AB
meselesi konusunda kafası en açık konumda olması gereken kesimlerin
başında Aleviler geliyor. Neden? Çünkü kendi özyurtlarında
sistematik bir asimilasyona tabi tutulanların başında onlar
geliyor. AB entegrasyonunda yeralmayı ençok savunması gerekenler
de Aleviler olmalı. Neden? Çünkü bin yıldır 72 millete/inanca
bir nazarla bakmayanların 4o yıl müderris olsa hakikatte asi
olduğunu söyleyen bir inancın temsilcileridirler.
ALEVİLER
VE AVRUPA BİRLİĞİ
2004
yılı Aralık ayında AB'nin üyelik için takvim verip vermeme
kararı, Türkiye'nin bundan sonraki şekillenmesini de tayin
edecek bir önem taşıyor.
AB
üyelik süreci için takvim almış bir Türkiye ile alamamış bir
Türkiye'nin yönelimleri, birbirinin tersi yönde olacaktır.
Her iki durumda da düzenin kapitalist karakterinde kuşkusuz
bir değişim olmayacaktır; ancak bu iki olasılıkta ülkenin
dış politikasından kültürel şekillenmesine, ekonomik yönelimlerinden
devletle toplum arasındaki ilişkilerin yapısına kadar her
şey bambaşka olacaktır. Takvim almış bir Türkiye'nin ekonomik
kalkınması, siyasal istikrarı, demokratikleşmesi, lâik kurumlaşması
ve dış ilişkilerinde barış eğilimi artacak, alamamış bir Türkiye'de
ise tüm bu eğilimler, halen yaşandığı gibi olumsuz kırılmalara
uğrayacaktır.
AB'nin
bu belirleyici önemi, sistematik olarak ezilen demokrasi dinamiklerinin
Türkiye'nin dönüşümünde belirleyici olmaktan uzak olması,
yanı sıra ekonomik performansının bağımlılık nedeniyle dışarıdan
belirlenmesinden kaynaklanmaktadır.
Sorunun
bu önemi nedeniyle AB, Türkiye'deki tüm siyasal, toplumsal,
kültürel, inançsal, etnik, sınıfsal yapıları ciddî anlamda
etkilemekte ve dün beraber olanları ayrıştıran, ayrı olanları
birleştiren veya aralarındaki ilişkilerin yeniden kurulmasını
sağlayan bir etken olmaktadır.
AB
sürecinin dayattığı bu yeniden yapılanmadan en fazla etkilenecek
olanlar ise kuşkusuz ilerici ve ezilen kesimlerdir. Çünkü
AB'den takvim alınması halinde, yine onun zoruyla 12 Eylül
hukukunda yapılan tadilâtların uygulamaya geçmesi ve derinleştirilmesi
söz konusu olacakken, tersi durumda bu değişimler işlevsizleşecek
ve onlardan geriye gidilecektir. Takvim alınması halinde başta
Alevî, Kürt ve gayrı Müslimler olmak üzere ezilen kimliklerin
konumlarında görece iyileşmeler olacak, tersi durumda ise
olumsuzlaşacaktır. Aynı şekilde halkın yaşam kalitesi ve adaletsizlikler
konusundaki oldukça olumsuz tabloda görece iyileşme veya kötüleşme
bizi beklemektedir. Ve tabiî dış politikada, ABD'nin bizi
Orta Doğu bataklığına çeken etkisi karşısında da birbirinin
tersi yönde işleyen yönelimler söz konusu olacaktır. AB'den
takvim alamamış, dolayısıyla ABD-İsrail ekseninin insafına
sürüklenmiş bir Türkiye'de militarizm ve sorunların zora dayalı
çözümleri tekrar artma eğilimine girecek, tersi durumda ise
sorunların barışçıl çözüm yönelimi artacak, militarizm ise
gerileyecektir.
Sorunun
tüm bu gerçek önemine karşın Türkiye'nin ilerici kesimleri,
konuya ilişkin tam bir atalet ve belirsizlik sergilemekte,
dahası yanlış bir lâiklik ve yanlış bir ulusal çıkar anlayışının
etkisiyle demokrasiyi zayıflatıp kendilerini vuran savrulmalara
düştükleri görülmektedir.
AB'nin
Alevîler İçin Anlamı
Alevî kimliği bu değişim sürecinden en çok etkilenecek kesimlerden
birini oluşturmaktadır. Çünkü AB sürecinin Türkiye özgülündeki
öncelikli anlamı, çokkimlikli, çokkültürlü bir yeniden yapılanma
zorunluluğudur. Bu ise başta Alevîler olmak üzere diğer dışlanan
kimliklerin içinde yaşadığı atmosferin ciddî bir değişime
uğraması demek olacaktır.
