ALEVİLERİN
ÜNLÜ KINALI KEKLİK YAZARLARINI DEŞİFRE EDİYORUZ…
Hüseyin
DEMİRTAŞ
Fethullah
Gülen cemaatinin öncüsü olduğu Abant Platformu'nun pek üzerine
vazife olmadığı halde düzenlediği "Tarihi, Kültürel, Folklorik
ve Aktüel Boyutlarıyla Alevilik" konulu sempozyum beni derin
düşüncelere sevk etti. Bu tür devlet ve Sünni kurumlarca
düzenlenen toplantıların Alevi konuklarının hep benzer isimler
olması da burnuma kötü kokular getiriyor.
Hiç kuşkunuz olmasın, şu sıralar Alevilik ve Aleviler üzerine
yeni oyunlar oynanıyor. Ama ben bugünkü oyun ve kumpasları
sonraya bırakıp önce 1990'lı yıllara geri döneceğim.
Düşünün
bir kere, 12 Eylül askeri darbesinin yarattığı şok yeni
yeni atlatılıyor. Bu arada 1980'li yılların sonlarına doğru
Alevilerde cılız da olsa bir uyanma var. Cılız da olsa diyoruz,
çünkü hem ihtilal öncesi hem de sonrası Alevilere çok büyük
darbeler vurulmuştu. 1960 sonrası Birlik Partisi süreciyle
başlayan Alevi uyanışı, şehirlere göçen ve oradan da bir
bölümü yurtdışına geçen Alevilerin, buradan elde ettikleri
birikimle bazı Anadolu kentlerinde ekonomik olarak kısmen
avantajlı hale gelmeleriyle birleşince, bu gelişme egemen
sınıflar ve yerel eşraf üzerinde konumlarının sarsılacağı
yönünde büyük bir tedirginlik yaratmıştı. Hemen Çorum, Maraş,
Malatya ve Sivas'ta sahneye konulan katliamlarla bu tehlike
bir süre de olsa geri püskürtüldü. 12 Eylül de özellikle
çoğunluğu politikleşmiş Alevi gençlerinin üzerinden bir
silindir gibi geçmişti. O nedenle Alevi uyanışı çok yavaş
ilerliyordu. Yoksa büyük bir mirasın sahibi olan bu toplum
ebedi olarak uyuyacak değildi ya!
Öbür
yandan Türkiye'de yavaş yavaş 12 Eylül'ün solun önünü kesmek
için dizginlerini serbest bıraktığı İslami hareketler de
çığ gibi bir büyüme eğilimine girmişlerdi. Ama tam bu sırada
Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla Soğuk Savaş dönemi bitmiş
ve komünizm de tehlike olmaktan çıkmıştı. Bu nedenle olsa
gerek, devlet veya devletin içindeki derin güçler, İslamcı
gelişmelerden ürkmeye başladılar.
Oysa
Türkiye'de dindar ve milliyetçi nesiller yetiştirmek adına
Diyanet'i, imam-hatip okullarını onlar güçlendirmiş, din
derslerini onlar darbe sonrası zorunlu hale getirmişlerdi.
Bu uygulamalardan yasal süreçle dönmenin artık askeri yönetim
iş başında olmadığından mümkün olmaması yetmiyormuş gibi,
üstelik tehlike ve tehdit ortadan kalktığından, SSCB çevresindeki
Müslüman ülkelerde Yeşil Kuşak Projelerini uydu yönetimlere
dikte ettirmiş olan ABD de, bu politikaları rafa kaldırmaya
başlamıştı. Dünyanın rakipsiz kalmış emperyalist gücü ABD'ye
yeni bir düşman lazımdı. Bu yeni düşmanı belirleme de pek
uzun sürmedi. Prof. Samuel Hantington gibi bilim adamları
hemen "Medeniyetler Çatışması mı?" gibi tezler geliştirerek,
yeni düşmanın adını İslam olarak koymakta gecikmediler.
