuyorlardı. Bazı boylar giderek göçebeliği
bırakıp yerleşik hayata geçiyor ve boş arazileri şenlendirerek
tarıma katkıda bulunuyorlardı.
13.yüzyılın
ilk çeyreğine kadar durum bu merkezdeydi. Fakat bundan sonra,
gerek doğudaki Moğol istilası ve gerekse başka nedenlerden
dolayı Anadolu’ya göçen Türkmenler sıkıntı yaratmaya başladı.
Bunlardan önce gelenler tarafından arazi paylaşıldığı için,
yeni gelenlerin yerleşti-rilmesinde bazı güçlüklerle karşılaşmaya
başlandı. Önceden gelipte yerleşik konuma geçenler, ellerindeki
arazileri yeni gelenlerle paylaşmaya razı olmuyorlardı.
Haliyle bu durum yeni gelenlerle eskiler arasında huzursuzluğa
neden oluyordu.
Bu
huzursuzluğun nedenlerinden biri de, Türkmenlerin temel
uğraşıları hayvan yetiştirmekten ibaretti. Kendilerinin
koyun, at ve deve sürüleri vardı. Bu sürüleri yazları yaylalara,
kışları ise soğuktan korunmak için düzlüklere indiriyorlardı.
Büyük sürülerle ve kalabalık insan kitleleriyle kışlıktan
yaylaya, yayladan kışlığa gidiş gelişlerde, yerleşik halkın
tarla, bağ ve bahçelerine zarar veriyor, bu da köylüler
ile konar-göçerler arasında kavgalara neden oluyordu.
Ayrıca
bazen konar-göçer Türkmenler yolları üzerinde bulunan şehir,
kasaba, köy ve kervanları yağmalıyorlardı. Bu yağma hareketinde
hükümet araya girdiğinde, hükümet kuvvetleri ile Türkmenler
arasında kavga çıkıyordu. Bu durumlar, yerleşik halkla konar-göçer
Türkmenler arasında zıtlaşmalara neden oluyor ve birbirinden
ayrı sosyal olgular oluşturuyordu.
B)
Toplumsal ve Psikolojik Nedenler
Konar-göçer
Türkmenler’le yerleşik hayata geçmiş Türkler’in hayat tarzları
arasındaki bu ayrılıklar ve bunların sebep olduğu sosyal
zıtlaşma, iki zümre arasında karşılıklı bir hor görme ve
düşmanlığa yol açıyordu. Şehirli Türkler, tıpkı kendileri
gibi Türk olan fakat eski geleneklerinden hiçbir şey yitirmemiş
bulunan bu konar-göçer hem cinslerini aşağılıyorlardı; hatta
onları kendilerinin hasmı olarak görüyorlardı. Konar-göçer
Türkmenler için “akılsız Türkler”, “zorba Türkler”, “pis
Türkler” ve “isyancı, dinsiz Türkler” gibi terimler kullanıyorlardı.
Diğer
yandan Selçuklu hükümeti devlet işlerinde Türkmenler’e sırt
çevirerek özellikle İranlıları tercih etmekle şehirli Türkler’in
duygularını paylaşıyorlardı. Devletin yüksek kademelerine
getirilen İranlılar da Türkmenler’e karşı iyi davranmıyorlardı.
Selçuklu
Devleti nüfusunun büyük çoğunluğunu oluşturan Türkmenler,
kendilerini kendi topraklarında ve kendi devletinin sınırları
içinde “istenmeyen vatandaş” gibi hissediyorlar ve bunu
içlerine sindiremiyorlardı. Bu hor görülme ve aşağılanma
Türkmenler’in, Selçuklu merkezi otoritesine karşı çıkmak
nedenlerinden birisini oluşturmuştu.
Aynen
böyle benzeri bir durumu, 12.yüzyılda İran’da Büyük Selçuklular
zamanında görmekteyiz. O zamanlar da Oğuzlar (Türkmenler),
bizzat kendileri tarafından kurulan devletin, bir müddet
sonra İranlılar tarafından yönetildiğini ve bunun kendileri
için hem siyasi hem de ekonomik olarak aleyhlerine netice
doğurduğunu gördüler. Oğuzların, Büyük Selçuklu Devleti’nin
kuruluşunda büyük hizmetleri dokunmasına rağmen, kendilerinin
devlet yönetim kademelerinde olması gerekeceği yerde, ağır
vergilere tabi tutulduklarını görünce Büyük Selçuklu Devleti’ne
karşı ayaklandılar. 1153 yılında Sultan Sancar’ı esir alarak
iki yıl boyunca esir olarak tuttular. Bu arada yağma hareketlerine
devam ederek önlerine çıkan bütün şehir, kasaba ve köyleri
elden geçirdi-ler. Sultan Sancar iki yıl sonra tutsak olarak
öldü (1155). Bu olaylar sonucu Büyük Selçuklu Devleti gücünü
kaybetmeye başladı ve süreç Hârimzşahlar tarafından yıkılıncaya
kadar ( 1157 ) devam etti.