Böyle
olmasında karşın ezilenler adına hareket eden örgütlenmelerce
soruna verilen önem, konuya ilişkin bilgilenme, takınılan
pozisyon ve sürecin etkilenmesi için geliştirilmesi gereken
tavır konusunda ciddî zaaflar yaşandığı görülmektedir. Alevî
örgütlenmelerin sergilediği tablo da farklı değildir. Soruna
doğru yaklaşanlar, sürece ilişkin yapılması gerekenler konusunda
oldukça yetersiz ve ihmalkâr bir konum gösterirken, devlete
angaje, Türkçü, dolayısıyla AB'ye rezervli kesimlerde de ise
Alevî çıkarlarına karşıt pozisyonlar sergilemektedir.
Oysa
AB süreci, başta Alevîler olmak üzere tüm ezilenler için ciddî
bir imkân oluşturuyor. Çünkü Cumhuriyetle birlikte şeriatçıların
basıncıdan kurtulan, ancak kimlikleri ve özgürlükleriyle yaşama
olanakları reddedilen Alevîler, ilk defa kimliklerinin özgürce
örgütlenmesi olanağı bulacaklar. Buna karşın AB entegrasyonunun
geliştirilememesi halinde, devletin kendilerine karşı sürdürmekte
olduğu asimilâsyon ve onları kimlikleriyle tanımama hali devam
edecektir.
AB,
Alevîliğin "bölücülük" olarak yargılandığı bir "ulusal" hukuktan,
hak ve özgürlükleriyle varlıklarının tanınmasının demokratik
bir zorunluluk olarak kabullenildiği bir başka hukuka geçiştir.
Özetle AB entegrasyonu, farklılıkların bir zenginlik, inanç
gereklerinde eşitliğin ise, lâikliğin gereği olarak içselleştirilmesini
getirecektir.
Kuşkusuz demokratikleşmenin kurumlaşması için AB üyeliği tek
başına yeterli olmayacaktır. Bu noktada Sovyetler Birliği'nin
çözülmesi ve onun neden olduğu eşitlikçi basıncın ortadan
kalkması sonrasında, AB'de kazanılmış pek çok hakkın geri
alındığı da özellikle anımsanmalı. Nitekim AB'nin Maastrich
Zirvesi kararları, sermayenin çıkarları adına, kazanılmış
pek çok hakkın geri alınmasının ifadesidir. Dolayısıyla AB,
hak ve özgürlüklerin nihaî çerçevesi ve güvencesi için yetersiz.
Kaldı ki kâğıt üzerinde yazılı olsa bile hiçbir hak, onu sahiplenen
dinamikler söz konusu değilse kuvveden fiile geçemez. Burada
Türk devletinin iktidarı kutsayan, farklılıkları sorun gören
geleneği yanı sıra halkın demokratik bilinç ve örgütlülüğünün
geriliği de dikkate alınacak olursa reformların kurumsallaşmasının
kolay olmayacağı, dahası onların kullanılabilir kılınması
ve geliştirilmesi için mücadele verilmesi gerektiği açık.
Özetle
AB entegrasyonunun sorunların çözümü için yeterli olacağı
anlayışı yetersizdir. Bunun için ezilenlerin haklarını dillendirmesi,
onları ötekilerin gündemine taşıması, onları gerçekten kullanabilecek
bilinç ve örgütlülüğe yükselmesi ve ele geçirmek için inatçı
bir mücadele verilmesi zorunlu. Aksi takdirde halen görüldüğü
gibi, Alevîlerin sorunları, AB izleme raporlarında bile hak
ettiği yeri almaz, yapılan düzenlemelerde dikkate alınmaz.
Dolayısıyla her hâlükârda hakların bilince çıkarılması ve
kazanılması açısından mücadele zorunlu. AB'nin bu noktadaki
işlev ve önemi, bu mücadelenin karşılığını alması açısından
uygun bir atmosfer ve yasal güvenceler içermesidir.
Kuşkusuz kendi başına AB hukuku, mevcut otoriter, tektipleştirmeci
hukukumuzun çözülmesini zorunlu kılıyor; ama bu, çözülenin
yerine Türkiye'nin ezilen kimliklerinin kendilerini hak ve
özgürlükleriyle temsil edebilecekleri bir hukuk yaratılması
için yeterli değil. Eğer hakları ısrarla dillendirecek, yasal
zeminde en geniş biçimde yer almasını sağlayacak, yasal değişimlerin
içini dolduracak toplumsal bilinç ve örgütlülükler yaratılamazsa,
biçimsel olarak yapılan düzenlemeler hem sınırlı kalacak hem
de kâh bürokrasi, kâh hükümetlerin engellemesiyle karşılaşacaktır.
Özetle hakları için mücadele etmeyenler AB hukukunun sağlayacağı
avantajları değerlendiremeyecektir.