Gözünü
zaten ABD'den ayırmayan ülkemizin gizli veya açık yönetici
elitini bu durum temelli tedirgin etti. Tabii bir de PKK
eylemleri ve Kürt uyanışı baş ağrıtmaya devam ediyordu.
Bir şeyler yapmalıydılar gelişen şeriatçı akıma ve Kürt
hareketine karşı. Türkiye'deki güçler dengesini kendi iktidarlarını
rahat sürdürecek şekilde ayarlamaları gerekiyordu. Tam bu
arayış anında akıllarına bir taşla iki kuş vurabilecekleri
bir fikir geldi. Bu fikir 1980 sonlarında biraz da yenilen
ağır darbelerin etkisiyle henüz kendi doğal gelişme seyrinde
olan Alevi uyanışını hızlandırıp, adı geçen iki gücün karşısına
Alevileri konumlandırmaktı. Hemen stratejiler uygulanmaya
başlandı. Birden Alevilerin laikliğin garantörü, Atatürk
devrimleri ve cumhuriyetin bekçileri olduğu tezini işleyen
peş peşe kitaplar ve dergiler çıkmaya başladı. Gazeteler
sık sık Alevilik dosyaları yayınladı. Kürt kökenli Alevilerin
PKK ve benzeri Kürt örgütlerine destek vermesini önlemek
için de, Hacı Bektaş Veli'yi Anadolu'yu Türkleştiren ve
İslamlaştıranlar kervanına dâhil eden, Türkçenin bugünlere
gelmesinde Alevilerin çok büyük katkısına vurgu yapan milliyetçi
konuları işleyen yayınlarda da eşi görülmemiş bir patlama
yaşandı.
Yine
bu çerçevede Kürt Alevilerin aslında Kürt olmadıkları, Kürtlerin
içinde yaşarken zamanla Türkçeyi unutan Türkmenler oldukları
iddiaları bilimsel bir kisveyle ortaya atılarak, Alevilerin
tümünde bir kafa karışıklığı yaratıldı. Bu tez de hem Kürt
Aleviler hem de Türkmen Aleviler arasında çok işlevsel bir
rol oynadı. Kürt Aleviler bu kafa karışıklığı yanında kolektif
hafızalarında zaten var olan Sünni-Şafi Kürtlere yönelik
olumsuz bakışın da etkisiyle, kurucularının çoğunluğu ve
lideri Şafi olan PKK'ya büyük oranda mesafe aldılar ve destek
vermediler. Bu onlara hem Sünni hem de Alevi Türkler arasında
sempati kazandırırken, Türk Alevilerin de "Doğu'da dillerini
unutmuş kardeşlerimiz varmış" diye düşünmesi sağlanarak,
Aleviler bir blok halinde tutulmaya çalışıldı.
Planlar
iyi işliyordu ama yeterli değildi. Çünkü Refah Partisi hızla
büyüyordu. Bu senaryonun sahipleri 1995 yılında yapılacak
yerel ve bundan bir yıl sonraki genel seçimlerde Erbakan'ın
partisinin büyük başarı kazanacağını sezmeye başlamışlardı.
Ama bu gelişmeye karşı tahkim etmeye çalıştıkları cephe
çok zayıftı. Öyle ki 1993 yılına gelindiğinde bile Alevilerin
hala en azından yarısı kimliğinin farkında olmadığı gibi,
birçokları da Aleviliğini unutma yoluna girmişti. Bir şok
gerekiyordu yeterince kendine gelememiş Alevileri uyandırmak
ve tek yumruk haline getirmek için. Bu fırsat 2 Temmuz 1993'te
Sivas'ta ortaya çıktı. Sivas muhafazakâr ve Alevi-Sünni
kutuplaşmasının eskiden beri çok keskin olduğu bir kent
olması nedeniyle bu senaryo için biçilmiş bir kaftandı.