Bu
isyan sosyal niteliği itibariyle, kendisine yabancılaşmış,
kendisini horlayan devletine karşı konar-göçer Türkmen kitlesinin
psikolojisini anlama bakımından çok iyi bir yol göstericidir.
O zamanki bu büyük Oğuz isyanında da, tıpkı Babailer isyanındaki
gibi, ağır vergiler ve aşağılanma, önemli bir sebep teşkil
etmiştir. Bu isyanda Babailer isyanındaki gibi dinî bir
ideoloji kullanılmamakla beraber, her iki hareketin de tamamıyla
aynı toplumsal psikolojiden kaynaklandığı meydandadır.
Türkmenlere
karşı bu tutumlarından dolayı, aşağı yukarı bir asır önce
Büyük Selçuklu Devleti’nin başına gelen olaylar, Anadolu
Selçuklu Devleti’nin de başına gelmiştir. Anadolu Selçukluların
Moğollar tarafından hakimiyet altına almasını kolaylaştıracak
nedenlerden birisini oluşturmuştur. Çünkü yukarıda açıklamaya
çalıştığımız nedenlerden dolayı, Anadolu Selçuklu yönetimi,
Moğol tehdidi karşısında Türkmenler’i bir araya toplayıp,
yanına alarak istilaya karşı koyamamıştır. Moğollar Anadolu’ya
girerken, Türkmenler bir yandan onlarla mücadele ederken,
bir yandan da Selçuklu hükümetiyle uğraşmışlardır.
Bilhassa
1237 yılında yönetimin başına geçen 2. Gıyâseddin Keyhüsrev
zamanında, Türkmenler üzerinde baskılar daha da yoğunlaşmıştır.
2. Gıyâseddin Keyhüsrev, Gürcü karısının etkisiyle kendini
eğlenceye vermiş, av partileri ve içki meclisleri düzenleyerek
yaşamaya başlamıştır. Bu nedenle devlet işlerinden tamamıyla
elini çekerek, devletin yönetimini veziri Sâdeddîn Köpek’e
bıraktı.
Bu
vezir ve çevresi, devleti kendi menfaatleri doğrultusunda
idare ediyor, devlet memuriyetini ve yüksek mevkileri rüşvet
karşılığında ehilsiz kişilere veriyorlardı. Bu otorite boşluğundan
ve denetimsizlikten yararlanan vergi memurları, halkı yüksek
vergilerle eziyorlardı.
Bu
nedenlerden dolayı Anadolu Selçuklu Devleti’nde, sosyal
düzen gittikçe bozulmaya başladı. Bilhassa Türkmenlerin
yeterli mer’a ve kışlak bulmada daha da zorluklarla karşılaştılar.
Sonuçta hayatlarını sürdüremez hale geldiler. Yaşamlarını
sürdürebilmeleri için zaman zaman yaptıkları yağma hareketlerini
daha da artırdılar ve sonunda yönetimle ipleri tamamen kopardılar.
Nitekim bu durum ayaklanmanın başlangıcından itibaren yapılan
şiddetli yağmalarla kendini gösterdi.
II.AYAKLANMAYI
KOLAYLAŞTIRICI NEDENLER
A) Elverişli Dinî Şartlar
Daha
9. ve 10. yüzyılda İslamiyet Orta Asya’da değişik bölgelerde
Türkler arasına girmeye başladığı zaman, birbirinden farklı
iki sosyal-kültürel ortama göre şekillenmeye başladı. Şehirde
oturanlar yerleşik olmaları sebebiyle, medreselerde işlenen
ve öğretilen kitabî esaslara daha sadık bir İslam anlayışını
yani devletin resmi desteğini sağlayan Sünni Müslümanlığı
benimsediler. Konar-göçer Türkler ise, kendilerine önce
İranlı, sonra da Türk Sûfîler tarafından getirilen tasavvuf
ağırlıklı bir mistik Müslümanlık anlayışını benimsediler.
Müslümanlığın girmesiyle önceleri, aynı inancı paylaşan
Türkler arasında, kısa zaman içerisinde bir farklılaşma
olmaya başladı. 11. yüzyıldan itibaren Türklerin Anadolu’ya
göçleri sırasında bu farklılıklar Anadolu’ya taşındı. Türkmenler,
Türkmen babaları denilen kimselerin etrafında toplanmaya
başladı.
Anadolu’ya
göç etmiş Türkmenler, devletin resmi Sünni İslam anlayışına
uymayan, başka bir inanç sistemi taşıyorlardı.
Konar-göçer
olduklarından dolayı, büyük bir çoğunluğu okuma yazma bilmeyen,
sade zihniyetli ve yaşantılı bu insanlar, Sünni İslam’ın
karmaşık ve anlamsı güç bir takım inanç esaslarını ve abdest
alarak günde beş vakit namaz kılmak, yahut Ramazan ayında
bir ay oruç tutmak gibi, ancak yerleşik yaşamın sağlayabileceği
bir düzen gerektiren İslamî kuralları önemsemiyorlardı.
