|
"Alevilik İslam içidir" söylemi
asimilasyona hizmet ediyor
YAZAR: HÜSEYIN DEMIRTAŞ 
Her iki kalıp yargı da Alevilerin
üzerinde benzer etkiyi yaratıyor. Diğer yandan her iki önerme zaten baştan sona
sakatlıkla maluldür. Çünkü Aleviler tarihlerinde bu türden saçma sorulara hiç
muhatap olmadılar.
Her ne kadar İslam’ın günümüz toplumlarında yaşanan biçimiyle
Aleviliğin oluşmasında ağırlıklı etkisini göz ardı etmesem de, son dönemde artan
“Alevilik İslam içi mi dışı mı?” tartışmasında, “Alevilik İslam içidir” söylemine
taraf olunmasının Alevilerin asimilasyonuna hizmet ettiğini görmenin zamanı
geldi.
Tartışmalar yakından takip edilince görülecektir ki, “Alevilik
İslam’ın dışındadır” tezi ilk bakışta Alevi kitle üzerinde şok edici ve ezber
bozucu bir etki yaratsa da, bu birçok Alevi’ye belli ölçülerde tuhaf gelmiyor.
Ama aksine “Alevilik İslam’ın içindedir” önermesi ise aynı şahsın kendini ve
kimliğini sorgulaması, Sünni İslam’ı referans alarak Aleviliğine bu bakış açısının
ölçütleriyle bakması sonucunu doğuruyor.
“Alevilik İslam’ın içindedir veya dışındadır” tartışmaları aslına
bakılırsa Alevileri şamar oğlanına çevirmiş durumda. Zira öğrencisinin yüzünü
tokatlayan bir hocanın şamarı sağla da solla da atsa sonuç bu davranışın şiddet
olduğu olgusunu değişmediği gibi, her iki kalıp yargı da Alevilerin üzerinde
benzer etkiyi yaratıyor. Diğer yandan her iki önerme zaten baştan sona sakatlıkla
maluldür. Çünkü Aleviler tarihlerinde bu türden saçma sorulara hiç muhatap olmadılar.
Benzetmeyi sürdürür ve “Alevilik İslam içidir” seçeneğini Alevilerin
yüzüne sağ elle atılan bir tokat olarak değerlendirirsek, dolayısıyla da bu
elin tokadının sol elle atılana göre daha şiddetli ve acıtıcı olduğu anlaşılmış
olur.
Her şeyden önce “İslam içidir” söylemine sarılan cephe çok güçlü.
Kimler var bunların içinde? Koskoca devlet ve ordu bürokrasisi, Başbakan Tayyip
Erdoğan başta olmak üzere hükümet, tüm ekonomik, dinsel iktidar gücü ve 100
bine yakın misyoner ordusuyla Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) var. İmam-hatip
liseleri, Kuran kursları ve ilahiyat fakülteleriyle bütün dini eğitim kurumları
her daim hazır ve nazır. Egemen Sünni anlayışa şu veya bu şekilde destek veren
yazılı, sözlü ve görüntülü medya organları yanında, Aleviler tamamen Sünni İslam’a
dönseler ve gereklerini yerine getirmeye başlasalar bundan çok memnun olacak
Sünni çoğunluk gelişmeleri kayıtsızca takip ediyor. Ve nihayet cephenin en zayıf
halkasını oluşturan, gerçek Müslüman olduğuna sadece kendi dışında kimseyi inandıramayan
ve Alevice yaşayışlarından taviz vermediğinde bu hususta samimiyetlerine bile
inanılmayan, ancak durmadan “Biz İslam’ın özüyüz” diyen; inançlarını büyük oranda
İslam içinde gören Aleviler, akıbetlerinin ne olacağını merak ve endişeyle bekler
haldeler.