Söz
konusu güçler 2 Temmuz'da bu senaryolardan habersiz bir
şekilde Pir Sultan Abdal'ı anma etkinliklerine katılmak
için gelenlerin toplandığı Madımak Oteli'ni bir dizi provokasyonla
yaktırarak emellerine ulaştılar. Beklendiği gibi, otelde
bulunan çoğunluğu Alevi 37 kişinin yanarak ölmesi ve onlarca
kişinin de yaralanması tüm Türkiye'de ve dünyanın başka
ülkelerinde yaşayan Aleviler arasında büyük bir infial uyandırdı.
Bu olayın ardından büyük protesto gösterileri yapılırken,
bu katliam Aleviler için çok önemli bir milat oldu. Bu tarihten
sonra Türkiye ve Avrupa'da Alevi örgütlenmelerinin sayısı
çok kısa zamanda çığ gibi arttı. İstenen olmuş, erken doğum
gerçekleşmişti. Bu ani şokla ayağa kalkan Aleviler hızla
birleşerek örgütlü bir güç haline dönüşme yoluna girmişti.
Zaten orada toplanan kalabalığın Madımak Oteli'ni "Cumhuriyet
Sivas'ta kuruldu, Sivas'ta yıkılacak!" sloganları eşliğinde
yakması, Alevilerdeki kronik şeriat korkusunun kolaylıkla
uyanmasına yetmişti.
Yanlış
anlaşılmasın, Sivas katliamı olmasaydı da bir Alevi uyanışı
yaşanacaktı. Ama bu uyanış daha yavaş, kendi doğal seyrinde
ve belki de bugünkünden daha sağlıklı gelişecekti. Bir de
Aleviler adına sahneye konan bu senaryolarda, Alevilerin
uzaktan yakından ilgisi olmadığı gibi, Sivas'ta 2 Temmuz
1993'teki etkinlikleri düzenleyenlerin de bir etkisi ve
rolü olamazdı. Aziz Nesin ölümden son anda kurtulacağı,
Nesimi Çimen, Hasret Gültekin, Asım Bezirci, Metin Altıok
ve isimlerini burada sayamayacağımız yakılan diğer ünlü
aydın, sanatçı ve yazar böyle bir filmde oynamayı niye kabul
etsindi?
Evet, tarih ironi doludur. Bazı felaket, katliam ve savaşlar
mağdurlarını Madımak'ta olduğu gibi güçlendirir ve bir araya
getirir. Sivas olayları da ironik bir şekilde bugünkü güçlü
Alevi örgütlenmesini yaratmıştır. Fakat gelinen noktada
Alevilerin bu görece güçlü ve birlik konumu da söz konusu
senaryoları yazan ve uygulayan aynı veya benzer bazı egemen
çevrelerde büyük bir rahatsızlık oluşturmaktadır.
İşte bu nedenle sivil toplum örgütü kılıklı Fethullahçılar'dan,
devletten (derini ve açığı), hükümetten tutun da, Diyanet'ine
ve bazı siyasi partiler ve üniversitelere kadar çok sayıda
aktör Aleviler ve Aleviliğin içine el atmaktadır.
Lakin
bunları biliyor ve her gün yeni bir oldubittiyle karşı karşıya
kalıyoruz da, bu Aleviler dışındaki aktörlere veya Alevilere
kendi kafalarına göre don biçmeye kalkışanlara servis veren
bizzat Aleviler içindeki piyon, işbirlikçi, gönüllü veya
maaşlı ajanları tam tespit edebilmiş değiliz.
Aslında son 15-20 yılda yaşananları iyi analiz ettiğimizde
bunları tespit etmemiz pek zor değil. Geriye dönüp baktığımda
benim en çok dikkatimi çeken, 1985 ile 2004 yılları arasında
Alevilikle ilgili kitap yayınlayan yazarların ve Alevi önderi
olarak görünen kişilerin bugün durdukları yerin çok farklı
olmasıdır. Bu dönemde yazıp çizen, kamuoyuna Aleviliği anlatanların
ve Alevi kanaat önderi olarak öne çıkanların neredeyse tamamı
bugün Türkiye'de Alevi-Bektaşi Federasyonu (ABF), Avrupa'da
da Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu'nun (AABK) karşısındadır.
