Aleviler,
kimsenin bir başkasının dinine müdahale etmeyeceği; devletin
bütün din ve inançlara ve bu arada inançsızlara karşı eşit
mesafede duracağı; herkesin kendi inancına uygun ritüelleri
güvenli bir biçimde ve özgürce yerine getirebileceği bir
ortamı istiyor.
Laikliği savunmak, devletin yanında olmak değil; tam tersine
din ve inanç özgürlüğünü savunmak anlamına geliyor.
Yüzyıllardır
inkar edilen, dışlanan, kıyıma uğratılan Alevilik, artık,
İslam’ın içinde bir yorum olarak değerlendirilerek payelendiriliyor.
Alevi ritüellerinin önemli bölümünün Sünni İslam’dan farklı
olması görmezden gelinerek, Aleviler, adab-ı usulünce, camiye
davet ediliyor. Ne zaman Aleviliğin farklı bir inanç biçimi
olduğu dile getirilmek istense, “Alevilerin ideolojik
güçlerin etkisi altına girdiği” iddiaları ortalığı sarıyor.
Bilal Sambur’un (27 Mart tarihli Radikal Yorum’da) dikkat
çektiği gibi, kimi çevrelerin, “Aleviliği keşfetmekten
ziyade, onu yeniden icat etmeye yelten(dikleri)” ise
görmezlikten geliniyor. Sambur’un, “hepsi, Aleviliği
icat edilebilen, kendisine müdahale edilebilen ve istenilen
şekle sokulabilen bir hamur olarak görmektedirler” biçimindeki
yorumu, ufak tefek yanlışları içerse de, genel olarak doğru
bir noktaya dikkat çekiyor.
Gülen
Cemaati’nin koordine ettiği Abant Toplantıları’na bile konu
olduğuna göre, Aleviliğin önümüzdeki dönemde revaçta olacağı
anlaşılıyor. Yavuz kırımından yüzlerce yıl sonra gene Sivas’ta
yangınlara atılan Alevilerin, kimliklerine dair tartışmaların
ana kaynağını, “Türk tipi tuhaf laiklik” anlayışı
oluşturuyor. Abant Toplantılarına konu olan Aleviliğe ilişkin
sert bir çıkış nedeniyle yazdıkları gazetelerde tartışmaya
katılan otoritelerin Alevilik algısı, alınacak yolun çok
uzun ve meşakkatli olduğunu gösteriyor.
Aleviliği
kalıba sokmak
Alevilik, kimin dikkatini çekiyorsa, onun tarafından tarife
yelteniliyor. Tarif etmekle yetinmeyenlerin Aleviliği bir
kalıba sokmak istedikleri de görülüyor. Oysa devlet de,
devlet dışı örgütlenmeler de, din alanındaki hassasiyeti
bilerek, bütün din ve inançlara eşit mesafede durmayı ve
her inancın kendi ritüellerini hiçbir baskıya maruz kalmadan
yerine getirebilmesini benimsemelidir. Hiç kuşkusuz, kendisini
çoğunluk dinine mensup hissedenlerin de, kendi dinlerine
gösterdikleri saygının bir sonucu olarak, “az olan”a karşı
hassasiyet göstermeleri gerekiyor. Kimi İslamcı entelektüellerin(Yasin
Aktay, İlyas Üzüm ve hatta “Melek sorar/ Anne tanrı nedir/
Sonsuzluktur yavrum/ Fakat sonu yok onun da” dizelerinin
şairi Bejan Matur örneğinde olduğu gibi), Alevilerden yükselen
“bizi tanımlamayın, tanıyın” tarzındaki çığlıkları saldırı
olarak adlandırmaları durumun vahametini gösteriyor. Anlaşılıyor
ki, herkes, çıkarları neyi gerektiriyorsa, onu bütün bir
topluma kabul ettirmek istiyor.