Aslında
İslamiyet 9. ve 10.yüzyıllarda Orta Asya’ya girerken, Arap
İslam Devleti’nin kültür ve fikir önderleri tarafından bir
barış ortamı içerisinde girmemiş, aksine Arap İslam Devleti’nin
yağma ve talana dayanan zorba bir yöntemle girmişti. Arap
İslam Devleti yağma ve talan ettikleri Türk yurtları yönetiminin
başına kendileriyle işbirlikçi olanları getirmiş ve onları
yılda belirli miktarda kendilerine “haraç” vermeye zorunlu
kılmışlardı. Bu zorbalığı konar-göçer Türkmenler bir türlü
içleri-ne sindiremiyorlardı ve atalarının inançlarından
da vazgeçmek istemiyorlardı. Ama bu Türkmenler üzerinde
de, Müslümanlığın Sünni anlayışını kabul etmiş devletinde
çok büyük baskıları vardı. Bu Türkmenler içerisinde Şamanist
geleneğinden gelen Türkmen babaları çıkmaya başladı. Bu
Türkmen babaları inanç sistemlerini eski ata inançlarından
gelen inanç sistemiyle, İslamiyetin bazı unsurlarını da
içine alan, yeni bir inanç anlayışı olan tasavvuf anlayışı
üzerinde oturtmaya çalıştılar. Örneğin; Sünni Müslümanlık
geleneğinin kadın ve erkeğin bir arada oturmasını hoş görmeyen
eğilimine karşılık bu babalar, yaşamları gereği sabahtan
akşama kadar kadın erkek bir arada bulunan Türkmenler’in,
kökü çok eski devirlere dayanan kadın-erkek toplu bir şekilde
müzikli ve rakslı dinsel ayinler yapıyorlardı.
Bu
düşünce bazında inanç anlayışı sadece konar-göçer Türkmenler’ce
değil; ayrıca bazı şehir, kasaba ve köylerde yerleşmiş olan
Türkmenler’de de benzer bir yaşam tarzı görülüyordu. Örneğin;
14.yüzyıl tarihçilerinden İranlı Zekeriya Muhammet Kazvînî’nin
“Âsâru’l-Bilâd” adındaki tanınmış eserinde, halkın çoğu
Türkmen olan Sivas’ta camilerin genellikle boş olduğu, halkın
ticaretle meşgul olduğu, fakat Müslümanlığın vecibelerini
yerine getirmedikleri, hattâ şarap içmekte hiçbir sakınca
görmediklerini belirtmektedirler. Bundan dolayı da İranlı
tarihçi Sivaslıları bu vasıflarından dolayı ayıplamaktadır.
Ayrıca
bu dönemde, özellikle Güney Doğu Anadolu ve Kuzey Suriye’de
yaşayan Türkmenler arasında İsmâili (Bâtınî) propagandası
da yaygın bir şekildeydi. Baba Resûl isyanının mayalandığı
merkezlerden biri olan Kuzey Suriye, yaklaşık olarak bir
asırdan beri İsmâilîler için çok elverişli bir propaganda
alanı haline gelmişti. Türkmen boylarının sürüleriyle dolaştıkları
bu bölgede bir çok İsmâilî kalesinin bulunduğu ve söz konusu
propagandalara üs vazifesi gördükleri bilinmektedir.
13.yüzyılda
Anadolu’da faaliyet gösteren tarikatların bazılarının mensubu
olarak bilinen ve aslında birer İsmâilî din adamı olan dervişler
ve şeyhler, Türkmen babaları, yazın Suriye’ye, kışın da
Orta Anadolu yaylalarına gidip gelen Türkmenler arasında,
İsmâîlilik’le karışmış bir tasavvuf anlayışını yayıyorlardı.
Bu nedenle Baba Resûl’un adamları bu ortamda kolayca her
an ayaklanmaya hazır kimseler bulabiliyorlardı.
B)
Siyasi Ortamın Uygunluğu
İsyanı
kolaylaştıran siyasi şartların başında, 2. Gıyâseddîn Keyhüsrev’in
kötü yönetimini de göz önünde bulundurmamız gerekir. Selçuklu
sultanının ve vezirinin bazı menfaat grupları, Türkmenler’in
durumunu dikkate alarak, bu durumdan kendileri hesabına
yararlanmak için gizliden gizliye onları isyana teşvik etmiş
olabilirler.
İkinci
olarak, o sıralarda Anadolu’da ve Kuzey Suriye’de yağma
hareketlerine girişen Hârezm Türklerinin kışkırtmaları da
akıldan uzak tutulmamalıdır. Bilindiği üzere, Hârezmşahlar
devletinin Moğollar tarafından yıkılmasından hemen sonra,
Kanglı ve Kıpçak boylarına mensup Hârezmli bir kısım Türkler,
1231 yılında Anadolu’ya sığınmışlardı. Doğu Anadolu’ya kadar
Moğollar tarafından kovalanan bu Türkler iki gruba ayrılmışlar,
bir grubu Suriye’ye giderek Eyyubîler’in himayesine girmişti,
diğeri de 1. Alâettin Keykubâd’ın himayesine girmişti. Selçuklu
Sultanı Alâattin Keykubat onları Orta Anadolu’ya yerleştirmişti.