Ayrıca istisnasız hepsi sağa, devletçiliğe ve milliyetçi-ulusalcı
bir pozisyona savrulmuştur.
Cem
Vakfı ve Prof. Dr. İzzettin Doğan'ı zaten bu karşıtlığın
dışında tutuyorum. Onlar bazı kısa dönemli yakınlaşmalar
hariç hep ABF ve AABK'dan uzak durmaları bir yana, tercihlerini
daha baştan sistemin istediği türden bir Alevilikten (Alevi
İslam) yana koydukları için oyunu açık oynuyorlar.
Benim sözüm adı geçen dönemde kitapları büyük satış rakamlarına
ulaşan ve Alevilik araştırmacısı, teorisyeni olarak öne
çıkan Rıza Zelyut, Cemal Şener, İsmail Onarlı, Reha Çamuroğlu
gibi önemli isimlere ve yaşasaydı bir de rahmetli Baki Öz'e
ilişkin olacaktı. Bunlara Yrd. Doç. Dr. Ali Yaman ve babası
emekli Din Kültürü ve Ahlak Dersi öğretmeni Mehmet Yaman'ı
da katmak isterdim ama onların konumları üzerine halen bazı
tereddütlerim bulunduğundan şimdilik bu şaibelilikleri kesinleşmiş
isimlerin arasına katmak istemiyorum.
Öncelikle
Cemal Şener'i ele alalım. 1990'lı yıllarda yayınlanan "Alevilik
Olayı" kitabıyla milyonlara hitap etti. Sonra "Alevilerin
Etnik Kimliği, Aleviler Kürt mü? Türk mü?" kitabını yazarak
adeta Kürt'ten Alevi olamayacağını yazdı. Görüşleri büyük
tartışmalar yaratan Şener, bugün devletçi-ulusalcı kimliğiyle
Karaca Ahmet Sultan Derneği bünyesinde yayın faaliyetlerinde
bulunuyor ve Alevilerin ana gövdesini temsil eden ABF ve
AABK karşıtı açıklamalarıyla adı gündeme geliyor. Şener'in
MHP'yi öven yazıları ve milliyetçilerle Alevileri barıştırma
rolüne soyunduğu hatırlanırsa, gelecek seçimlerde bu partiden
milletvekili adayı olması sürpriz olmasa gerek.
"Öz Kaynaklarına Göre Alevilik" kitabıyla zamanında fırtınalar
estiren Rıza Zelyut ise bugün ağzını her açtığında Güneş
Gazetesi'ndeki köşesinde olayları çarpıtarak, AABK ve Genel
Başkanı Turgut Öker'e mesnetsiz iddialarla saldırıyor. AABK'nın
Alevileri Türkiye'de azınlık kabul ettirmek için çalıştığını
öne sürüyor, "Alevilik İslam dışındadır" diyenlere hain
damgasını vuruyor. Kendisi halen belli çevreler tarafından
Alevi aydını sayılıyor ve Aleviler söz konusu olduğunda
görüşlerine başvurulanların başında geliyor.
Soldan
sağa, anarşizmden Aleviliğe dönüp durmaktan yolunu şaşıran
Reha Çamuroğlu'ysa tam bir âlem! "Değişen Koşullarda Alevilik",
"Tarih Heterodoksi ve Babailer", "Son Yeniçeri" ve Şah Hatayi'yi
anlattığı tarihi romanı "İsmail" gibi önemli kitapların
yazarı olan Çamuroğlu ne yazık ki, bugün geçmişte yazdığı
bu kitapların ruhuna aykırı bir rotada yol alıyor. En son
Fethullahçılar'ın 13. Abant Platformu'nda sahne alarak yine
her zamanki gibi AABK'yı diline dolamış. Türkiye'de Alevi
sorunlarının çözülmesini istemeyen ve sürekli gerginlikten
beslenen bir Alevi diasporasının oluştuğunu söyleyen çiçeği
burnunda Fethullahçı Çamuroğlu, buna adres olarak AABK'yı
göstererek şöyle buyurmuş: "Her geçen gün Anadolu Alevileri
ile kendi aralarına mesafe koyuyorlar. Çünkü bunlar çatışmadan
besleniyorlar. Diaspora Alevilerine Türkiye'nin huzurunu
bozdurtmayız!"