Nitekim
Alevî sorunu özgülünde Avrupa Birliği ilerleme raporlarının
oldukça eksik ve geri olduğu hemen görülebilecektir. Ancak
bunda Alevîlerin sergilediği sorunsuz görüntünün, sorunlarını
kamuoyuna taşımaktaki yetersizliklerinin tayin edici bir rolü
bulunmaktadır. Sistematik bir baskıya uğramalarına rağmen
Alevîlerin sorunlarını kamuoyuna taşıma ve kendilerini ifade
etme konusundaki eksiklikleri, hem haklarının tescili hem
de genel demokrasi mücadelesindeki katkı oranlarını düşürmektedir.
Oysa
hem AB entegrasyonu sürecinde daha büyük inisiyatif almaları
hem de bu süreci, sorunlarını daha sistematik ve yüksek dille
ifade etme fırsatı olarak değerlendirebildikleri oranda durum
farklı olacaktır. Bu yolla Alevîler, hem hak ve özgürlüklerini
tescil ettirmek yönünde daha büyük avantaj elde edecek hem
de AB uyum paketlerini yasallaştırdığı oranda "demokratik"
bir görüntü veren AKP hükümetinin gerçek niteliğini açığa
çıkarmak anlamında (*)
önemli
bir fonksiyon üstleneceklerdir. Bu açıdan saptanması gereken
temel eksiklik, Alevî örgütlerinin, Alevî kimliğinin yaşadığı
sistematik hak ihlâllerini dillendirmekte ve bunu AB süreci
nezdinde deşifre etmekte oldukça yetersiz kaldıkları gerçeğidir.
AB
Karşıtı Direncin Anlamı
AB'nin
Türkiye'nin yeniden yapılanması konusundaki olumlu misyonu
nereden kaynaklanmaktadır? Bu sorunun yanıtı AB'nin ne olduğu
ile doğrudan ilgilidir. AB ulusal devlet formundan uluslarüstü
devlet formuna geçiş sürecinin ürünü, uluslarüstü ve burjuva
demokratik bir devletleşme sürecidir. Bu nedenle ulusal aidiyeti
kutsayan, bu temelde ulusal olan dışında kalan her kimliğe
düşman muamelesi yapan, onları asimle etmeyi kendinde hak
gören anlayışların aşılması sürecidir. Deyim uygunsa AB, "72
millet/inanç birdir bize" diyen bir geleneğin modern koşullardaki
ifadesidir. Bu anlamıyla farklı aidiyetler arasında hukuksal
eşitliği, barış içinde bir arada yaşamayı, insanı ve haklarını
temel alan bir hukuk zemininde evrenselleşmeyi, kültürler
arası entegrasyonu ve milli düşmanlıkların aşılmasını öngören
bir projedir. Bu niteliğiyle AB, Alevî felsefesine uygun ve
onun modern koşullardaki izdüşümü iken, kimi Alevîlerin Türkçü
ve devletçi tutumu, tam tersine bu felsefeye karşıt bir niteliğe
sahiptir. Çünkü hem Alevî felsefesi milliyetçiliğe karşı 72
kimliği bir gören bir niteliğe sahiptir hem de mevcut Türk
devlet geleneği, başta Aleviler olmak üzere öteki kimliklerin
asimilâsyonu temelinde biçimlenmiştir.
AB
projesinin, insanlığın evriminde tıpkı feodalite ve imparatorluklar
çağından ulusal devlete geçiş sürecinde olduğu gibi tarihsel
bir ilerleme olduğu açık. Dolayısıyla nasıl dün ulusal devlete
karşı feodal, lâikliğe karşı dinci direnişler gerçekleşmişse,
bugün de bu uluslarüstü formun milliyetçi dirençle karşılaşması
doğaldır. Ancak bu direnç, demokratik kurumlaşma için ciddî
bir zemin oluşturan çokkimliklilik ve çokkültürlülük karşısında
gerici ve anti demokratik bir karakter taşımaktadır.
Halen
ülkemizde, AB ile entegrasyona karşı ulusalcı gerekçelerle
geliştirilen ciddî bir direnç bulunmaktadır. Asıl önemlisi
bu karşı çıkış, yer yer sol bir dille gerekçelendirilmeye
çalışılmaktadır. Ancak bu karşı çıkışın söz konusu bu sol
mazeretleri deşifre edildiğinde, faşizan bir rejimin kendini
koruma kaygısıyla karşılaşıyoruz. Nitekim "Sevr'i getirmek
istiyorlar!", "Bizi bölmeye çalışıyorlar!" gibi korkutmalarla
korunmaya çalışılan statüko, Türk ve Sünnî olmayan herkesin
asimle edildiği, toplumdaki eşitsizlik oranının herhangi bir
kapitalist ülkeden kat be kat fazla olduğu, devletin toplum
karşısında kadir-i mutlak bir konumda tutulduğu anti demokratik
bir düzeni ifade etmektedir.