Fakat 2. Gıyâseddin Keyhüsrev zamanında durum değişti. Yeni
Sultan etrafındaki bazı kimselerin etkisiyle, isyan edecekleri
korkusuyla, Hârezmlilerin reisi Kayır Han’ı yakalattı ve
Zamantı kalesine hapsetti. Kayır Han zindanın ağır şartlarına
dayanamayarak çok geçmeden öldü. Önderlerinin bu şe-kilde
ölümü ve ayrıca Selçuklu Sultanı tarafından maruz kaldıkları
baskı-aslında hiç de isyana niyetli olmayan- Hârezmliler
Orta Anadolu’yu bırakarak önlerine çıkan şehir ve köyleri
yağmalayarak Malatya havalisine girdiler. Yaptığına pişman
olan sultan, arkadaşlarından adamlarını göndererek onları
geri çağırdı ise de, bir sonuç alınamadı. Hârezmliler bütün
Güney Doğu Anadolu mıntıkasını yağmalamaya devam ettiler.
İşte tam bu sırada yetmiş bin kadar bir Türkmen kuvveti
de Hârezmliler’e katıldı. Urfa, Harran, ve Suruç bölgeleri
bu kuvvetler tarafından tamamen yağmalandı.
İşte
tam bu sırada, Baba Resûl isyanı patlak verdi. Her iki olayın
aynı zamanda rastlaması, ister istemez Baba Resûl ile Hârezmliler
arasında bir ilişkinin bulunabileceğini akla getiriyor.
Muhtemel dış tahriklere gelince; hemen akla, Selçuklular’la
Eyyubiler arasındaki, 12. yüzyılın sonlarından beri Güney
Doğu Anadolu ve Kuzey Suriye üzerindeki mücadeleler geliyor.
Bu bölgelerin sahip oldukları iktisadi avantajlar nedeniyle
ele geçirme arzusundan doğan bu mücadeleler, özellikle 1.
İzzettin Keykâvus (1211-1220) zamanında daha da kızıştı.
Adı geçen bölgeler, 2. Gıyaseddin Keyhüsrev’in (1237-1246)
devrine kadar Anadolu Selçukları ile Eyyübiler arasında
el değiştirip durdu. Halep, Âmid (Diyarbakır) ve Mardin
gibi, Orta Doğu’nun önemli ticaret merkez-lerinden bazılarını
barındıran bu mıntıka, 1. Alâettin Keykûbat (1220-1237)
zamanında Melik Kâmil’in elinde bulunuyordu. Fakat Anadolu’da
sağlam bir idare kuran Selçuklu Sultanı, 1234’de Eyyubiler’i
buradan çe-kilmeye mecbur etti. Onun ölümünden sonra 2.
Gıyaseddin Keyhüsrev Güney Doğu Anadolu’da Zengî prensi
Melik Nasır ile birlikte Melik Kâmil’e karşı bir ittifak
oluşturdular. Melik Kâmil kaybedilen topraklardan vazgeçmediği
için, Selçuklu Sultanı’na karşı sefer hazırlıklarına gi-rişti
ise de, 1238 yılında ölümü buna engel oldu. 1238 yılında
yarım kalan bu seferden bir yıl sonra Baba Resul isyanının
başlaması, dikkat çekiyor ve ister istemez olayın teşviki
konusunda Eyyubiler’in rolünün olup olmadığını akıllara
getiriyor. Gerçi bu düşünceyi destekleyen tarihi belgelere
rastlanmamış. Bu düşünce bir varsayımdır.
lll-
BABAîLER İSYANININ SOSYAL TABANI VE İDEOLOJİSİ
A-
İSYANIN SOSYAL TABANI
1-
Katılanlar
a)
Konar-Göçer Türkmenler ve Köylüler
İsyanın sosyal tabanı ifadesiyle muhtelif Türkmen zümreleri
başta olmak üzere, diğer müslüm, gayri müslüm, köylüler
gibi halk kesimiyle, onları yöneten derviş zümreleri kastedilmektedir.
Gerek
nüfus üstünlüğü, gerekse isyana fiilen katılan ve onu uygulama
safhasına geçiren kitlelerin başında konar-göçer Türkmenler
gelmektedir.
