Diyanet ve devletin bu
girişiminin ana amaçlarından birisi de bu bağı kesmekle Alevileri
kendi dışlarındaki muhalif kesimlerden soğutmak ve yalıtmaktır.
Kısaca istenen Alevilerin sadece cem yapması, semah dönmesi,
Muharrem gelince de Kerbala’nın yasını tutarak başka bir şeye
karışmamasıdır. Hedeflenen Aleviliği inanç ve ibadet boyutuna
indirgeyip, bir öte dünya öğretisi haline getirmek; onun özündeki
toplumcu, eşitlikçi, muhalif ve ezilenden yana olma gibi yönlerinin
yok edilmesidir
Alevilerin içindeki “Truva Atı” Prof. Dr. İzzettin Doğan
ve onun bir çeşit tapulu mülkü sayabileceğimiz Cem Vakfı,
Muharrem Matemi vesilesiyle yeni bir operasyona daha imza
attı. T.C. Berlin Büyükelçiliği’ne Cem Vakfı Avrupa Koordinatörlüğü’nce
çeşitli Avrupa ülkelerinde Muharrem ayında yapılacak sohbet
ve cemleri yürütecek dedeler gönderilmesi için başvuru yapıldı.
Buradan Ankara’ya iletilen başvurunun Diyanet İşleri Başkanlığı’nda
incelemeye alınıp, kabul edilmesinin ardından Cem Vakfı Alevi
Din Hizmetleri Başkanlığı’na bağlı 6 dede ve bir zâkire yeşil
pasaport verildi. Söz konusu kişilerin Almanya’nın Köln ve
Frankfurt kentine geldikleri ve göreve başladıkları Avrupa’da
yayınlanan bazı Türk gazetelerinde yer aldı. Köln’de Cem Vakfı
Avrupa Koordinatörü Alişan Hızlı’nın karşıladığı Alevi din
adamlarının 11 Şubat’ta Berlin’de düzenlenecek merkezi cem
ayini sonrasında Türkiye’ye dönecekleri kaydedildi.
Şimdi bazılarınız diyecek ki, “Daha ne istiyorsunuz? İşte
devlet bununla Alevi kimliğini resmen tanımak için adım atmakla
kalmıyor, üstelik bir de Avrupa’da yaşayan Alevi vatandaşların
din hizmetlerini karşılayacak dedelere devlet görevlilerine
has yeşil pasaport, maaş ve harcırah (yolluk) verip ayaklarına
yolluyor. Sen de sevineceğine kalkıp öküz altında buzağı arıyorsun!”
Böyle söyleyenler bir yönüyle haklı. Gerçekten tarihte
ilk defa devlet ve Diyanet, Alevilere sürekli Sünni misyonerliği
yapmayı bir kenara bırakıp, onların ibadet biçimi olan cemi
tanıdığı gibi, bu ibadeti yürütecek Cem Vakfı’nın kendi içinde
kurduğu gayri resmi bir kurum olan Alevi Din Hizmetleri Başkanlığı’na
mensup dedeleri de, yurtdışına gönderdiği imamlara uyguladığı
türden kriterlere tabi tutmadan geçici görevle yurtdışına
tayin ediyor.
Normalde Diyanet, devletin kendi okul ve üniversitelerinde
din eğitimi almamış hiçbir kimseyi maaşını vererek yurtdışına
göndermez. Hatta bu kişiler İslam dünyasının en iyi ilahiyat
eğitimi veren üniversitesi olarak kabul edi-len Mısır’daki
El Ezher’den mezun olsalar dahi böyle bir görevlendirme mümkün
değildir. Zira zaten Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) El Ezher’den
alınan diplomaların denkliğini tanımadığı gibi, bu kişiler
yurtiçinde bile din görevlisi olarak çalışamazlar. Hele hele
öyle yeraltı Kuran kurslarında, Doğu ve Güney Doğu Anadolu’daki
resmi olmayan geleneksel medreselerde yetişen hocaları hiçbir
resmi kurum dikkate bile almaz.