Dolayısıyla
AB eksenli demokratikleşme paketleri geldikçe sergilenen feveran,
antiemperyalist bir duyarlılık değil, statükonun korunmasına
yönelik bir tepkiden ibarettir. Bu feveranı örgütleyenlerin,
sözcüğün gerçek anlamıyla emperyalizmle bir sorunları olmadığı
açıktır. Onların sorunları demokratikleşmenin, yani Türkiye
halkının farklı ve ezilen kesimlerinin sorunlarının dillendirildiği
noktada başladığı özellikle unutulmamalıdır. Özetle AB'ye
karşı sol söylemle sürdürülmeye çalışılan direnç, devletin
derin sahiplerinin iktidarlarını koruma çabasından, bunun
için ezilen ve ilerici kesimleri yumuşak karınlarından teslim
alma, kendi tektipleştirmeci iktidarlarına yedekleme çabasından
başka bir şey değildir.
"Ulusal
onur-çıkar" demagojisinin etkisi altında kalınmasına karşı
özellikle anımsatılmalıdır ki günümüz Türkiye'sinde "ulusal
çıkar-onur" savunusu AB karşıtlarına ve milliyetçilere bırakılmayacak
kadar demokrasi güçlerine, ezilenlere aittir. Ancak onun anımsanması
gereken yer, Kürtlerin, gayrı Müslimlerin, Alevîlerin uğradığı
haksızlıkların ve gelir adaletsizliğinin düzeltilmesi, Kıbrıs
sorununun çözülmesi, derin devletin demokratikleşme üzerindeki
basıncının sona erdirilmesi değil, IMF ve ABD hegemonyasının
ekonomimizden dış politikamıza kadar her şeyi belirlemesi
olmalıdır. Bu bir yana "ulusal çıkar-onurun" gereği, kendini
her şeyden önce toplumun hakları konusundaki duyarlılıkta
göstermek zorunda. 12 Eylül'leri yapan, Türkiye'nin orta yerinde
10 saat boyunca yakılan ilerici insanları kurtarmak için kılını
kıpırdatmayan, insanların ana dillerini yasaklayan, gayrı
Müslimlerini 6-7 Eylül provokasyonlarıyla imha eden, ülkenin
dört yanını ABD üslerine peşkeş çeken, kendi halkına demokrasiyi
çok gören bir devlet geleneğinin dilindeki bir "ulusal çıkar-onur"
söyleminin ise demagojiden başka anlam taşımayacağı açık.
Ülkemiz
üzerine bir karabasan gibi çöken 12 Eylül rejiminin ve tabiî
Cumhuriyetin toplumu tektipleştirmeci yaklaşımının çözülmesinde
belirleyici öğe olan AB entegrasyonuna, Sevr paranoyası yaratarak
karşı çıkış, anti demokratik bir muhteva taşımaktadır. Bu
gerçeğin başta Alevîler olmak üzere ezilen kesimler nezdinde
deşifre edilmesi için ciddî bir aydınlatma mücadelesi verilmesi
gerekiyor. Bu noktada Alevî kurumlarının AB temsilcisiyle
görüşmesi ve çok kimlikli demokratik bir Türkiye savunusunu
"vatana ihanet" olarak terörize etmeye çalışan devlet geleneği,
demokrasi konusunda olduğu gibi lâiklik konusunda da samimiyetten
uzaktır.
Nitekim
Şeriatçı hareketi besleyip büyüten, Alevî çocuklarının zorunlu
din derslerinde asimilâsyonunu inatla sürdüren, Alevî örgütlenmesi
kurulmasını devlet görüşü olarak "bölücülük" olarak kayda
geçiren, Alevî köylerine cami yaptıran, Diyanet'i anayasal
güvence altına alan bizzat bu gelenektir ve her şeyden önce
halktan özür dileyip bu konularda düzeltmeye gitmek durumundadır.
Bunu yapmadığı müddetçe, denetim dışına çıkan İslâmcılara
karşı Alevîleri yedeklemek için "lâiklik elden gidiyor" sözlerine
de AB'nin demokratikleşme talepleri karşı "bizi bölmeye çalışıyorlar"
yaygarasına da itibar edilemeyeceği açık.
Bu
noktada şeriatçılara karşı 28 Şubat müdahalesini yapanların
farkı, "lâiklik" söylemlerinde değil, bunun samimî gereği
olarak zorunlu din dersini, Diyanet'i Alevîlerin Sünnîlerle
eşitsizliğini ne yaptıkları temelinde ölçülmelidir. Oysa bu
temel konularda farklılık bulunmaktadır. Dolayısıyla artık
rejimi koruma eksenli politikalardan vatandaşı koruma politikasına
geçmek gerekiyor ki AB hukuku, en azından bunu mümkün kılan,
bunun için mücadeleyi meşru kabul eden bir burjuva demokratik
hukuka geçiş anlamına geliyor. Durum buyken bazı Alevîlerin
AB'ye karşı çıkışları, "ulusal devleti" korumak mazeretiyle
derin devlete yedeklik yapmaları, bizzat Alevî haklarına karşı
da Hızır Paşalık yapmaları demektir.