ALEVİ OLDUĞU GİBİ KABUL GÖRMÜYOR
Bu cephede yer alan Aleviler dışında hemen herkes, Alevileri olduğu
gibi kabul etmeye yanaşmayıp, bir de onlara kendi Alevilik tanımını dayatmaya
kalkıyor. Cemevini ibadet yeri olarak saymıyor ve bu talebi dinde bölücülük
olarak görüyor. “Müslüman iseniz, Müslüman’ın ibadet mekânı camidir” deyip Alevi'yi
kendini Müslüman olarak ispat etmek istiyorsa oraya gelmeye davet ediyor. Bunun
üzerine kendisine bu talebi götürene, karşısındaki Alevi, “Biz Hz. Ali’nin yolunu
takip ediyoruz” dese de, muhatabı hemen, “Hz. Ali namaz kıldı. Hatta namaz kılarken
camide öldürüldü” karşılığını vererek, ısrarla yine camiye çağırmaya devam ediyor.
Keza Ramazan orucu ve hac meselesinde de Hz. Ali örneği verilerek, Alevi sürekli
köşeye sıkıştırılıyor.
Aynı senaryo Kuran’a bakışta da tekrarlanıyor. Bir Alevi'ye İslam’ın
emrettiği namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri niye yerine getirmediği, Kuran’da
açık ayetlerle yasaklanmasına rağmen içki içmeye neden devam ettikleri gibisinden
tuzak sorular yöneltiliyor. İyice bunalan Alevi, “Biz Kuran’ın batini (içsel,
gizli) yorumuna inanırız. O dediğiniz emirler ve yasaklar sizin inandığınız
Kuran’ın zahiri (dışsal) yorumunda var” dese de, “Öyleyse göster bana şu batini
Kuran tefsirlerinizi!” talebi karşısında amiyane tabirle apışıp kalıyor. Çünkü
böyle bir tefsir yok. Ellerinde bu alanda ortaya konulmuş yazılı bir kaynak
mevcut olmadığı gibi, Aleviler tutarlı sözlü kanıtlarla yukarıdaki tezlerini
temellendirecek bilgi ve donanımdan da yoksunlar.
BUYRUK VE MAKALAT KURAN TEFSİRİ Mİ?
Sakın kimse Buyruk ve Hacı Bektaş Veli’nin Makalat’ını Kuran’ın
batini tefsiri diye kaynak göstermeye kalkışmasın! Çünkü her iki eser de Alevi
toplumunun tarih boyunca belki de tek okur-yazarı konumundaki dedeler için yazılmıştır.
Ayrıca her an baskısını enselerinde hissettikleri devlet yetkilileri
veya kötü niyetli birilerinin eline geçebileceği endişesinden ve sahiplerinin
ölüm fermanı olabilecek somut bir delil teşkil edeceğinden, Buyruk ve Makalat
dâhil hemen bütün kitaplarda sembolik ve takıyyeci bir dil kullanılmıştır. Bundan
dolayı olsa gerek, hem Buyruk’ta hem de Makalat’ta namaz, oruç ve abdest gibi
ibadetler bol bol övülmüştür. Ama bu dili sadece erbabı olan dede ve mürşitler
anlayabildiğinden, Alevi kitleler yine de Sünnilerin yaptığı ibadetlerden hep
uzak kalmışlardır. Eğer dedeler bu kitaplarda yazıldığı gibi, taliplerini yetiştirseler
zaten bugün tüm Aleviler namaz kılıyor, oruç tutuyor olurlardı.
Ek olarak Makalat’ın Hacı Bektaş’a ait bir kitap olduğunun henüz
bilimsel olarak kanıtlanamadığını ve sadece ona atfedildiğini vurgulamalıyız.
Buna karşılık İslam’ın 1400 yıllık tarihinde, Alevilerin Kuran’ın
zahiri dediği türden yüzlerce tefsir yazılmış ve bunların onlarca çeşidi birçok
Sünni’nin kütüphanesinde dün olduğu gibi bugünde cilt cilt sıralanmış bekliyor.