O zaman bu devlet ve Diyanet, düğün değil bayram değilken,
Alevileri niye öptü? Neden hiçbir resmi sıfatı ve eğitimi
olmayan Cem Vakfı Alevi Din Hizmetleri Başkanlığı mensubu
dedeleri, Almanya’da örgütlü 200’e yakın Alevi derneğinden
yalnızca iki elin parmaklarını geçmeyecek sayıda derneği çatısı
altında toplayan Cem Vakfı Avrupa Koordinatörlüğü’nün başvurusunu
dikkate aldı, dersiniz?
Bu soruyu sorar ve cevabını ararsak, devletin niyetinin
hiçte iyi olmadığını ve işin içinde bir bit yeniği bulunduğunu
bulmakta gecikmeyiz. Gelin şifreleri çözmeye çalışalım…
Esasında Cem Vakfı bu başvuruyla daha önce soyunduğu Alevileri
sistemle barıştırma rolünde yeni bir adım daha atmıştır. Malum
Prof. Dr. İzzettin Doğan ve Cem Vakfı ta başından beri mevcut
çarpık sistemi, yapıyı değiştirmek için mücadele etme yerine,
tercihini bu haliyle sisteme dâhil olma, ondan nemalanma şeklinde
belirlemiştir. Bu yönelişin doğal bir sonucu olarak devletin
Diyanet’i kaldırmayacağı ön kabulünden yola çıkmış ve kendi
içinde Alevi Din Hizmetleri Başkanlığı’nı kurarak birkaç yıl
önce harekete geçmişti. Böylelikle Diyanet’in Sünnilere verdiği
türden bir din hizmetini Alevilere götürmeye talip olan Cem
Vakfı hedeflediği doğrultuda yoluna devam etmiş oluyor. Bunda
fazla şaşılacak bir şey yok. O nedenle yavaş yavaş İstanbul
başta olmak üzere cemevlerinde Diyanet’ten maaşlı, kadrolu
ve devlet memuru dedelere rastlarsak şaşırmayalım. Söz konusu
başvurunun kabul edilmesi bu gelişmenin önemli bir işareti
olarak kabul edilebilir.
Ama şunu hemen ekleyelim: Çok az sayıda bile olsa bazı
dedelerin Diyanet kadrosuna alınması ve maaşa bağlanması Alevi
örgütlenmesi içinde zaten var olan bölünmeleri bir daha onulmayacak
şekilde derinleştirecektir. Bu yarılma sonucu bir zamanlar
Diyanet’e bağlı olan ve olmayan imamlar arasındaki türden
bir rekabet, çekememezlik ve hatta düşmanlık derecesine varan
olaylar dizisi Alevi dedeler içinde de yaşanacaktır. İşte
bu çekişmeden dolayı bugün Süleymancılar hâlâ Diyanet’e soğuk
durmaları bir yana, tarikatın mensupları Diyanet’e bağlı bir
imamın arkasında namaz bile kılmazlar, onların yetiştiği imam-hatip
okullarına çocuklarını göndermezler.
İşin bu yanı belki sadece bazı açgözlü ve çıkarcı dedeleri
ilgilendirir ama Alevilerin çok az bir bölümünün bile devletten
din hizmeti almasının asıl zararı özüne, köklerine sadık Alevilik
ve Alevilere olacaktır. Her şeyden önce maaşlı dedelerin ortaya
çıkması, Alevi örgütlerinin ezici çoğunluğunun talebi olan
Diyanet’in tamamen kaldırılması ve din hizmetlerinin finansmanının
inananlara bırakılması büyük bir darbe alır. “Hizmet almadığımız
bir kurumu vergilerimizle ayakta tutmak istemiyoruz” argümanı
geçersiz hale gelirken, devlet ve hükümet de gerek Avrupa
Birliği’nden Alevilerin taleplerinin karşılanması yönündeki
baskılar karşısında, gerekse de bu çok sembolik adımın matah
bir şeymiş gibi abartılmasından etkilenecek bazı Alevileri
etkileyeceğinden elini çok rahatlatacaktır.