Ulusal
Devletin Alevîlere Reva Gördüğü
AB
entegrasyonunu, Cumhuriyetin ve lâikliğin rezervsiz savunucuları
olagelmiş olan Alevîler için ayrı bir önem taşıyor. Çünkü
onların rezervsiz desteğiyle kurulan Cumhuriyet rejiminin,
kurumlaşmasını müteakip kendilerini reddettiği adaletsiz bir
gerçeklikte yaşıyorlar. Nitekim tekke ve zaviyelerin kapatılması
yasası öncelikle onları vurmuş, Cumhuriyetin resmi kurumu
Diyanet, sadece şeriatçı harekete karşı değil aynı zamanda
Alevîlerin asimilâsyonu ve toplumun dinsel tektipleştirilmesi
görevini üstlenmiş, Balkanlardan gelen Bektaşî nüfus, "dinimizi
öğretmek" gerekçesiyle Sünnîleştirilmiş, Anadolu'daki Alevî
inanç ise başından beri reddedilip kamusal alanın dışına itilmiştir.
Özetle Cumhuriyet kendilerine eşit hak ve özgürlük sunmadığı
gibi, tıpkı Osmanlı dönemindeki gibi onları sistematik bir
asimilâsyona tabi tutmuştur.
Alevîlerin
kendilerini özgürce gerçekleştirebileceği bir rejim, çok kimlikli,
çok kültürlü bir Türkiye'yi, yani devletin yurttaşa kimlik
dayatmadığı, onu asimle etmediği, kimliğinin gereklerine uygun
yaşamasını güvence altına aldığı, yani gerçekten demokratik
ve gerçekten lâik bir Türkiye'yi gerektiriyor. Ancak Cumhuriyetin
kendi yönelimleri ne yazık ki tersi olmuş, İttihat ve Terakki
iktidarından devralınan "bölünme" sendromu ile Anadolu'nun
farklı renklerinin tektipleştirilmesi yönelimine gidilmiştir.
Halkın temel hak ve özgürlüklerini tanımayan, farklı kimlikleri
eriterek toplumu tektipleştiren bir zihniyetin demokratikleşmeyi
olanaksızlaştıracağı açıktı ve nitekim öyle olmuştur.
Cumhuriyet
sadece bir modernleşme projesi değil, aynı zamanda farklı
kimliklerin eritilmesi ve reddedilmesi projesi olarak biçimlendiği
oranda kendi demokratikleşmesinin maddî koşullarını da kendi
elleriyle yok etmiştir. Modernleştirme yöneliminin doğal olarak
demokratikleşmenin maddî koşullarını yaratması beklenirken,
toplumun Türk ve Sünnî bir potada tektipleştirilmesi bunu
olanaksızlaştırmıştır. Çünkü tektipleştirme kararlılığı, farklı
kimliklere ait dinamiklerin devlet tarafından ezilmesini getirmiştir.
Bu süreçte özellikle gayrı Müslimler, Kürtler ve Alevîler
ciddî haksızlıklara uğramış, bin yıllardır yaşadıkları kendi
vatanlarında kendi değerlerinden vazgeçmeye, bunun için zorbalığa,
tehcire uğramışlardır. Tektipleştirici devlet zoru ve resmi
eğitimle beslenen Sünnîlik ve Türkçülük üzerinden ise, demokrasi
ve lâiklik değil, sağcı, muhafazakâr, komşularıyla ve tabiî
farklı olan vatandaşlarıyla sorunlu bir Türkiye doğmuştur.
Bu
Türkiye'de Alevîler, dinci gericiliğe karşı devletin kendilerine
alenî haksızlık yapan lâikliğine razı olmaya, daha ötesini
istememeye, kendi inançsal kimliklerini özgürce ifade edebilme
haklarından vazgeçmeye zorunlu kılınmışlardır. Yani gerçekte
tıpkı Kürtlerin, gayrı Müslimlerin karşılaştığı uygulamayla
karşılaşmışlar, ancak onlardan ayrımla besleme şeriatçı hareketle
korkutularak devlete yedeklenmeye, daha ötesini istememeye,
kimliklerini gizli yaşamaya, kendilerini kamusal mekânlarda
ifade etmemeye zorlanmışlardır. Buna rağmen asimle edilme
kampanyalarından kurtulamamış, karşılarına din öğretmeni Sünnî
imamlar dikilmiş, inanmadıkları ramazan orucuna zorlanmış,
cenazelerini Sünnî geleneğe göre kaldırmak zorunda bırakılmış,
köylerine cami yapılmış, çocukları Sünnî din derslerine zorunlu
bırakılmışlardır. Başlarına örülen çorap bununla sınırlı kalmamış,
Sivas'ta, Maraş'ta, Erzincan'da, Çorum'da, Tunceli'de, özetle
çoğunluk oldukları tüm mekânlarda vahşî katliamlar ve sistematik
tehcirlerle dağıtılmışlardır.