Bazı
tarihi kaynaklardan anlaşılacağı gibi, Türkler Anadolu’ya
yoğun bir şekilde 1071 Malazgirt savaşından sonra girmeye
başladılar.Bazı
tarihi belgelerde Türk boylarının bazılarının bu tarihten
çok önceleri Anadolu’ya geldiklerinden bahsederlerse de,
bu Türk boyları Anadolu'da pek etkili olamamışlardır. 1071
Malazgirt Savaşı’ndan sonra başlayan Türk göç dalgaları
hemen hemen aralıksız 14.yüzyıla kadar devam etti. Göç eden
bu kitleler arasında büyük çoğunluk Mâverâünnehir, Hârezm,
Horasan, Azerbaycan ve Erran bölgelerindeki Oğuz (Türkmen)
boylarıdır.
Genellikle
Türkler, Anadolu’ya iki büyük göç dalgası halinde gelmiştir.
Bunlardan
birinci göçün nedeni; 13.yüzyılda, Karahıtaylar’la Hârezmşahlar
arasındaki mücadeleler sebebiyle Fergana’daki (Özbe-kisten,
Kırgızisten ve Tacikistan cumhuriyetlerinde, dağlar arasında
uzanan çöküntü ) şehirlerin çoğu tamamıyla harap bir hale
gelmiş ve orada yaşayan Türkler bu bölgeyi terk etmek zorunda
kalmıştır. Bu halkın büyük çoğunluğu Anadolu’ya göç etti.
Hemen hemen aynı dönemde Büyük Selçuklu İmparatorluğu’nun
Hârezmşahlar tarafından yıkılmasından sonra (1157), yine
bazı Türk göç dalgaları, bu arada özellikle Oğuzlar Anadolu’ya
yerleştiler. Her ne kadar çoğunluk Oğuzlar’a ait olsa da,
bu göçmenler arasında Karluklar, Halaçlar, Kıpçaklar ve
bazı öteki Türk boyları da vardı.
İkinci
büyük göçün nedeni ise; Moğollar’ın ilk önce Mâveraünnehir’de
başlayan istila sırasında (1206-1227) birçok Oğuz ve Karluk
Türkleri, Cengiz’in orduları önünden kaçarak bir kısmı Hindistan
istikâmetine, diğerleri ise Horasan bölgesine kaçtılar.
Kısa bir müddet sonra Hârizmşahlar devletinin 1231 yılında
Moğollar tarafından yıkılışı sonucu Hârizmli Türkler’in
büyük bir bölümü Anadolu Selçukluları’na sığındı. Nihayet
son olarak da Moğollar tarafından Horasan, Azerbeycan ve
Erran bölgelerinin istilası, bu bölgedeki Türklerin büyük
bir çoğunluğunun Anadolu’ya göçmelerine neden oldu.
Türklerin
Anadolu’ya bu göçleri, gerek Orta Doğu ve gerekse Anadolu
tarihi için çok önem taşımaktadır. Çünkü âdet ve gelenekleri
tamamıyla farklı, hayat tarzları ve dünya görüşleri çok
değişik genellikle konar-göçer Türkler’le, Anadolu’nun yerleşik
halkı, Anadolu’da, Anadolu’nun gelecek tarihini oluşturmaya
başladılar. Bu göçler sırasında gelen insanların sayıları
ne kadardı? Bu konu hakkında kesin bir bilgiye sahip değiliz.
Kaynaklar bunun 400-900 bin arasında değişik rakamlar vermektedir.
Henüz
dinlerinden ve atalarına ait gelenek ve göreneklerinden
çok şeyler taşıyan Oğuzlar, Karluklar, Halaçlar, Kanklılar,
Kıpçaklar ve Uygurlar, bütün geleneksel örf ve adetleriyle
bilhassa Anadolu’nun orta kısımlarına yayıldılar. Buralarda
Türkmenler, Artuklu, Dânişmendli, İnallı (Enelli) gibi,
kendilerini yöneten ailenin veya şeflerin adını taşıyan
yeni yeni oymaklar meydana getirdiler.
Anadolu’dan
başka, Irak, el-Cezîre ve Suriye’ye de geniş ölçüde Türkmenler
yerleşti. Buradaki Türkmenler özellikle Musul ve Halep havalisinde
yaşıyorlardı. Bu Türkmenler yazın Anadolu yaylalarına sürülerini
otlatmak için gelirlerdi. Bu geliş gidiş sırasında devamlı
olarak Anadolu’da yaşayan Türkmenler’le iletişim halindeydiler.
Türkmenlerin
ana geçim kaynağını hayvancılık oluşturuyordu. Bunların
yaşamları gereği çok güçlü bir geleneksel sosyal yapıları
vardı. Bu yapı içinde kendilerini yöneten ve bir anlamda
geleceklerinin garantisi olarak gördükleri boy ve dini reislerine
sarsılmaz bir bağla bağlı idiler. Bu nedenle sıkı bir gelenek,
örf ve âdet ağı içinde yaşıyorlardı.