Özcesi devlet belki birkaç yüz dedeyi kadrolu yapacak
ama bununla milyarlarca dolarlık bütçesi, 100 binin üzerinde
personeli olan Diyanet’e meşruiyet sağlamakla kalmayacak,
bu durumun sorgulanmasının bile tüm yollarını kapatmış olacaktır.
Artık bundan böyle hiçbir Alevi Diyanet’e itiraz edemeyecek,
etse bile buna gülünüp geçilecektir. Onlara, “Bakın dedelerinizi
maaşa bağladık. Daha ne istiyorsunuz?” denilecektir.
Açıkçası biraz ağır olacak ama hırsız Diyanet, Alevileri
de hırsızlığa ortak ederek, ağızlarını kapatmak istemektedir.
Diyanet hırsızdır. Çünkü devlet bütçesinden işe, aşa gidecek,
yatırıma dönüşerek yeni iş yerlerinin açılmasına yarayacak
çok önemli bir meblağa sadece bir inanç grubuna din hizmeti
götürmek adına el koymaktadır. Dolayısıyla tüyü bitmemiş yetimlerin
hakkına el uzatmaktadır. Lakin Aleviliği içine almakla Diyanet
yine tüm vatandaşları kapsamış olmayacaktır. Yine Hıristiyanlar,
Yahudiler, Caferiler, ateistler ve ülkemizde çok önemli bir
oran teşkil eden laik Sünniler hem vergileriyle bu haramzâde
kurumu hizmet almadıkları halde finanse etmeye devam edecekler,
hem de bu sistemi değiştirebilecek güce sahip tek müttefikleri
olan Alevileri kaybetmiş olacaklardır. Ne ince hesap ama?
İşin başka bir yönü de İslam’da hep Hıristiyanlıkta olduğu
gibi ruhban (din adamları sınıfı) yoktur denir. Ama Türkiye’de
Diyanet eliyle devlet memuru müftüler, vaizler, imamlar, müezzinler
ve gasillerden (ölü yıkayıcı) oluşan böyle bir sınıf yaratılırken,
bunlar şeriatla yönetilen Osmanlı döneminde bile hayal edemeyecekleri
ayrıcalıklara kavuşmuştur. Örneğin imparatorluğun son yüzyılında
bile büyük şehirlerdeki ana camiler hariç hiçbir caminin öyle
devletten maaşlı imamı ve müezzini filan yoktur. Köylerin
tamama yakınındaysa namazlar cemaatin verdiği yardımlarla
geçinen veya bu işi gönüllü yapan ehil kişilerce kıldırılırdı.
Üstelik bu dönemde pek çok Sünni köyünde günümüzdekinin aksine
cami bile yoktu. Bu açıdan Osmanlı günümüz Türk iyesi’nden
daha laik görünüyor. Tahmin edilebileceği gibi Diyanet Sünni
ruhbandan sonra şimdi de Alevi ruhban sınıfını yaratmak için
kolları sıvamışa benziyor.
Diğer yandan bu çabaların başarıya ulaşmasıyla Türkiye’nin
gerçek anlamda laik bir ülke olmadığı da temelli pekişecektir.
Alevilerin bu oyuna gelmesi sayesinde Aleviliğin içi boşaltılacak,
daha çok Alevi Sünnileştirilecek; Türkiye’yi yarı şeriatla
yönetilen bir ülke durumuna sokan Diyanet varlığını daha büyük
bir hızla büyüterek sürdürme fırsatı bulacaktır. İş bununla
da kalmayacak, yarı sekuler (laik) alanlar da (Türkiye yarı-laik
bir ülkedir) hızla diğer şeriatçı yarının lehine azalma yoluna
giderken, Türkiye koşar adım tam bir şeriat devleti olma yönünde
ilerleyecektir.