Özetle
sistematik bir devlet refleksiyle karşı karşıyayız ve bu refleks
geleneksel olarak ötekini, devlet kimliğinden farklı olanın
tasfiyesini, asimilâsyonunu, ekonomik olarak güçsüzleştirilmesini,
idarî görevlerden uzak tutulmasını, sembollerini, inanç biçimleri
ve mekânlarını kamusal alanda gösterememesini dayatmaktadır.
Kürdün, Gayrimüslimin, Alevînin asimilâsyonu, toplu yaşam
alanlarından göçlerle tasfiyesi bunun göstergesi. Bu öyle
bir devlet geleneğidir ki değişen hükümetlerle değişmemektedir.
Nitekim Alevî katliamlarının, gayrı Müslim tasfiyelerinin,
çoğunlukla devletin lâik temsilcileri döneminde yoğunlaşması
da bunun göstergesi. Ki Tunceli İskân Kanunu'ndan başlamak
üzere Alevî, Cem gibi nitelemelerle örgütlenmenin engellenmesi,
Pir Sultan heykelinin kendi memleketine kültürel bir figür
olarak dikilmesinin engellenmesi, Alevî çocukların zorunlu
din dersleriyle Sünnîleştirilmesi ile tasfiyesi sadece sağcı
partilerin değil, ondan çok bizzat bu devlet geleneğinin uygulamalarıdır.
İşte
AB entegrasyonu, Alevî kimliğine, rejimin bu cenderesinden
kurtulma olanağı sunmaktadır. Bu nedenle de her türden ulusalcı
demagojiye karşı onu sahiplenmek, dahası bu fırsatı çokkimlikli,
çokkültürlü, gerçekten demokratik ve lâik bir Türkiye'yi yaratmak
için ciddî bir fırsat olarak görmek gerekiyor. Çünkü büyük
bir coşkuyla sahiplendikleri Cumhuriyet sonrasındaki 80 yıllık
tecrübe göstermiştir ki yurttaşlık yükümlülüklerini yerine
getirdikleri vatanlarında devlet, onlara kendileri gibi yaşama
hak ve özgürlüğünü tanımama, kendi kimliklerine saygı göstermeme,
onların meşru varlığını tanımama, tebaa muamelesi yapma kararlılığındadır.
Bu
gerçeklikte çokkimlikli, çokuluslu AB ile entegrasyon, onların
inançsal özgürleşmeleri için ciddî bir olanaktır. Bundandır
ki kendi geleneğine, haklarına ve yaşadığı acılara yabancılaşmayan
bir Alevî bilinci AB ile entegrasyona sırtını dönemez. Buna
karşılık, "ulusalcılık" gerekçesiyle mevcut devlete yedeklenen
bir Alevîlik bilinci ise kaçınılmaz bir şekilde kendine yabancılaşmanın
temsilciliğini üstleniyor demektir.
AB
Sürecinde Alevî Vizyonu
Baştan beri vurguladığım gibi Alevîler, sorunlarının çözümünü
ulusal devletten umamayacakları gibi çözüm için uygun hukuksal-siyasal
zemin sunduğu için salt AB entegrasyonunun teşvikiyle de yetinemezler.
AB entegrasyonunu savunucu bir yaklaşım sergilemekle birlikte,
onu sorunlarının çözümünde daha işlevsel kılabilmek için kendilerinde
artan bir değişim gerçekleştirmek durumundadırlar.
Bu
bağlamda öncelikle, son dönemlerde kimi Alevî dede ve aydınlarınca
yürütülen ve Alevîleri derin devlet ve politikalarına bağlama
yönelimlerinin güçlenen etkisini kırmak gerekiyor. Çünkü bu
duruş, hem Alevî sorununun çözümünü olanaksızlaştırmakta hem
de onun, bizzat devletin değişimi ile çözülebilecek temel
bir sorun olduğu gerçeğini bulanıklaştırmaktadır. Etkin bir
duruş açısından, devletin değişik Alevî dede, örgüt ve aydınları
aracılığıyla Alevî halk üzerinde ciddî bir etki alanına sahip
olduğu gerçeğiyle yüzleşilmelidir. Dolayısıyla bu yabancılaştırıcı
etkilerin kırılmasını sağlayacak yeni bir dil, duruş ve etkinlikler
sergilenmelidir. Alevî örgütleri, bu bağlamda sorunlarının
kamuoyuna mal edilmesinde ve kendilerini Alevî toplumu içinde
daha etkin ve örgütlü hale getirmenin yaratıcı yollarını bulmalıdırlar.