Aslında bir Sünni, karşılaştığı bir Alevi ile eğer sohbeti ilerletebilirse,
yukarıdaki türden soruları yöneltirken kendi inandığı, öğrendiği ve atalarından
devraldığı İslam anlayışına aykırı hareket etmiyor. Çünkü Kuran, hadisler, mezhep
imamlarının kitapları orada yüzyıllardır duruyor. Yani öne sürdüğü her iddiayı,
bu kaynaklara göre kanıtlama şansına sahip bir Sünni. Ama Alevinin böyle bir
imkânı neredeyse hiç yok.
Öte yandan Sünnilerle modern zamanlarda karşılaşan ama son 10
- 15 yıldır açıkça Alevilik üzerine konuşmaya başlayan Aleviler, benzer türden
soru ve sorunlarla cemevlerinde kadın-erkek birlikte ve yan yana ibadet edilmesinde,
burada saz eşliğinde nefesler ve deyişler söylenerek semah dönülmesinde, tarihte
resmen cemevi diye bir ibadet mekânının bulunmamasında, Alevi olabilmek için
Alevi bir ana-babadan dünyaya gelmiş olmak şartının aranmasında, oysa Müslüman
olmak için bir Kelime-i Şahadet getirmek yetiyor, musahiplikte ve Hıristiyanlıktakine
benzer biçimde suç işleyen kişinin aforoz edilmesi anlamına gelen düşkünlük
uygulamasında da karşılaşıyor.
ASLINDA ALEVİLİK-SÜNNİLİK FARKI GAYET
AÇIK
Çünkü bunların hiçbiri Sünni İslam kaynaklarında olmadığı gibi,
İslam’ın tarihsel mirası incelendiğinde de tüm zorlama yorumlara rağmen Aleviliktekine
benzer uygulama ve kurumları bulabilmek pek mümkün olmuyor. Hatta başta cem
esnasında alkol kullanımı olmak üzere, kadın-erkek birlikte ibadet, cemde müzik
ve müzik aletlerinin kullanımı ve semah gibi Aleviliğin özünü oluşturan unsurları
ne Kuran’da, ne peygamberin ister uyduruk isterse sahih (gerçek) hadislerinde
göremezsiniz. Ayrıca dünyanın hangi İslam ülkesine giderseniz gidin, onların
bugünkü ve geçmişteki İslami geleneklerinde de anılan konularda benzerlikler
bulmaya çalışmak nafile bir çabadır.
Yine Alevilerin tamamı olmasa bile büyük çoğunluğunca kabul edilen
Kuran-ı Kerim’in eksik olduğu ve bazı ayetlerin III. Halife Osman tarafından
imha edildiği, ruh göçü yani başka donda sayısız defalar dünyaya gelme (devriye)
ve yeniden doğuş inancı, keza Hıristiyanlıktaki teslisi (üçleme) andırır biçimde
Hak-Muhammed-Ali’nin bir nur ve bütün olarak algılanması, Hz. Ali’yi tanrı veya
yarı tanrı gören insan tanrıcı kabuller, vahdet-i vücut felsefesi, kriz anlarında
büyük bir kurtarıcının gelip (Mehdi) dünyayı zalimlerden temizleyeceği ve yeryüzüne
adaleti hâkim kılacağına dair mesianik inançlar ve benzerlerine İslam’ın iki
büyük ana öğretisi olan Sünnilik ve Şiilikte kesinlikle bir yer bulamazsınız.
Bunların bir tanesine bile inanmak zaten kâfir ilan edilmeye yeterli nedendir.
Bir de bütün Müslümanlar istisnasız şuna inanır; Kuran-ı Kerim’in değil bir
ayetini, bir harfini bile kabul etmemek, o kişinin imansız sayılması sonucunu
doğurur.
