MAKRO SİYASET DÜZEYİNDE ASİMİLASYON VE ALEVİLER

    Turan Eser, Araştırmacı- Yazar

              Bir çok sorun gibi, Alevi sorunu da Selçukludan bugüne kadar çözüm bekliyor. Cumhuriyet ile birlikte, soruna yurttaşlık ve topluluk hakkı üzerinden yeterince yaklaşılmadığı için, sorunların halen sürmekte olduğu açıktadır. Üzerinde konuşulması gerek çok sorun var. Ama biz burada, makro siyaset ilişkisinde Alevilere dönük asimilasyon politikalarını ele alacağız.

             T.C. Anayasası'nın 10. maddesi "Herkes, dil, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar." diyor. Bunu buyuran Anayasa. Yani Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının yaşadığı ortak hukuksal zemin. Soru şu; Madem öyle, bir çok toplumsal kesim, bu anayasal hakkın kullanılmasında neden eşit değil?. Hata kimde? Bu ülkeyi yönetenlerde mi, yoksa eşitlik hakkı talep edenlerde mi? Anayasa'nın bu hükmü tüm Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için geçerli ise, acaba vatandaşlık haklarını kullanmak isteyen Alevi yurttaşları, neden "üvey vatandaş" ya da "öteki" gibi karşılanmaktadır. Konuya "devlet neden Alevileri asimilasyona tabii tutar?" gibi sorular yanıt beklemektedir.

FARKLILIK KABUL ETMEK ZENGİNLEŞMEKTİR.

          Aleviler, inançsal öğretilerinden dolayı, ibadet yerini Cem Evi olarak tanımlıyor. İnançlarının kendine özgü öğreti ve pratiklerinden dolayı, kendilerini farklı, Anadolu'ya özgü bir inanç, felsefe ve düşünce sistemi içerisinde görüyorlar. Tanrı yorumu, kadına bakışa gibi bir çok temel konuda, "resmi din"den farklıdır, diyorlar. Yani resmi görüşün ve egemen İslam din anlayışının kalıplarında daraltılmak, eritilmek istemiyorlar. Her türden Sünnileştirme ve Şiileştirme girişimlerine karşı da, asırladır öğretileri ve dirençleri ile taviz vermediler. Farklılıkları ülkenin zenginliği olarak gördüler ve bedel ödeyerek yaşadılar.

         Toplum yaşamında ise farklılıkların zenginlik olarak algılanması engelleyen zihniyet kurgusu, resmi görüşün makro siyasetinde gizlidir. Bu nedenle resmi görüş, farklılıkları ötekileştirme üzerinde sorunlu toplumsal kurgu yapar.

EŞİT HAKLAR VE AYRIMCILIK

          Devletin yürütmesi ve yargının iradesi "kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar" hükmünü sürekli tersten yorumlamak zorunda kalır. Dolaysı ile resmi ideoloji, kendi tezlerini "hukukun üstünlüğü"nde daha üste değerlendirerek, Alevilerin kendilerini tanımlama hakkını elinden almayı kendine bir hak sayar. Bu yaklaşım, insan haklarının evrensel değerlerini hiçe sayan bir politik tavırdır. Hatta bu tavır o kadar uç noktalara varıyor ki; Alevilerin, şiddetten arındırılmış, ayrımcılığın ve dışlanmanın olmadığı demokratik bir Türkiye'de, herkesin kimlikleri ile özgürce yaşama hakkını içeren taleplerini dahi "ayrımcılık" olarak görebiliyor. Bu tavır, "eşitlik" nutuklarıyla Alevileri, bu sahte politikalara inandırmak için çalışmayı da ihmal etmiyor.