Ayrıca Diyanet’in yurtdışına dede gönderme adımının arkası
gelecek, devletin ve zaten devlet politikalarına “parasız
hizmetkârlık” yapmakta kimsenin aşık atamadığı Cem Vakfı’nın
birlikte hazırlayacağı “Alevi İslam” başlıklı müfredata göre
eğitim veren imam-hatip benzeri dede okulları ve ilahiyat
fakültelerinde Alevilik kürsüleri kurulacağına kesin gözüyle
bakabiliriz. Bu izdivacın sonucunda da Türkiye’nin “Resmi
Sünni İslam”dan sonra “Resmi Alevi İslam” adında nur topu
gibi bir evladı daha dünyaya gelecektir.
İşte o zaman Sünni İslam’ın başına gelenler Aleviliğin
de gelecek. Bu ne demek? Aynen İslam’ın olduğu gibi Alevilik
de devlet ve Diyanet eliyle iğdiş edilecek, içi boşaltılacak;
“inanç özeldir, Tanrı’yla kul arasında kalması gerekir” masallarıyla
vicdanlara hapsedilecektir. Maalesef bundan böyle Alevilik
sadece bir öte dünya inanışı haline sokularak gericileştirilecektir.
Aynen Kuran’ın ölülerin arkasından okunan bir kitaba indirgendiği,
içersindeki dünya işlerine ilişkin hükümlerinin ayıklandığı
ve kasten göz ardı edildiği gibi… Örneğin İslam’a göre, bir
esnaf ölçüde, tartıda hile yapamaz. Fahiş kâr koyamaz sattığı
mala. Yine çalıştırdığın kişinin alnının teri kurumadan emeğinin
hakkı verilmesi gerekir. İslam adaleti temel alır. Ama resmi
İslam’ın egemen olduğu ülkemizde ve daha pek çok Müslüman
devlette dinin bu yönleri üzerinde pek durulmaz. İslam sadece
ibadetlere ve son yıllarda da başörtüsüne indirgenmiştir.
Dinin aynı zamanda bir yaşam biçimi, ahlâki bir duruş olduğu
unutulmaya terk edilmiştir.
Buna paralel olarak dinin total anlamıyla bir yaşam biçimi,
kültür, ahlak vaaz eden, hayatı doğumdan ölüme kadar yönlendiren
çok kapsamlı bir sistem (üstyapı, üstyapı kurumu değil) olduğunun
unutturulması ve din tanımının bu çok yönlülüğünün ihmalinden
dolayı da maddeci, ruhsuz, ahlaksız ve bencil nesiller yetişmiştir.
Ondan sonra da ülkemizde olduğu gibi hem yüzde 99 Müslüman’ız
denilecek ama bu olguya rağmen kimse ayyuka çıkan yolsuzlukların,
rüşvetin, çocukların cinsel istismarının, adam kayırmanın
ve derin ahlak buhranının nedenlerini size açıklayamayacaktır.
Aynı zekâtın İslam’ın beş şartından biri olduğu bir toplumda
son derece bozuk bir gelir dağılımını ve çok fazla yoksul
bulunmasını kimsenin izah edemediği gibi… Oysa neden gayet
açıktır: Siz her şeyi öte dünyaya havale eder, insanlara bu
dünyada tutunabilecekleri dini, ahlâki dayanaklar bırakmaz,
dinin toplumsal alana ilişkin hükümlerini göz ardı ederseniz
olacağı budur.
Buna karşılık Alevilik bütün yozlaştırma çabalarına rağmen
halen uhrevi bir inanç olmaktan çok dünyevidir. Aleviler hesaplarını
ahirete bırakmazlar pek. Ne yaparlar? Ölmeden ölürler, bu
dünyada dara çekilirler. Bu mahkemenin yeri de cemevleridir.
Sorgu makamı dedeler, bunların orada hazır bulunan cemaat
jürisiyle birlikte aldığı kararları uygulayan ise duruşmada
bulunsun bulunmasın tüm taliplerdir.