Bu
konar-göçer Türkmen zümreleri geldikleri ilk yurtlarından
bu yana, bu sert geleneksel yapı yüzünden, onları gerek
yerleşik hayata geçirmeye, gerekse bir disiplin altına almaya
çalışan bütün merkezi yönetimlere, kendilerine hor bakan
yerleşik kesimlere karşı kolay kolay uzlaşmaz bir psikoloji
içinde yaşamlarını sürdürüyorlardı. Merkezi yönetimin kendilerini
düzene sokmak için uyguladığı baskı karşısında hemen ayaklanı-yorlar,
şehir, kasaba ve köyleri yağmalıyorlardı. Bu nedenle Selçuklu
hükümdarı 1. Alâeddin Keykûbat, bunları belirli bir disiplin
altına almak için, kendisiyle iş birliği yapan bazı Türkmen
beylerine ya da bazı Türkmenler’in ileri gelenlerine seyit’lik
belgeleri vermek suretiyle, bunlar aracılığı ile disiplin
altına almak istedi.
Baba
Resûl isyanına katılan Türkmen zümrelerinin hangi boylara
mensup oldukları, tarihi kaynaklarda tam olarak açıklanmamıştır.
Ancak bunlardan bir kısmının Karamanoğulları’na bağlı Avşar
oymağı ile, önemli ve büyük oymaklardan Çepni oymağından
oldukları tesbit edilebilmiştir. Hacı Bektaş Veli’nin de
Çepni boyuna bağlı Baktaşlu oymağının reisi olduğunu söylemekteler.
Baba
Resûl isyanına katılanlar yalnız bu konar-göçer Türkmenler
ve diğer Türk zümrelerinden ibaret değildi. Kaynaklardaki
bazı ifadelerin altında, yerleşik kesime, özellikle köylü
kesimine mensup bir kısım insanların, gerek isyana yürekten
inandıkları için, gerekse yağmalardan faydalanabilmek amacıyla
katılmış oldukları söylenebilir. Orta Anadolu’da Amasya,
Çorum, Yozgat bölgelerinden de bazı köylerin ve Güney Doğu
Anadolu’nun da bir kısım köylerinin katılmış olmaları ihtimal
dahilindedir. Hatta bir kısım Hıristiyan köylüleri için
de aynı durum söz konusudur.
Ayrıca
bunlara bir de, isyan bölgelerindeki Selçuklu hükümetinden
memnun olmayanları da eklemek mümkündür. Nitekim o sıralarda
muhtelif şehirlerde işsiz kalmış birçok kimseler mevcuttu.
Baba İlyas’ın isyan hazırlıkları onlar için de iyi bir fırsat
teşkil etmiş olmalıdır.
b)
Maceraperestler ve Yağmacılar
Hemen
dünyanın her yerinde ve benzeri hadiselerde olduğu gibi,
Babailer isyanına da, asıl kitlelerin yanında, bir takım
maceraperestlerin, fırsat düşkünlerinin ve yağmacıların
katıldığını varsaymak kesinlikle gerçek dışı değildir.
B-İSYANI
YÖNETENLER; ŞEYHLER VE DERVİŞLER
1-Anadolu’ya
Gelen Dervişler
Babaîler
isyanının üzerinde geliştiği sosyal tabakanın ikinci önemli
ögesi, isyanın hazırlanmasından propaganda safhasının yürütülmesine,
teşkilatlanmasından yönetilmesine kadar bütün aşamalarda
birinci derecede rol alan devletin resmi dinsel ideolojisi
dışında yer alan derviş zümreleridir. Bu derviş zümreleri,
yukarıda kısaca sözü edilen iki büyük göç dalgasından sonradır
ki, Anadolu’da tasavvufun temelleri atılmıştır.
Gelen
dervişler esasında, görünürde değişik tarikatlara mensup
olmalarına rağmen, temelde aynı tasavvuf anlayışından kaynaklanan
benzer ve ortak birçok görüşleri paylaşıyorlardı. Bu şahıslar
için Anadolu, Moğol istilasından kaçtıktan sonra hem sükûnet
ve emniyet bulmayı ümit ettikleri bir memleket ve hem de
kendi dini fikirlerini rahatça yayabilecek elverişli bir
ortamdı.
Orta
Asya’dan Anadolu’ya gelen bu şeyh ve dervişler, tıpkı geldikleri
yerlerdeki gibi, aynı zamanda hem kabile şefleri ve hem
de dini reisler idiler.13.yüzyıl ortalarında, Baba Resul
isyanına rastlayan yıllarda, sözü edilen bu devletin resmi
dinsel ideoloji inancı dışında düşünen şeyh ve dervişleri
dört ana tarikata bağlı olarak görüyoruz.
a)
Kalenderîler
İlk
defa 10.yüzyılda Orta Asya ve İran’da, Horasan Melâmetiliğinden
(Gelenek ve töre tanımayan, kurumsallaşmaya karşı olan bir
tasavvuf anlayışı) kaynaklanan, henüz teşkilatlanmamış büyük
bir Sûfîlik akımı olarak ortaya çıkan Kalenderilik, 12.yüzyılın
sonunda Cemaleddîn-i Sâvî (öl. 1232-1233) adlı İranlı bir
sûfînin önderliğinde teşkilatlandı. “Kalenderiye” veya “Cavlakiyye”
adıyla Orta Doğu’da ve Orta Asya’da geniş taraftar buldu.Kalenderi
dervişleri, tıpkı öteki tarikat mensupları gibi Moğol istilasının
önünden kaçarak kalabalık gruplar halinde Anadolu’ya geldiler.
