Kimi
ömürler vardır ki; biz geride kalanlar için hüzündür. Hoş;
bu onların ne umurundadır, ne de farkındadırlar. Ne anlamlı
olmak gibi bir dertleri olmuştur, ne de çabaları... En doğal
halleriyle haklarınca, hukuklarınca yaşayıp gitmişlerdir
kendilerince. Hayatı nasıl algılamış, anlamlandırmış, ölçüp
biçmişlerse öyle yaşamışlardır.
Elbette;
bu biz geride kalanlara göredir. Zira kim der ki yaşarken;
aman geride kalanlar ardımdan şöyle böyle düşünsünler...
Ben nasıl olsa şu gün, yıl sonra çekip gideceğim. Bari şunları
şunları bırakayım geride kalanlara.
Alıp
götürdüğü ne ki; bıraktıkları bunlar şunlar ola... Geldim
geçtim işte... Bir avuç soğuk su içtimse bir pınardan; bir
gelincik kokladımsa bir yamaçta; bir dostu selamladımsa
bir yol ağzında yeter bu... Ne istedi de şu ömür veremedim?...
Ne istedim de alamadım?...
Hep
istediğini veririz de ömrün; o hep eksik kalır nedense.
Hangi ömürdür ki o; evet her istediğimi aldım diyebilsin...
Artık alacağım kalmadı diye düşünsün. Kaldı ise de Cemal
Süreya misali “üstü kalsın” desin.
Ali
Doğan insanoğlu türünün böyle bir evladıydı. “Üstü kalsın”
diyenlerden. O böyle de dese; biz bunu “tahsil edin” diye
anlarız. O kadar çok alacağı vardı ki bu devletten; muhasebeciler
yaza yaza bitiremez, avukatlar dava aça aça başedemez. Ne
defterlere sığar ne kitaplara... Gider kitabelere konu olur.
Sonra da mahşere kalır. Dava divanda görülür olur.
Sahi böyle mi isterdi Ali Abi?...
Böyle
isteseydi eğer; ne Hacıbektaş’a giderdi, ne Abdal Musa’ya,
ne Pir Sultan’a, ne Hamzababa’ya... Ne de Kayseri’ye?...
Ne Sivas için ağladığı olurdu, ne de deprem bölgesinde çadır
kurduğu? Ne Bir Mayıs mitingine inerdi, ne de Hüseyin Gazi’ye
çıktığı?...
Hele
de “adımız için” ise bir mahkeme; dedesi Pir Sultan’ın öğrettiğince
dikilir günümüz kadısının karşısına; “İşte şu yaşımdayım,
ben adımı biliyorum da; siz neden bilmiyorsunuz? Öğrenin
artık” der miydi?...
Böyle
isteseydi eğer; yetmiş altı yıllık o kısacak ömrüne; bunca
insan sevgisini, hoşgörüyü, alçakgönüllülüğü, bilgeliği,
yiğitliği, yorulmazlığı, 27 Mayıs’ı, 12 Mart’ı, 12 Eylül’ü
sığdırabilir miydi?... Birlik Partisi’ni, Hacı Bektaş Vakfı’nı,
ABKB’yi, ABF’yi yaşayabilir miydi? Kurup geliştirip, “üstünü
tahsil edin” diye bırakır mıydı?...
Tüm
bunlar yetmezmiş gibi bir de futbol merakı olur muydu?...
Öz çocukları bir yana; belki onlardan daha da öz, milyonlarca
çocuğu; baba, dede, amca olur muydu?... Aile içinde kimsenin
hakkını kimseye yedirir miydi?... Kendine bırakılsaydı eğer;
o arsayı avuç avuç topraklara bölüp pay etmez miydi?...
Alibaba’daki cemevinde lokma yemeden gider miydi?...
Ali
Abi alacaklı gitti bu dünyadan.
Onun
alacaklarını tahsil etmek bizlere düşüyor.
Lakin
bir de tehlike var orta yerde; ya bir de miras kavgası çıkarsa?...
İş; “sen”-“ben” davasına dökülürse?...
Ali
Abi o zaman ölür işte...
Ne
istediği belliydi bu hayattan, ona ne katmak istediği de...
Bunu
en yakınları biliyor.
Ya
bilmezden gelirlerse...
Ne
düşündüğü belliydi, düşleri de...
Ya
unutulursa?...
Ali
Abi gerçekten ölür o zaman.
Onu
öldürme değil, yaşatma zamanı oysa. Yaşatmak ise alacaklarının
tahsili ile mümkün ancak.
Terekesine
mutlaka yazmıştır; Diyanet’ten, Milli Eğitim’den, Başbakanlık’tan,
İmar Müdürlüklerinden, Anayasa’dan ne kadar alacaklı olduğunu.
Yeter ki okumasını bilelim.
Hem
bize öğretmemiş miydi o, okumayı yazmayı...
Nur
içinde yatsın diyemiyorum, zira o ışıktı.
Işıktan geldi ışığa gitti. Şavkı bu dünyaya vurdu.