Zaman
Gazetesi'nde ara sıra çıkan yazılarıyla da Alevi örgütlerine
AB fonlarından para aldıkları ve Alevileri AB'nin baskısıyla
azınlık ilan ettirme peşinde koştukları gibisinden asılsız
suçlamalar yönelten Çamuroğlu'nun önümüzdeki seçimlerde
MHP veya AKP'den milletvekili adayı olması bekleniyor. Çamuroğlu
2002 seçimlerinde DYP'den aday olmuş ama seçilememişti.
Astsubay
emeklisi İsmail Onarlı ise "Alevilikte Cem ve Musahiplik
Nedir?", "Alevilikte Nevruz Nedir?" gibi didaktik kitapları
yanında Karaca Ahmet Sultan Derneği internet sitesinde yazdığı
milliyetçi makaleleriyle tanınıyor. O da Aleviliği sadece
Türklere has bir inanç ve İslam dairesinde görürken, bunun
dışında düşünen herkesi ihanetle suçlayan yazılara imza
atıyor. Onarlı'nın şimdilik politikaya atılma niyetinin
olup olmadığını bilmiyoruz ama böyle bir durumda ilk gideceği
adres ya CHP ya MHP olacaktır.
Alevilerin tarihiyle ilgili çok sayıda esere imza atan,
ancak kitaplarında işlediği Türk milliyetçisi, Atatürk ve
cumhuriyetin Aleviler üzerindeki rolünü aşırı abartan görüşleri
nedeniyle, bugün Alevilikle ilgili çok sayıda yanlış tarihi
değerlendirme ve kafa karışıklığının ortaya çıkmasına zemin
hazırlayanlardan birisi olan, 2002 yılında vefat eden Baki
Öz'e ilişkin anısına saygımdan dolayı fazla bir şey söylemek
istemiyorum.
Kuşkusuz
başkaları da bu listeye eklenebilir ama özellikle yukarda
adını anmak zorunda kaldığımız araştırmacı yazarların son
15-20 yılda gelişen Alevilikle ilgili faaliyetlerde doğal
saiklerle ortaya çıktıklarını düşünmüyorum. En azından başlangıçta
böyle olsa bile belli bir aşamadan sonra kendi istedikleri
türden bir Alevi hareketi ve Alevilik anlayışı oluşturmak
isteyen egemen çevrelerin hizmetine girdiklerini ifade etmekte
bir sakınca görmüyorum. Çünkü dikkat edin bu isimlerden
biri de hiç risk üstlenmiyor. Kritik durumlarda onları ortalıkta
göremezsiniz. Aralarından Sivas katliamını anma törenlerine
hiç katılan olmadığı gibi, yıldönümlerinde de bir kınama
yazısı bile yazmazlar. Hâlbuki bu katliamın kurbanlarını
anmak aslında Alevilik davasında kimin samimi kimin belli
güçlerin hizmetinde olduğunun tespitinde bir turnusol kâğıdı
gibidir. Sivas katliamına karşı takınılacak tavırdaki tutarlılık
ve unutulmamasında ısrar bilhassa Alevi önde gelenleri için
adeta bir namus davası ve sınavdır.