Dönemin kaynaklarının rivayetlerine bakılırsa, bunların
bir kısmı, aslında gerçek anlamda bir tasavvuf düşüncesinden
yoksun maceraperest olarak algılamak gerekiyor; hatta daha
ziyade Hint menşeili bir takım fikir ve inançları taşıyan
gezgin dervişler oldukları görülüyor. Bu maceracı, serseri,
tek başlarına veya gruplar halinde Anadolu köy ve kasabalarında,
yiyeceklerini dilenerek toplayan Kalenderiler’in içlerinden,
Ebûbekr-i Niksarî ve Şems-i Tebrizî (Mevlana’nın hocası)
gibi yüksek tasavvuf düşüncesine mensup Kalenderî Şeyhleri
de bulunuyordu.
Kaynaklardaki
rivayetler, birinci grubu temsil edenlerin çoğunluğunun
bekar yaşadığı, zamanın ve mekanın ahlaki kurallarına ve
şer’î kaidelere uymadıklarını, acaip kıyafetlerle gezdiklerini
ve bilhassa saçlarını, sakallarını, bıyık ve kaşlarını tamamıyla
kazıdıklarını kaydediyorlar. Bu kaynaklara inanmak gerekirse,
Kalenderiler’in çoğunluğunun, genellikle aşağı tabaka mensupları
olduğunu kabul etmek gerekiyor. Bu yüzden ve ayrıca İslamî
kuralları pek dikkate almayan tavırları yüzünden şehirlerde
hiç de iyi karşılanmıyorlar, hatta kovuluyorlardı.
b)
Yesevîler
Hâce
Ahmed-i Yesevî (ölm. 1167) tarafından Mâverâünnehir’de yine
Horasan Melâmetiyye mektebinin bir türevi olarak kurulan
Türk tarikatı, kısa zamanda konar-göçer Türk boylarının
sosyo-kültürel yapılarına uyarlanmış ve eski Türk inanç
ve gelenekleriyle karışmış bir mahiyet kazandı. Kurulduğu
günden zamanımıza kadar Orta Asya’da önemli roller üstlenen
Yesevîliğin, Anadolu’da aynı konumu kazandığını söylememiz
pek mümkün değildir. 12.yüzyılın ortalarından itibaren Türkmen
muhitlerine uygun, karmaşık sûfiyane doktrinlere sahip olmayan
basit ve pratik yapısı, sadeliği ve Türkler’e uygun gelen
cezbedici karakteri sayesinde çabucak yayıldı.
Ayrıca
bu tarikatın, bir müddet sonra, Batı Türkistan’da o sıralar
oldukça yaygın bulunan İsmâili cerayanlarının etkisinde
de kalmış bulu-nabileceği kuvvetle muhtemeldir. Nitekim
bazı kaynaklarda, Türkistan’ın birçok kalelerinde İsmâili
dâîsi (Halkı mezhebe inandırmak ve kandırmakla görevlendirilen
kişi) olarak faaliyet gösteren bir takım Türkler’in bulunduğuna
dair kayıtlara rastlanması, bu ihtimali kuvvetlendiriyor.
Bu propagandacılar aracılığı ile bazı göçebe Türk boylarının
böylece İsmâili inançlara yabancı kalmadıkları aynı şekilde
kuvvetli bir ihtimaldir.
İşte
bu senkretik (birbirinden ayrı düşünce, inanış yada öğretileri
kaynaştırmaya çalışan felsefe) fikirler ve tasavvuf anlayış
ve görüşleriyle yüklü Baba, Dede veya Ata ünvanlı Yesevî
dervişler, İslamî inançları yüzeysel, üstünkörü ve basit
bir biçimde yorumlayarak müritlerine sunu-yorlardı. Bu sebepledir
ki Yesevîliği, sanıldığı gibi Sünni eğilimli bir tarikat
kabul etmek mümkün değildir. Hatta o, daha ilk teşekkülünde
bile, Mâverâünnehir’in büyük kültür merkezlerin güçlü Sünni
öğretilerin aksine bir istikamette gelişmiş ve 14.yüzyılın
ikinci yarısında, tam anlamıyla Sünni eğilimli bir tarikat
olan Nakşibendiliğin doğuşundan ve Orta Asya’da yayılmasından
sonra dahi bazı kollarıyla bu yapısını korumuştur. Köylerde
ve göçebe çevrelerde bu belirtilen yönde gelişmesini sürdürmüştür.