Bilinen hikâyedir; deveye sormuşlar, neren yamuk? O da demiş ki;
nerem doğru ki! Hal böyle olunca Kuran esas alındığında, deve örneğindeki gibi
hemen her tarafı yamuk bir başka deyişle bu kitabın getirdiği hükümlere tamamen
aykırı bir yaşayışı olan bir Alevi’nin ve bu anlamda bütünlük arz eden Aleviliğin
neresini doğrultup, düzelterek kitabi İslam’a ve bugünkü Müslümanların İslam’ı
yaşama pratiğine uyduracağız?
ALEVİLER KAFA KARIŞIKLIĞINI AŞABİLECEK
Mİ?
Özetlersek, “Alevilik İslam’ın içindedir” tezini benimsemek ve
Aleviliği buna göre dizayn etmeye çalışmak, neresinden bakarsanız bakın Alevileri
bir çıkmazın içine sokuyor. Bu eşitsiz güç ilişkilerinin ve bilgi birikiminin
yarattığı olumsuz ortam ise her geçen gün daha çok sayıda Alevi’nin asimilasyon
potası içine düşmesine yol açıyor.
Söz konusu çıkmaz hızla Alevileri Sünnileştirdiği gibi, buna direnenler
bile zamanla üzerinden hiç eksik olmayan çok yönlü propagandanın da etkisiyle
teslim bayrağını çekerek, Aleviliğine Sünni gözlüklerle bakmaya başlıyor. Kendini
değerlendirmede Sünni İslam’ı çıkış noktası olarak ele almak gibi kimliksel
bir kaymanın eşiğine geliyor. Süreç içinde de bu kişi eğer Alevi kimliğine çok
duyarlı değilse, hele bir de inancıyla kuracağı temas kanalları kapalıysa, ki
Alevilerin çoğunluğunun durumu böyle sayılır, alın size dört başı mamur potansiyel
bir Sünni adayı!
Sünni hegemonyanın gücüyle mukayese edilince önüne geçilmesi zor
gözüken bu olumsuz gidişatın sonunda, özüne sadık ve içi boşaltılmamış bir Aleviliğin
ortada kalmayacağını ve Alevi nüfusun 20 milyon civarından kısa bir süre içerisinde
yüz binli rakamlara ineceğini öngörmek kehanet sayılmasa gerek.
Çünkü Aleviler, kimliklerine karşı aralıksız tekrarlanan tüm bu
topyekûn saldırı ve müdahaleleri püskürtecek bir kurumlaşmadan; güçlü teolojik,
ideolojik, kültürel ve siyasi argümanlar üreterek, Alevi inancını bütünüyle
savunacak, kanıtlarıyla meşrulaştıracak aydın ve bilim adamlarından henüz yoksun
sayılırlar.
O halde yapılacak iki şey kalıyor geriye, bunlardan biri “ölümü
gösterip sıtmaya razı etmek” anlamına gelse de, Alevilerin dört elden ya “Alevilik
İslam dışıdır” seçeneğine sarılmaları veya hemen her Alevi’nin “İslam içi ve
dışı” tartışmalarından uzak durması, bu yöndeki ısrarlı soru ve talepleri kesinlikle
reddetmesi gerekiyor.
MÜSLÜMANLIK YARIŞTIRMAK GEREKLİ Mİ?
Lafı pek uzatmadan söylersek Aleviler ısrarcı olanlara, “Açık
konuşalım. Bizim günümüzde yaşanan İslam türleri ve uygulamalarıyla hiçbir bağımız
yok. Biz, sizinle ortak bazı noktalarımız bulunmasına rağmen çok farklı bir
inanç ve ibadet anlayışına sahibiz. Kimseyle de Müslümanlık yarışına girmeyiz.
Bu gerçeği kabul edin artık” deme cesaretini gösterebilmelidir.