Hak ve özgürlüklerin kullanılabilir hale getirilmesi sürecinde
sergilenen duruşların yanı sıra müttefiklerini doğru seçmenin
de önemi tayin edici. Devletin kendisininki gibi reddettiği
diğer kimliklere sırtını dönerek, emekçinin, Kürdün, gayrimüslimin
haklarını görmezden gelerek ve soldan kaçarak sorunlarının
çözülebileceğini sanmak boş bir hayaldir. Sorunların kendisi
gibi olanlara sırt dönüp egemenlere dayanarak çözüm hayalleri
yayan kimi Alevî temsilcilerin tavrı, gerçekte süregelen asimilâsyona
ve tektipleştirmelere hizmet eden birer Hızır Paşa tutumundan
başka anlam taşımamaktadır. Üstelik Alevîliğin, felsefe olarak
her türden haksızlığa karşı çıkmayı, ötekinin acısını kendi
acısı kabullenmeyi öngördüğü anımsanırsa, bu konudaki yabancılaşma
örnekleri daha da düşündürücüdür. Sonuçta ülkemizin öteki
renkleri azaldıkça geriye kalan renklerin güvencelerinin de
ortadan kalktığı görülmektedir. Bu anlamda Kürtçe yasağı sadece
Kürtleri değil, aynı zamanda Alevîleri, Varlık Vergisi veya
6-7 Eylül provokasyonu sadece gayrı Müslimleri değil, Alevîlerin
Alevî olarak yaşayabilme hak ve özgürlüklerini de tasfiye
etmiştir. Bütün bu yasaklamalar, tasfiyeler, göçler sonucunda
Türkiye sadece demokratikleşebilme olanaklarını değil, ekonomik
kalkınma ve zenginleşme dinamiklerini de önemli oranda yitirdiği
unutulmamalıdır.
Türkiye
tekzipleşmeyi kendine esas almış bir devlet geleneğini temsil
ediyor. Bu durum kimi gerekçelerle âdeta olmazsa olmaz kılınmış
ve toplumun devlet karşısında olabildiğince güçsüz kılınması
bağlamında iç dinamikle değiştirilemez hale gelmiştir. Bunun
bilincinden yoksun bir Alevî temsiliyeti, kendine karşı devletin
yedeğine girerek salt bu nedenle bile haklarına ve geleneğine
yabancılaşma anlamı taşımaktadır.
Oysa
Alevîlik, "ulusal" devletin değil, toplumun haklarının yanında
olmak için çok güçlü bir donanıma sahiptir. Çünkü devleti,
iktidarı, toplumun kontrolünü esas alan tüm din ve din dışı
anlayışlardan ayrımla onun aslî kavramı devlet değil insan,
halk ve haktır. Hem oluşumu hem tarihi hem de felsefesi bunun
açık göstergesidir. Ancak şeriatçı devlete karşı hak mücadelesinde
rüştünü ispatlamış olan bu inanç geleneği, cumhuriyet ve lâik
devlet koşullarında, kendini ve hakları savunma refleksini
aynı etkinlikte sürdürememiş, yer yer felç edilmiştir. Kendisi
cumhuriyet ve lâikliği ilkesel ve felsefî düzeyde benimsediğinden,
bu ilkeler adına kendisine ve diğer kimliklere yönelik asimilâsyon
karşısından etkili bir refleks gösterememiş, dahası belli
parçalarında zaman zaman Kürde karşı kullanılabilmiştir. Nitekim
bütün kültür ve kimliklerin eşit hak ve özgürlüklere sahip
olduğu bilincini daha 750 yıl öncesinden ilke edinmiş Alevîlik
adına konuşan kimi aydın ve örgütlerin, Anadolu'nun bu tektipleştirilmesi
geleneğine yedeklenmiş olması gerçeği, Alevî felsefesine yabancılaşmanın
ciddî bir göstergesidir. Bu durum özgülünde âdeta kendi asimilatörüne
âşık olmak gibi, zaman zaman onun korucubaşı veya ideologu
olmak gibi oldukça trajik bir durum ile karşı karşıyayız.
Alevîlerin
temel talebi demokrasi ve bu bağlamda özgürlükçü bir lâiklik
olmak zorunda. Çünkü demokrasi, kendinin kendi gibi ve tabiî
hak ve özgürlükleriyle yaşamasını güvence altına alarak lâikliğin
de gerçek anlamda hayata geçebilmesini sağlar. Oysa anti demokratik
bir zihniyetin lâiklik anlayışı, devasa Diyanet kurumlaşması
başta olmak üzere, toplumun kontrolü ve tektipleştirilmesi
zihniyetinin ürünü olarak biçimlenmekte ve devletin inançlar
karşısından eşit mesafede durması temel ilkesini sistematik
olarak ihlâl etmektedir. Böylesi bir "lâiklik" anlayışının
şeriatçı harekete karşı hassasiyeti, özgürlükçü bir anlayışın
değil, kontrolün gereği olmaktadır. Bu nedenle Alevîler, böylesi
bir lâiklik anlayışının yedeği olmaktan kaçınarak özgürlükçü
bir toplum projesinin savunusunda daha kararlı olmak zorunda.