Buralarda onun için hiçbir zaman Vahdet-i Vücud (Varlığın
birliğini; Yaratan ile yaratılanın-Halik ile mahlukun-bir
olduklarını; evren ve evrende tüm varlıkların tanrısal ad
ve niteliklerin yansımaları olmaktan öte bir değer taşımadıklarını
savunan tasavvuf akımı) mektebinin derin ve karmaşık fikirleriyle
ilgisi olmamış, fakat göçebe Türkmen çevrelerine adapte
olmuş sade ve işten bir halk tasavvufu haline gelmiştir.
Yesevî
babalarının Anadolu’ya ilk girişleri 13.yüzyılın başlarında,
Hârizmşahlar’la Karahıtaylar arasındaki mücadeleler yüzünden
vuku bulan göçlerle olmuştur, ki bu mücadeleler birçok Türk
boyu ile birlikte Yesevî babalarını da Mâverâünnehr’i terke
mecbur etmiştir. Asıl çoğunluk ise Moğol istilası sırasında
Cengiz ordularının önlerinden kaçan Yesevî babaları Anadolu’ya
sığındılar. Mâverâünnehr, Hârizm, Horasan ve Azerbaycan’dan
gelen bu dervişler yeni vatanlarında tarikatlarını yaymaya
devam ettiler. Kendileriyle birlikte Ahmed-i Yesevî ile
alâkalı bütün sözlü gelenekleri de getirmişlerdi. Onun ve
halifelerinin tasavvufî fikirlerini yine aynı sadelik içinde
öğrettiler. İşte bu sözlü gelenekler aracılığıyladır ki,
“kuş donuna girmek, taşları ve kayaları harekete geçirmek,
ejdarha öldürmek...” gibi, daha sonraki dönemde Anadolu’da
kaleme alınan evliya menâkipnâmelerinde ve özellikle de
Hacı Bektaş Veli etrafında toplanan menkıbelerde sık sık
görülen inanç motifleri Orta Asya’dan Anadolu’ya taşındı.
Hâlen
eski kam-ozanlara çok yakın benzerlikler gösteren bu babalar,
dedeler ve atalar özellikle konumuz açısından mühim olan
bir kimlik taşıyorlardı: Onlar, içlerinde yaşadıkları ve
yönettikleri kabilelerin başında, din adamı, büyücü, hekim
ve şair kimliğini bir araya toplayan önemli reisler konumundaydılar.
Bundan başka, belki aynı derecede önemli bir başka rolleri
vardı: İslam öncesi eski efsaneleri İslamî evliya menkibeleri
şeklinde dönüştürerek onların muhafızlığını yapıyorlar,
Ahmed Yesevi ile ilgili bu menkibeleri Anadolu halkı arasında
da yayıyorlardı. Örneğin; Hacı Bektaş Veli “Vilayetnâmesi”
(menâkıbnâme) bunlardan bir kısmını ihtiva etmektedir.
c)
Haydariler
13.yüzyılda
Anadolu’da en faal -resmi inancın dışında- tarikatlardan
biri de Haydarilik’tir. Aslında bu tarikat, Yeseviliğin
Kalenderilik’le karışımından doğmuştur. Kalenderiliğe daha
yakın olduğu için onun bir kolu olarak da kabul edilebilinir.
Kudbeddin Haydar (öl.1221’den sonra) isimli bir Türk şeyhi
tarafından kurulan Haydarilik, Türkmen yörelerinde hızla
yayıldı. Zâve’de büyük bir zâviyesi olan Şeyh Kutbeddin
Haydar, çok şöhretli bir şahsiyetti. Onun müritleri Moğol
istilasının başlamasına kadar Orta Asya’da ve İran’da faaliyet
gösteriyorlardı. İstilanın başlamasıyla onlar da bir koldan
Hindistan içlerine, bir koldan da Anadolu’ya sığındılar.
Anlaşıldığına
göre Haydarî dervişleri Kalenderilerle aynı inanç ve fikirleri
paylaşıyorlardı. Bunlar da benzer kıyafetleri kullanmakta,
yalnız boyunlarında “Tavk-ı Haydari” denilen, demirden yapılmış
bir halka taşımaktaydılar.Haydariler bu devirde Anadolu’da
olduğu gibi Suriye, Mısır ve Libya’da varlıklarını gösteriyorlardı.
15.yüzyıldan itibaren ise, hemen hemen bütün Ortadoğu’da
Haydariler’e rastlanıyordu.
d)
Vefâîler
Babai
isyanının asıl yönetici kadrosu, Baba İlyas’ın kendisi ve
halifesi Baba İshak başta olmak üzere, Vefâîyye tarikatı
mensupları oluşturu-yordu.Bu tarikat Tâcu’l-Ârifîn Seyyid
Ebü’l-Vefâ Bağdâdî (öl.1107) tarafından kurulmuştur. Çoğu
zaman 15.yüzyılda yaşamış Ebü’l Vefâ Hârizmi ile karıştıran
bu tarikat Irak ve Suriye’de yaşayan Türkmenler arasında
yayılmıştır.