           Alevi toplumunun kültürel ve inançsal pratikleri üzerindeki belirgin farklılıkları, cumhuriyet döneminde dahi ideolojik tercihten dolayı göz önünde bulundurulmadı. Dolaysıyla Aleviler, Selçukludan günümüze kadar genellikle "eşit haklar"dan yararlanma süreçlerinde farklı ve olumsuz tecrübe edindiler. Resmi görüş, Alevilerin, eşit haklar talebini "ötekiler"in talebi olarak değerlendirdi. Seçim kampanyalarında ve Alevilerin kitlesel etkinliklerinde "Alevilerin bir ülkenin birinci sınıf vatandaşıdır" "Aleviler bu ülkenin asli kurucu unsurudur" diyenler, söz konusu Alevilerin eşit haklar talebi olunca, "öteki"leştiriliyordu. Bu zihniyette bir değişim olmadığı gibi, Alevilerin gündelik yaşamında karşılaştıklar olaylar ve yaşamdan edindikleri acı tecrübeler, kendilerine dönük hak ihlallerinin, asimilasyonun ve dışlanmanın yoğunlaştığını göstermektedir. Siyasi iktidarlar, resmi ideolojinin uygulayıcısı konumu itibariyle Alevi sorununa seçim dönemlerindeki sahte vaatleri dışında, hiç bir zaman ilgi göstermemiştir. Alevileri bir toplumsal taraf olarak ciddiye almamışlardır. Alevileri bu ülkenin "sigortası" gören bu zihniyet sahipleri, Maraş'ta, Sivas'ta, Malatya'da ve Gazi'de "sigorta" attırıldığında ise sus pus oldular.

MAKRO SİYASET SOSYAL BASKI MEKANİZMASI ÜRETMEKTEDİR!

           Resmi görüş, "öteki" yaratmayan hoşgörü, "öteki" yaratmayan tolerans yerine çatışma ve asimilasyon politikaları ve sosyal baskı mekanizmaları üretmiştir. Siyasi iktidarlar, Alevi gerçeğini kabullenmediğini makro siyaset düzeyinde sık sık ifade etmiştir. Siyasi iktidarların makro siyaset söylemi inkar üzerine kurulmuş argümanlar kataloğundan oluşmaktadır. Bu siyasi argümanların toplum üzerinde yarattığı etkiler ve önyargılar sonucu, Aleviler üzerinde, eskiden beri süre gelen sosyal baskı mekanizmaları daha da güçlenmektedir. Aleviler bu sosyal baskıları, özel ve kamusal alanda yaşamaktadır. Şimdilik, kamudaki mesleki kariyerlerinin engellenmesi, Ramazan orucu tutmadıklarından dolayı taciz edilmeleri ve Cuma namazlarına gitmediklerinden dolayı horlandıkları gibi örneklerle yetinelim. Alevilere dönük asırlardır süren katliamları ve dışlanmayı, ancak makro siyasetin yarattığı sosyal baskı mekanizmaları ile açıklamak mümkündür

HOŞGÖRÜ VE TOLERANS OLSUN AMA EŞİT TEMELİNDE OLSUN

           Hoşgörü ve tolerans, taraflar eşit durumda iken daha anlamlı bir durum alır. Yani, hoşgörü, tolerans, hoş gören ve tolere eden ile hoş görülmesi ve tolere edilmesi gereken "ötekiler" olarak, ele alındığı sürece, eşitsizliği içinde barındıran gizli bir hoşgörüsüzlüktür. Bu nedenle, Aleviler "kusurlu" ya da "yanlış" olduğu için hoşgörü/tolerans istemiyor. Eşitlik temeline dayalı, eşit koşullarda bir arada ötekisiz yaşayanların hoşgörüsünü ve toleransından bahsediyor. Aleviler "öteki" yaratan sahte hoşgörü siyasetini tanımıyor. Kısacası Aleviler sahte tevazu yada "hadi neyse" ile başlayan, hoşgörüsüzlük ve toleranssızlık cümlelerini inandırıcı ve sahici olmadığını yaşadığı pratiklerden biliyor.

