|
ARINÇIN LAİKLİĞİ, BİZİM LAİKLİĞİMİZ
Bülent Arınç’ın, 23 Nisan’da TBMM’nin açılışının 86. yıldönümü nedeniyle özel gündemle toplanan Meclis’te yaptığı konuşma, “tartışmaların odağında yer alan ve nerdeyse tüm fikir ayrılıklarının gelip dayandığı bir konu” olarak tanımladığı laikliği bir kez daha gündeme taşıdı. “Bütün tartışmalar laiklik ilkesinin farklı yorumlanmasından kaynaklanmaktadır” diyen Arınç’ın, temsil ettiği politik çevre açısından “laikliğe karşı çıkmıyoruz” demiş olması da, önemli ve anlamlı bir gelişmedir. Hele hele, “bütün inançların kendisini ifade etmesine imkan vermek, bireylerin ibadet hürriyetini sağlamak laiklik ilkesinin temel işlevidir. Devlet, bu işlevi uygulayan ve tüm inançlara eşit mesafede davranan aygıttır” demiş olması, politik İslam’ın ilk kez ve açıkça özgürlükçü bir tavır alma konusunda yol ayrımına geldiğine işaret etmektedir. Bu nedenle Başbakan Yardımcısı Şener’in, “uygun bulmuyorum” dediği bu tartışmayı sürdürmek gereklidir. Politik İslamcı geleneğe mensup birinin, laikliği benimsediğini açıkça ifade etmesi, uzun süredir, bu konuda yürütülen tartışmaların sonuç vermeye başladığının göstergesi olarak kabul edilmelidir. Tartışma sonuç vermiş; ancak henüz sonuçlanmamıştır. Arınç, bir adım atmıştır; ancak attığı adımın doğal sonucu olması gereken diğer adımlar konusunda ipucu vermekten imtina etmiştir. Nihayetinde Fransa’dakine benzer bir laiklik istemeyen ve ısrarla özgürlüğe vurgu yapan Arınç’tan, söylediklerini doğal sonuca ulaştırması beklenirdi. Devletin tarafsızlığı, nereye kadar? Arınç’ın konuşması, türbanı simge yaparak ve talebini türbanla sınırlayarak, kendi mecrasında özgürlük arayanların yüreğine su serper nitelikte olduğu açıktır. Ancak, kendisini İslam’ın Sünni yorumunun dışında gören ve dolayısıyla İslam’ın önermelerini bir yaşam biçimi olarak benimsemeyen geniş topluluklar açısından söyledikleri genel geçer doğrular olmanın ötesinde gidememiştir. Laiklik konusunda evrensel kabul gören doğruları alt alta sıralamak yetmez; ülkemizde laikliği ihlal eden somut uygulamalar konusunda örnekler vererek, bu yanlışlıkların laiklikle ilişkisinin olmadığını da açıklamak gerekir. Arınç, yerinde bir tanımlamayla, daha önce tarafımdan ısrarla tekrarlanan “Laiklik, devletin inançlar karşısında tarafsızlığını zorunlu kılar” cümlesini kullanmıştır. Ancak bu cümlenin pratikte hangi anlama geleceğine ilişkin açıklamalardan kaçınmıştır. Arınç’ın şekillendiği politik kültür açısından bakıldığında, bu doğru cümle, türban gibi simgesel boyut kazanmış bir alana hapsedilerek, esas içeriğinden kopartıldığı açıktır. Beklenirdi ki, Arınç, örtünme hakkı dahil, inanç ve ibadet özgürlüğü alanına giren bütün haklar üzerindeki sınırlamaları, somut örnekler vererek kaldırılmasını istemeliydi. Bu çerçevede, devletin inançlar karşısındaki tarafsızlığına vurgu yapmak yetmez; pratik devletçi uygulama nedeniyle “fevkalade müsaadeye mahzar” bir inanç haline getirilen Sünni Müslümanlığa karşı da tarafsız olmayı gerekli kıldığını açıkça ifade etmeyi zorunlu kılar. Bu tür bir tarafsızlığın