Son seçenek nispeten kolay uygulanabilir ama “Alevilik İslam
dışıdır” iddiasını savunmak hem Aleviler içinde hem de dışında çok büyük tepkiyle
karşılanıyor. Ama dayatmalar bu tezi savunmayı gerektirirse de, ki dolaylı ve
dolaysız iteklemeler birçok Alevi aydını ve örgütünü bu noktaya çoktan sürüklemiş
durumda, o zaman Aleviler bir an önce en azından İslam’ın ortodoks versiyonları
olan özellikle Sünnilik ve arkasından Şiilik ile aralarındaki köprüleri atmalıdırlar.
Bu seçeneğe sarılmak birçok Alevi’yi şok edici cinsten ama nasıl
kalp krizi geçiren bir hastaya şok tedavisi gerekliyse, şu anda ağır bir kimlik
krizi, kafa karışıklığı, kuşatılmışlık, yalıtılmışlık, güçsüzlük, donanımsızlık
hali yanında yeniden bir Alevilik inşası sürecini de yaşayan Aleviler, böylesine
ağır bir kararı hayatiyetlerini sürdürmek istiyorlarsa vermeye mecburdurlar.
Kuşkusuz “aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık” misali
bir seçeneğe mahkûm olmak Alevilerin tercihi kesinlikle olmazdı. Ama bunu içinde
bulunulan şartlar dayatıyorsa da yapılacak pek fazla bir şey yok.
ALEVİLİK İSLAM’A İNDİRGENEMEZ
Dikkat edilsin, “Alevilik İslam dışıdır” görüşünü savunmak son
tahlilde, yaşadığı coğrafyaların kadim inançları yanında, bunlara göre nispeten
daha genç olan İslam’dan da çok şeyler alan, bağdaştırmacı ve özgün bir inanç
kategorisinde değerlendirebileceğimiz Alevilikteki yoğun İslami etkilenmeyi
yok saymak anlamına gelmiyor. İslam’ın Alevilik üzerindeki etkisini kimse inkâr
edemez. Aksine Alevilik son bin yılda etkilendiği Budizm, Manihaizm, Şamanizm
ve Zerdüştlük ile Anadolu ve Mezopotamya’nın pagan inançları gibi kadim din
ve kültürlerinden belki de daha fazla unsuru İslam’ın Sünni ve Şii yorumlarından
içine almıştır.
Açık yüreklilikle ortaya koymak gerekirse, Aleviliğin ve Alevilerin
bilinen son bin yılına zorla veya gönüllü, yaşadıkları coğrafyanın tüm zamanlarında
ve her bucağında mutlak egemen olması nedeniyle İslam büyük damga vurmuştur.
Ancak bu etkilenme büyük oranda İslami kelime ve kavramları, Hz. Muhammed, Hz.
Ali, Ehl-i Beyt ve 12 İmam gibi kutsal kişilikleri almakla sınırlı kalmıştır.
Tüm bu kişi, kelime ve kavramların içeriği genelde boşaltılmış olup, sembolik
ve yüzeysel anlamlarıyla kullanılmıştır. Diğer bir deyişle bunlara Alevilik
yeni, farklı ve hatta aldığı kaynağa, tarihte geçirdiği evrelere zıt anlam ve
değerler yüklerken, genelde bunlar inancın özünü koruma kaygısından dolayı sadece
bir cila ve ince bir sır tabakası olarak kalmıştır. Nitekim Hz. Ali’ye Sünni
İslam’dakinden ve onun tarihsel kişiliğinden çok farklı özellikler yüklenmesi
bunun sonucudur. Bugün bazı Aleviler dâhil Hz. Ali konusunda başkalarının Alevileri
anlayamamasının altında bu anlayış yatmaktadır.
Fakat tüm bu yoğun etkiye karşılık, bu durum günümüzdeki gibi
“Alevilik eşittir İslam” noktasına hiç taşınmamıştır. Tarihte Alevilik, çok
sayıdaki bileşenlerinden sadece biri olan İslamiyet’e indirgenmediği gibi, bu
uzun süreçte de Alevilerin akıllarına İslam’la ilişkilerini bugünküne benzer
şekilde sorgulama fikri hiç gelmemiş ve kafalarında bu derece yoğun bir bulanıklık
oluşmamıştır.