Dolayısıyla uluslarüstü ve çokkültürlü bir devletleşme zemini
olarak AB, süreğen bir hak ihlâli ve asimilâsyonla karşı karşıya
olan Anadolu Alevîleri açısından sadece hak elde edilmesi
süreci değil, aynı zamanda Alevî ütopyası açısından da önemli
bir ilerlemeyi ifade etmektedir. Bu bağlamda Alevîler, azınlıkların
ve insan haklarının korunmasını üyelik standardı olarak Türkiye'ye
dayatan AB kriterlerinin sistematik savunucusu olmak zorunda.
Ancak
AB entegrasyonunun, sorunları tümden çözmek için oldukça yetersiz
kalacağı gerçeği de bu noktada yinelenmelidir. Nitekim AB'ye
üyelik için "demokrasi, hukukun üstünlüğü, insan hakları ve
azınlıklara saygı gösterilmesi ve korunmasını güvence altına
alan" Kopenhag Siyasî Kriterlerinin, bizzat AB içindeki egemen
çıkarlar tarafından sıklıkla ihlâl edilebildiği, dolayısıyla
bu kriterlerin kimi AB kurumlarına karşı da savunulmak zorunda
olduğu unutulmamalı. Unutulmamalıdır ki söz konusu bu hukukî
müktesebata rağmen halen AB'ye egemen olan güçler emperyalist
karakterini korumaktadır.Dolayısıyla kendi dinamiklerini örgütlemeyen,
bu bilinci oluşturmayan, sadece Türkiye'deki ezilenlerle değil
AB içindeki ilerici güçlerle dayanışma ve iş birliği geliştiremeyen
bir Alevîlik, AB üyelik koşullarında da üvey evlât olmaya
devam edebilecektir. Nitekim AB içinde de böylesi hak ihlâli
ve eşitsizlik örnekleri çok.
Dolayısıyla
taleplerini ulusal ve uluslararası gündeme taşımak konusunda
kararlı, uluslararası bir vizyona sahip bir Alevî örgütlenmesi
ve önderliğine gereksinim var. Bu da yetmez gerçek bir demokrasinin
kazanımı ve güvencesi için Alevîlik, bizzat felsefesinin de
gereği olarak diğer ezilenlerle dostluk ve dayanışmasını daha
yükseğe çıkarmak zorunda.
AB'ye bir cennete gidiliyor havasıyla değil, emperyalistlerin
orada halen egemen olduğu, dolayısıyla mücadele edilmesi,
değiştirilmesi gereken pek çok sorunun orada da olduğu gerçeği
unutulmadan gidilmelidir. Ama buna karşın, Türkiye'nin faşizan
geleneklerine karşın önemli burjuva demokratik kurumlaşmaların
gerçekleştiği, dolayısıyla başta Alevîler olmak üzere Türkiye'de
ağır mağduriyetler altında yaşayan toplulukların sorunlarının
çözülmesinde daha uygun bir zemine kavuşulacağının bilinciyle
gidilmelidir. Bunun ötesi uzun vadeli Alevî vizyonu ise dünyanın
bir cennete dönüştürülmesidir ki Pir Sultan bunun mesajını
bize;
"Dünyanın
üstünde kurulu direk / Emek zay olmadan sızlar mı yürek /
Bu yolu kim kurmuş bizler de bilek / Söyle canım söyle dinlesin
canlar // Pir Sultan Abdal'ım farz ile sünnet / Yola gelmeyene
edilmez minnet / Cümlemizin muradı dünyada cennet / Söyle
canım söyle dinlesin canlar" diyerek ta 500 yıl öncesinden
vermektedir.
***
(*)
AKP, Alevîliği sapkın, Rafızî (Ehl-i Beyt'e şeriat
dışı önem atfeden), Mülhit (inkârcı, dinsiz, imansız) gören
şeriatçı bir gelenekten geldiği için, demokratikleşmenin özellikle
Alevî hakları ile ilgili zorunlulukları onun yumuşak karnını
oluşturmaktadır. Bu bağlamda Alevîlerin (devletin lâikliği
istismar eden anti demokratik güçlerinin yedeğine düşmemek
koşuluyla), AKP'ye karşı kendi eşitlikleri temelinde derinleştirecekleri
mücadele, hem AKP'nin dönüşümü veya teşhirinde hem de çok
kimlikli bir Türkiye'nin inşasında çok özel bir önem taşımaktadır.
Dolayısıyla AB entegrasyonunu benimsemiş bir Alevî hareketinin
hem Alevî özgürleşmesi ve eşitliğine hem de Türkiye'nin demokratikleşmesine
yapacağı katkı büyük olacaktır.
Not:
AB
konusunda sağlıklı bir bakış açısı edinmeye yardımcı olacağını
düşündüğüm eski ama tartışmalar özgülünde güncel olan bir
yazımı bu vesileyle ilgililere sunuyorum