Nasıl ki Sünni İslam’a göre, bir çocuğa doğar doğmaz kulağına
ezan okunarak dine uygun bir isim verilirse, sonra sünnet
edilip ona Allah’ın emri Peygamberin kavliyle bir kız/oğlan
istenir ve izdivacı sağlanırsa; yaklaşık 12 yaş civarında
namaz kılması, oruç tutması üzerine farz kılınır, Hz. Muhammed’in
ahlakıyla ahlâklanması beklenip, tuvalete bile hangi ayakla
adım atacağı öğretilir; bazı haller sonrası banyo yaparak
temizlenmesi emredilir ve ölünce de yine dini törenle toprağa
verilirse, bu akış Alevilikte de farklı bir şekilde dahi olsa
tamamen böyledir. Sünni İslam gibi Alevilik de senin hayatına
günün 24 saati, ayın 30, yılın 365 günü yani bir ömür boyu
müdahale eder. Bir Alevi çocuğu da doğumla birlikte Alevilik
ile tanışır. İsmini genelde “Adını ben koydum ömrünü Hakk
Teâlâ versin…” diye başlayan bir dua ile dede, o yoksa da
rehber veya yaşlı biri kulağına fısıldar. Sonra sünnet olur.
Yine bir Alevi’ye uygun bir şekilde evlenir. Cemaat dışından
evlenemez. Erişkin olduğunda musahip tutup eşiyle birlikte
ikrar vererek yola/tarikata girer. Ondan tüm yaşamı boyunca
“Eline, beline, diline; eşine, aşına ve işine sahip" olması
beklenmekle kalmaz, yaptırımlarını içinde barındıran bir tarzla
talep edilir. Çok olağanüstü bir neden olmadan boşanması da
düşkünlük yani cemaatten atılmayı gerektirir.
Alevi inancı öbür dünya üzerinde de çok fazla durmaz.
Bugün bazı Aleviler çok fazla ahiretle, cennet-cehennem inancıyla
meşgul olmaya başlamışlarsa, bu konularla kafayı bozmuşlarsa
bile, bu inancın özünden gelmez ve daha çok Sünni etkilenmeden
kaynaklanır.
Ayrıca bir Alevi cenneti yeryüzünde, bu dünyada kurmaya
çalışır. Çünkü Alevilikte Sünnilikteki imanın şartlarından
biri olan “Hayır ve şerrin (kötülüğün) Allah’tan geldiği”
şeklindeki inancın ikinci bölümüne inanılmaz. Zira bir Alevi
kötülükleri yaratmayı Allah’ın şanına yakıştıramadığı gibi,
Sünnilikteki gibi kaderci de değildir. O yüzden Aleviler daima
içinde bulundukları kötü şartların Tanrı yazgısı olmadığına
inandıklarından, tarihlerinde sık sık “Ferman padişahınsa
dağlar bizimdir” deyip kaderlerine razı olmadıklarını isyan
ederek göstermişlerdir. Babai, Şeyh Bedreddin, Şah Kulu, Şah
Kalender Çelebi, onlarca yıl süren Celali ayaklanmaları bunun
en iyi örnekleridir.
Aleviler şartlar uygun olmadığında ve isyan edemediklerinde
de baskılardan dolayı inançlarından dönmemişler ama yaşayabilmek
için de takiyyeye (ben de sizdenim deyip asıl inancını gizleme)
sığınıp kaderlerini değiştirmek üzere uygun zamanın gelmesini
kollamışlardır.
Yine bu çerçevede Alevilerde Sünnilerde olduğu gibi zulüm
ve baskı da uygulasalar yönetenlere itirazsız itaat geleneği
(Ul’ül emr) yoktur. Tarihteki isyanlarda bu gelenek çok önemli
bir rol oynamıştır. Yani Aleviler sorgusuz sualsiz itaat etmezler
dini ve dünyevi otoritelere. Muhaliftirler. Devletin Alevileri
sistem içine çekme çabaları da zaten bu muhalif damarın yok
edilmesine dönüktür. Bu bağlamda Aleviliğin inanç ve ibadet
boyutuna vurgu yaparak muhalif yanını sürekli gündem dışında
tutan Cem Vakfı’nın devlet katında böyle büyük bir kabul görmesi
de daha anlaşılır bir hale gelir. Zaten Sünni halk tarihten
gelen itaat geleneğinin yardımıyla baskı altına alınmış ve
kaderine terk edilmiştir. Aleviliğin Diyanet içine alınması,
Aleviler üzerinde de aynı neticeyi verecektir. Nasıl ki egemenler
ve din baronları Sünnilere biraz dinden imandan bahsederek
ellerine vurup ekmeklerini alıyorlarsa, onları kolayca sömürüyorlarsa,
Aleviler arasında da aynı şekilde yüzeysel bir Hz. Ali, Ehl-i
Beyt sevgisinden, 12 İmam’dan söz ederek benzer bir ortam
ve yapı oluşturmak istiyorlar.