           Çünkü asimilasyonun devam etmesine itiraz etmeden, resmi görüşün makro siyasi alanda kullandığı argümanlarına karşı çıkmadan, asimilasyonist yaklaşımlara maruz kalmış ve topluluk/yurttaşlık haklarını, inançsal, kültürel ve politik tercihlerinden dolayı ayrımcı uygulamalarla iç içe yaşayan Alevileri, "hoşgörü" ve "tolerans" a davet etmek, gerçeği ve dayatılan kabul eden demekten başka bir anlam taşımamaktadır. Başka bir ifadeyle, resmi görüşün, siyasi iktidarın esas olarak asimilasyonist yaklaşımlarını, ayrımcılık politikalarını, diğer yandan toplumsal barış ve uzlaşma kültürünü de yok etmeye dönük tavrına itiraz etmeden, eşitlik temelinde buluşma sağlanamaz.

ASİMİLASYONİST YAKLAŞIMLAR VE ÖTEKİLEŞTİRME

         Asimilasyonist yaklaşımlar ve uygulamalar Osmanlı döneminden beri süregelen ve Cumhuriyet'le birlikte giderek artan bir uygulamaya dönüşmüştür. Diyanet İşleri Başkanlığı, Zorunlu Din Dersleri, Dinsel alana aktarılan genel bütçedeki pay, eğitimde tekçi anlayış giderek, öteki yaratan kurgusu üzerinden şekillenmiştir. Cumhuriyetin asimilasyonist politikaları, esas olarak, 1924 Anayasası başlayan sürece tekabül etmektedir. Çünkü Anayasa'nın giriş ve gerekçe bölümü, farklılıkları Lozan anlaşmasına göre kabul eden, ama farklılıkların kendisini yeniden üretmesine izin vermeyeceğini açıkça beyan ediyordu. Hüküm açık ve netti: Lozan anlaşmasında tanınan, gayrimüslimler dışındakiler Türk'tü ve dini İslam'dı. Yani Alevilerin, resmi görüşün dinini seçmekten başka bir tercihi olmayacaktı.

         İşte bu nedenle devletin, yoğun ve yaygın bir asimilasyon politikasına ve araçlarına ihtiyacı vardı. İşte bu nedenle zorunlu asimilasyon araçları olan, DİB, Din Dersleri, Kuran Kursları, MEB ve Bütçenin devreye konulması gerçekleştirildi. Devletin ideolojik aygıtları bu türden zorunlu yoğun ve yaygın bir mesai harcayarak, Alevilerin aslından ve özünden koparılması için çalıştı.

         1937 yılında DİB olan Rıfat Börekçi'nin, şehir ve ilçelerle sınırlı kılınması gereken Cuma namazlarını, köylere taşıması ve Alevi köylerine zorla cami yaptırma girişimleri, asimilasyon politikalarının bir sonucudur. "Türk Ulusal Kimliği" ve "İslam kimliği" kendi hegemonyasını, farklı olanları "ötekileştirmek" üzerinden kurar. Alevilerin, resmi ideoloji ile "ötekileştirilmesi"de, bu hegemonya oluşturma ve kendi kimliğini inşa etme istenci ile birlikte düşünülmelidir. Bu proje ise toplumun değil, bir avuç seçkinlerin projesi olarak karşımıza çıkmıştır. Toplumda tartışılması ve demokratik katılım ilkesi yok sayılarak gerçekleşen, tepeden dayatılan bir tekçi uluslaşma projedir.

         Eşitsizliklerin kasıp kavurduğu Türkiye'de, "öteki" muamelesine maruz kalan Alevilere ve öğretilerine dönük asimilasyoncu projeleri anlatmak kolay olmasa gerek. Gündelik hayattın ilişkilerinde Alevi olmanın diğer adının, ayrımcılık, dışlanma ve "tehdit" olarak karşımıza çıkmasını anlamak zor. Bunun karşısındaki siyasi sus pusları da anlamak daha da zorlaşıyor.

         Peki neden böyle olmak zorunda? Alevileri "ötekileştirmenin" kaynağı ideolojiktir. Asimilasyonist yaklaşımların, toplumda ötekiler yaratmaktan başka, bir de çatışma alanı yaratma gibi bir rolü olduğunu bilmekteyiz. Bunu, makro politik düzeydeki ideolojik söylemlerin beslediği sosyal baskı mekanizmalarının ve bu mekanizmaları besleyen Türk uluslaşma modelinin resmi ideolojisi haline gelen, "Türk.-İslam Sentezi" nin Alevilere dönük yüzünde görmek mümkün.