Aktay(25
Mart 2007, Zaman), “Oryantalistlerin İslam’a ilişkin
araştırmalarının İslamcı çevrelerde takdirle karşılanm(asından)”
hareket ederek, Sünni kökenlilerin Aleviliği tanımlamasına
meşruiyet kazandırmak istiyor. Oysa kendisini de dikkat
çektiği gibi, Oryantalistler, “Müslümanların yapamadığı
bir çok tetkik ve araştırmayı” yapmakla yetinmişler;
hiç biri Müslümanlara, “Camiye gitmenin ne alemi var; işte
burası Kilise, hepimiz burada ibadet etmeliyiz” deme cesaretinde
bulunmamışlardır. Sünni kökenlilerin Alevilerin “yapamadığı
bir çok tetkik ve araştırmayı” yapmasına kim itiraz edebilir
ki? Ancak Aktay’ın da dikkat çektiği gibi, “Alevilik
şifahi bir kültür olduğu için onu tanımlamaktan rant umanların
iştahını kabartmaktadır”. Bu kabarık iştah yüzünden,
Alevilerin, “bizim inancımız bize, sizin inancınız size”
demelerini “Alevilik için büyük tehlike” olarak görüyorlar.
Bejan Matur ise, Ali Yıldırım tarafından sorulan soruyu
haklı bulmakla birlikte üslübu provakatif buluyor. Oysa
herkesin tek bir ses haline geldiği bir ortamda, aykırı
ses çıkaranın sesinin çoğunluk tarafından kolaylıkla provake
edilebilme ihtimalini aklına bile getirmek istemiyor.
Kemalist
İşbirlikçiliği suçlaması
Aktay, “Alevi köyünde caminin ne işi var, imamın ne işi
var? Alevi ile namazın ne ilgisi var” sorularına öfkeleniyor.
Öfkenin bilgiyi kararttığı, “Aleviler adına hareket ettiğini
söyleyen siyasallaşmış bir grup, genellikle devletin yanında
yer alan bir tutumu Alevi siyasallığının ön-şartı gibi sunuyorlar”
tarzındaki bildik suçlamada kendisini ele veriyor. Halbuki
Aleviler, sadece ve sadece özgürlükçü bir laiklik anlayışının
egemen olmasını savunuyor. Yani, Aleviler, kimsenin bir
başkasının dinine müdahale etmeyeceği; devletin bütün din
ve inançlara ve bu arada inançsızlara karşı eşit mesafede
duracağı; herkesin kendi inancına uygun ritüelleri güvenli
bir biçimde ve özgürce yerine getirebileceği bir ortamı
istiyor. Laikliği savunmak, devletin yanında olmak değil;
tam tersine din ve inanç özgürlüğünü savunmak anlamına geliyor.
Sünni
kökenli entelektüeller, kendilerini şekillendiren arka plandaki
kültürel form nedeniyle hızla otoriteryan bir tutuma sürüklenebiliyor.
Sahip oldukları otoriteryan form, olur olmaz her yerde,
“Alevilerin Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kemalistlerle
işbirliği” yaptığı dezenformasyonunu yaymalarına yol
açıyor. Oysa yukarıda da vurguladım; yüzyıllardır kendi
inançlarını özgürce ifa edemeyen Alevilerin tek istekleri,
devletin bütün din ve inançlardan eşit mesafede uzak durması
anlamına gelen laiklik ilkesinin uygulanmasıdır. Aktay,
laikliği İslam karşıtı bir dinsel form olarak algıladığından
olsa gerek, Kemalistlerin laikliğe ilişkin vaadlerine Alevilerin
destek vermesini bir günahmış gibi anlatarak, kendilerinin
tanımladığı Aleviliğe itiraz edenleri töhmet altında bırakmayı
deniyor.
Sambur’un
da dikkat çektiği gibi, “topluma sadece bir kesimin benimsediği
inançları benimsetmeye kalkışmak ve diğer bireylerin ve
toplumsal kesimlerin farklılıklarını görmezlikten gelmek,
tehlikeli bir tek boyutlu yaklaşım örneğidir”. “Türk
tipi tuhaf laiklik” anlayışının sonucu olarak kurulan Diyanet
İşleri Başkanlığı eliyle özel bir muameleye tabi tutulan
Sünni İslam’a karşı Aleviliğin bugün itibariyle bütüne entegre
edilmesi oldu bittisine izin verilmemesinin “provakasyon”
olarak değerlendirilmesiniyse komik buluyorum. Tartışmaya
katılanların dile getirdiği görüşler de, Aleviliğin tanımlanmak
değil, tanınmaya ve anlaşılmaya ihtiyacı olduğunu gösteriyor.
Bu çerçevede bakıldığında, toplantıyı “provake etmek” ile
suçlanan Ali Yıldırım’ın “siz İznik Konsülü müsünüz?”
çıkışı çok mu yersiz duruyor?