anlamı, Devlet bütçesinden yüksek pay ayrılan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yalnızca ve sadece Sünni İslam’ın gereklerine göre örgütlenmesine karşı çıkmayı gerektirir. Bu tür bir tarafsızlık, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını, ibadet yeri denince camilerin anlaşılmasını, nüfus cüzdanlarında din hanesinin bulundurulmasının yanlışlığını dile getirmeyi ifade eder. Bu tür bir tarafsızlık, Diyanet’in internet sitesinde de teyit edildiği gibi, 70 bini aşkın cami ve 100 bini aşkın din görevlisinin Sünni İslamı benimsesin, benimsemesin, herkesten kesilen vergilerle finanse edilmesinin yanlışlığına dikkat çeker. Türbana özgürlük tiradı mı? Arınç’ın konuşmasından birkaç gün önce, yargı, zorunlu din derslerinin laikliğe aykırı olduğu yönünde karar vermiş; gazeteler, yargının bu kararını manşetlere taşımışlardı. “Kamusal alanın, yurttaşların ortak meselelerini eşit ve özgürce tartıştığı alan” olduğunu ifade eden Arınç’ın, laikliğe ilişkin genel kabul gören doğruları peş peşe sıralamasına rağmen, “istemeyene zorunlu din dersi verilemez” yahut, “nüfus cüzdanlarında din hanesi bulunması, çok olanın az olan üzerinden, en hafifinden psikolojik bir baskı yaratır” veyahut “Cemevlerine izin vermemek, bir inancın baskı altında tutulması anlamına gelir” dememiş olması, konuşmanın türbana özgürlük istemek için yapıldığı sonucunun çıkarılmasına yol açmaktadır. Çok sıkça tekrarladığım gibi bir kez daha yazmakta yarar görüyorum. Temel insan hak ve özgürlükleri çerçevesinde herkesin inancına uygun giyinmesi bir haktır. Bu hakkın ihlal edildiği nokta da, “bütün dinlere eşit mesafede duran devletin laiklik anlayışının devreye girerek, az olanın güvenliğini koruması” sağlandığı sürece, inançlarının gereği olarak türban takılmasını, bir tahakküm aracına dönüşmediği sürece bir siyasal simge olarak kullanılmasını desteklemek, her demokratın insani görevidir. Ancak en büyük yanılgı, dünyanın bütün sorunlarını kendi mağduriyetlerinden ibaret saymaktan kaynaklanır. Bütün bunlardan sonra açıkça sormak gerekir; Arınç’ın, “Devlet, dini inançların yaşamasını teminat altına alması gerekirken, tam tersine kamusal alanda bazı inançların yaşam hakkını, ifade hürriyetini kısıtlamaktadır” ifadesi ne anlama geliyor? “Bazı inançlar”dan kastı nedir? Örneğin bu “bazı inançlar”ın arasına Alevilik de girmekte midir? Arınç, kendisi gibi yaşamayan, kendisi gibi düşünmeyen, kendisi gibi inanmayan, kendisi gibi ibadet etmeyen, ibadet mekanlarının farklı olduğunu savunan Alevilerin inançlarını ve ibadetlerini özgürce yerine getirme hakkını savunuyor mu? Yoksa laikliğe ilişkin genel geçer doğruların hepsini, türbana özgürlük tiradına kurban etmek için mi kullanmıştır? Aydınlara yüklediği misyonun devreye girebilmesi için söylediklerinin somutta ne anlama geldiğini bilmek, başta aydınlar olmak üzere, bu ülkede yaşayan farklı inançtan insanların veya inançsızların hakkıdır. Artık, sanırım, “kenarda durup, ortadan yeme” dönemine son vermenin zamanı gelmiştir. Yüksel Işık PSAKD GYK Üyesi KAYNAK: http://www.pirsultan.net/
|