İNKARSIZ BİR ORTAK GELECEK KURABİLİRİZ.

         Türkiye, AB'ye katılım projesi ile geleceği hakkında bir yol haritası belirlemiştir. Siyasi irade bu yol haritası ile devam etmesi durumda, ülkenin yapısal ve köklü sorunlarına kalıcı ve toplumsal eşitlik temeline dayalı çözümler üretilmesine katkı koymak zorundadır.

        Türkiye, artık çözümsüzlükler ülkesi olmamalıdır. Resmi görüş, başta Aleviler olmak üzere, tüm farklı inanç gruplarının özgürlük alanlarını genişletecek ve eşit koşullara yaşamasına imkan sunacak paradigma farklılıklarını, toplum merkezli ve uzlaşmaya dayalı olarak kabul etmelidir.

        Siyasi iktidarlar, AB sürecinde "Bu ülkede asimilasyon sorunu, Alevi sorunu yoktur" diyerek, sorunu kestirip bir kenara atamazlar.

        Türkiye'nin 78 milyonluk nüfusu, tek inançsal kimlikte teşekkül ediyormuş gibi göstermesi, artık inandırıcılığını yitirmiş, mesnetsiz görüşlere itibar edilmesi zordur. Hukuksal ve siyasal alandaki uygulama ve pratiklerden,Türkiye'nin inançsal, etnik ve kültürel çeşitliliğini yok sayıldığını ve bunları yansıtmadığı açıkça görülmektedir. Bu nedenle AB uyum sürecinde bu sorunlar derhal taraflar ile birlikte çözülmelidir. Resmi görüş ve devletin ideolojik aygıtları herkesi Hanefi/Müslüman olarak değerlendirdiğinde, Türkiye'nin çeşitliği değişmiş olmuyor. Yani siyasi olan resmi söylemin ezberi, gündelik hayatın ve sosyal gerçekliğimizi çeşitliliğini bozamıyor. Kağıtlar üzerinde "tekçi" olan, , Türkiye toplumun gündelik yaşamında çoğulcudur. Resmi olarak "Müslümanlık toplumsal ilişkilerin çimentosudur" deyince, toplumun, inançsal ve kültürel farklılıkları kaybolmuyor. Yani asimilasyonun en önemli idelojik argümanı olan tek inançlı ve etnikli homojen ve modern bir ulus yaratma tezine rağmen, farklılar, farklılıkları ile bu ülkede buharlaşmadan yaşama mücadelesi vermeğe devam ediyorlar. Bu ise, artık uluslar arası ölçekte böyle algılanırken, Türk siyasi iradesinin, bunu görmemesi, nasırlaşmış kanaatlerinden dolayıdır.

ALEVİLERDE YENİ SİYASİ İRADE ŞEKİLLENİYOR

          Aleviler Şark usulü kurnazlıkların ve asimilasyoncu politikaların egemen olduğu Türkiye'de, siyasetin dinbazları ve düzenbazlarının oyunlarını boşa çıkaracak bir alternatifleri oluşturmak konusunda tartışmaya başladı. Aleviler asimilasyon politikalarına karşı, "ASİMİLASYONA HAYIR, ORTAK GELECEĞE EVET" gibi bir önerme ile bir kampanyaya öncülük yapabilir. Aleviler, ayrımcılığa ve asimilasyona maruz kalmış ve bu ülkenin, demokrasi güçleri ile birlikte, ortak bir geleceği birlikte kurma perspektifi ile adım atabilir. Asimilasyona karşı olmak ve her türden gericiliğe, ayrımcılığa karşı mücadele etmek için, yarın geç olabilir.

     Nasırlaşmış kanaatleri ve paslanmış kulakları açmak için geç değil.