SALDIRILAR ALEVİLİĞİN ÖZÜNÜ TAHRİBE YÖNELİK
Zira Alevi toplumu daha 1950’li yıllara kadar kapalı devre yaşıyordu
ve inanç önderleri ve kurumları da bu topluma büyük ölçüde hâkimdi. Şimdiyse
bu yapı kentleşme ve modernizmin baskısıyla bir daha eski biçimiyle diriltilemeyecek
şekilde ortadan kalkmış haldedir. Aleviler günümüzde yeniden bir toparlanma
evresinin içindeler ve sarsıntılı geçeceği kesin olan bu ortamı büyük yaralar
almadan atlatmanın yollarını arıyorlar.
İşte böylesine karmaşık, sancılı ve çok faktörlü bir dönemde Alevileri
tehdit eden en büyük tehlike, saldırı ve müdahalelerin inançlarının özüne, merkezine
yönelmiş olmasıdır. Bu tehlike “Alevilik, İslam’dır. Hatta özüdür” denilerek
İslam’ın muhalif yorumları hiç dikkate alınmadan ve bunlardan kesinlikle söz
edilmeden, Aleviliğin sadece Sünni ve Şii mezheplerinden biriyle boyanmak ve
vaftiz edilmek istenmesinde şekilleniyor. Hedeflenen ama bin yıldır ulaşılamayan
ve bu nedenle de yok edilemeyen “sır örtüsü altındaki” özün devre dışı bırakılmasıdır.
Açıkçası, Aleviliğe İslam’dan giren kelime, kavram ve kişilerin
orada kazandığı ve hayatiyet bulduğu anlamlardan temizlenerek, doğacak bu boşluğun
Sünni İslam’daki anlam ve değerlerle doldurulması amaçlanıyor. Bu amaç gerçekleştiğinde
de zaten bir Alevi artık, namaz denilince inancındaki halka namazını değil;
günde 5 vakit namazı anlayacak ve ezanı duyar duymaz da camiye koşacaktır. Hz.
Ali adı geçtiğindeyse Alevilikteki olağanüstü niteliklere sahip İmam Ali yerine,
Sünnilerin anladığı manada Ömer ve Osman ile aynı değerde, sıradanlaştırılmış
ve 4. Halife olan Hz. Ali’den daha fazlasını düşünemez hale gelecektir. Böylelikle
de asimilasyon süreci bitmiş ve Sünnileştirme tamamlanmış olacaktır.
Yukarıda ortaya koyduğumuz gibi, Aleviler birçok cepheden yaylım
ateşine tutuluyor ve çok güçlü bir taarruzla karşı karşıyalar. Bu harekâtın
püskürtülmesi şu anda büyük aciliyet ve önem taşıyor.
O halde bu harekâtı yönlendirenlere, Aleviler arasından cephane
taşımaya ve lojistik desteğe “paydos” demenin zamanı geldi de geçiyor bile.
Yoksa bu gidişle ortada ne özüne sadık bir Alevilik bırakacaklar ne de bugünkü
gibi rahatlarını kaçıracak büyüklükte bir Alevi nüfus! Hedef belli ve buna ulaşılması
için kararlı olunduğu kesin.
Ortamı ve gidişatı iyi analiz edersek, belli güçlerin Alevileri,
Aleviliğin İslam’daki yerine dair tartışmaların bataklığında güreştirip, enerjilerini
tükettirerek, bölüne bölüne küçük lokmalar haline gelecekleri günü iple çektiklerini
sezememek büyük aptallık olur. Keza Alevi çoğunluğun Sünniliğe tamamen teslim
olmalarıyla “gerçekten yüzde 99 Müslüman bir Türkiye” hedeflendiğini hâlâ anlayamamak
ise ayrı bir körlüktür.
Ne dersiniz, yoksa yanılıyor muyum?
Bad Nauheim, 18 Aralık 2005
|