Bir de örneğin Türkiye’de Diyanet ile diğer İslam ülkelerinde
de benzer kurumlar aracılığıyla İslam’ın Hanefi-Eşari yorumunun
daha da katılaştırılmasından ve Türk, Arap, Fars gibi milli
kimliklere aşırı vurgudan dolayı İslam’ın evrensel mesajı
dumura uğratılmıştır. “Tüm inananlar kardeştir” ilkesinin
yerini Türkler, Araplar vs. kendi içinde kardeştir şeklindeki
milliyetçi anlayış almıştır.
Aleviliğin de Diyanet’li mevcut çarpık sistemin içine
sokulması zaten belli ölçülerde etkisini gösterdiği üzere,
bu inancın da bir ırka yani Türklüğe has olduğu anlayışının
daha da yaygınlaşmasını sağlayacaktır. Kısaca Alevi-Bektaşiliğin
en öncelikli ilkesi, “72 millete aynı gözle bakmayan bizden
değildir” çok ağır bir darbe alacaktır. Böylelikle “Benim
Kâbem insandır” anlayışı giderek yerini “Benim Kâbem Türklüktür,
Kürtlüktür vs.” alması bir yana, Alevi olma ortak paydası
altında yüzyıllardır birlikte iç içe (yan yana değil) yaşayan,
musahip, kirve olan Türk ve Kürt Alevileri de bir araya gelemez
bir şekilde Türk ve Kürt Aleviler diye etnik faylara bölecektir.
Mevcut milliyetçi eğilimleri daha da körükleyecek olan bu
durum güncel olarak Alevilerin önündeki en büyük tuzaktır.
Öte yandan Aleviler halen Türkiye’de resmen ve fiilen
geçerli olan “Millet ortak bir inanca mensup fertlerden oluşur…”
şeklindeki vatandaşlık tanım ve anlayışını değiştirmek için
mücadele eden en önemli güçtür. Bu tanım ve anlayışın değişmesiyse
ülkemizin gerçek anlamda laiklikle tanışmasını sağlayacaktır.
Ama Aleviliğin Diyanet’te temsili Alevileri Türkiye’nin demokratikleşme
çabalarından tümüyle uzaklaştıracağı gibi, diğer demokrasi
güçleriyle de bağlarını büyük ölçüde koparacaktır.
Diyanet ve devletin bu girişiminin ana amaçlarından birisi
de bu bağı kesmekle Alevileri kendi dışlarındaki muhalif kesimlerden
soğutmak ve yalıtmaktır. Kısaca istenen Alevilerin sadece
cem yapması, semah dönmesi, Muharrem gelince de Kerbala’nın
yasını tutarak başka bir şeye karışmamasıdır. Hedeflenen Aleviliği
inanç ve ibadet boyutuna indirgeyip, bir öte dünya öğretisi
haline getirmek; onun özündeki toplumcu, eşitlikçi, muhalif
ve ezilenden yana olma gibi yönlerinin yok edilmesidir. Nitekim
böyle bir Alevilik projesi de Türkiye’de sadece Cem Vakfı
ve Prof. Dr. İzzettin Doğan’ın elinde olduğundan, kendilerine
Aleviliğin Diyanet içine çekilme operasyonunun yürütülmesinde
başrol verilmiştir. Prof. Doğan’ın bu rolü hakkıyla oynayacağından
geçmişte aldığı benzer rollerdeki başarısına bakarak emin
olabiliriz.
Aman dikkat! Sözüm herkese; içimizden kınalı kekliklerin
de katkıda bulunduğu bu tuzak çok mu çok tehlikeli…