Yine çok enteresandır, bu isimlerden hiçbiri 1993'te Aleviler
arasında en çok tanınan ve onlara görüşleriyle önemli ölçüde
yön veren kişiler olduğu halde, Sivas'taki etkinliklere
de katılmamıştır. Yoksa kulaklarına, "Orada çok vahim olaylar
meydana gelecek. Aman katılmayın. Ne olur ne olmaz siz de
arada ölebilirsiniz. Daha bize çok lazımsınız!" diye fısıldanmış
mıdır? Hiçte akla uzak bir ihtimal değil! Zira ben ne Cemal
Şener, ne Rıza Zelyut, ne de Reha Çamuroğlu'nun Sivas'a
katliamdan sonra bir kez olsun bile gittiklerini duymadığım
gibi, bu konuyla ilgili sorular sordukları ve sorumluların
ortaya çıkarılmasını istedikleri bir yazılarına da rastlamadım.
Onları Sivas Davası duruşmaları sırasında da ortalıkta hiç
görmedim. Gören varsa bildirsin, hepsinden özür dilemeye
hazırım.
Sonuç olarak burada gündeme getirdiğim iddialar belki benim
evhamlarım hatta komplo teorisi olabilir ama bu isimlerin
bugün geldikleri noktada ana Alevi kitle adına hiçte olumlu
söz ve davranışlar içinde olduklarını söyleyemeyiz. Ağızlarını
açtıklarında her şeyin sorumlusu olarak ya solcuları suçluyorlar,
ya Aleviler içinde farklı görüşleri savunanları hainlikle,
ateistlikle itham ediyorlar ya da Alevilerin çatısı altında
toplandıkları en büyük örgütlenmelere çamur atmayı tercih
ediyorlar. Kime hizmet ettikleri böylelikle resmen açığa
çıkıyor. Lafı dolandırmanın gereği yok. Listelediğimiz bu
şahısların aksini ispat etmedikleri takdirde Türkiye'deki
belli güçlerin Aleviler arasındaki ajanları, dezinformatörleri
ve kafa karıştırıcıları olduğu tescillenmiştir. Aleviler
bunları artık tanımalı, yazıp çizdikleri ve konuştuklarına
itibar etmemeli ve içlerine sokulmalarına engel olmalıdırlar.
Bakınız,
bunların daha hiç sağ partileri, devletin milliyetçi ve
ayrımcı politikalarını eleştirdiklerini ve muhalif bir çıkışlarını
görmedik. Ne güzel, hiç risk almadan, etliye sütlüye karışmadan
sığ sularda yüzerek Alevi yazarı, araştırmacısı ve aydını
olarak piyasada endam etmeyi marifet biliyorlar. Bu da şunu
akla getiriyor; 1990'lı yılların başında egemen çevrelerin
kendi hesaplarınca kendi kontrollerinde bir Alevi hareketine
ihtiyaç ortaya çıktı. Bunu yaratmak için Aleviler içinden
eli kalem tutan, kamuoyu yaratabilecek, sözü dinlenen ve
dikkat çekmeyecek isimlere gerek duyuldu. Onların kitap,
makale yazması ve araştırma yapması teşvik edilerek, kısa
zamanda ünlü olmalarına yardım edecek bir ortam en ince
ayrıntısına kadar dizayn edildi.
Bu
kişiler de tamamen siparişi veren malum çevrelerin istemlerine
uygun formatta, Alevilerin Türklüğüne özel vurgu yapan,
özellikle cumhuriyeti seven, Atatürk'ü Hz. Ali'nin donunda
yeniden bedenlenmiş bir kurtarıcı olarak gösteren, İslam
içinde bir Alevi anlayışının tarihi tahrif ederek altını
çizen kitaplar, makalelerle ve görsel medyadaki konuşmalarıyla
öne çıktılar.
Bugün
Aleviler eğer Alevilikte Türklük, Kürtlük gibisinden etnik
kimlik arayarak zaman ve enerji kaybediliyorsa; Aleviliğin
İslam'ın neresinde olduğu cinsinden yine çok gereksiz ve
hep kesin cevapsız kalmaya mahkûm konuları tartışarak ömür
tüketiyor ve bu nedenle kendi içlerinde bölünüp parçalanıyorsa,
tüm bunların en büyük sorumlularının başında bu kalemler
bulunuyor. Nitekim bugün bu tartışmaları yapan ve bir kafa
karışıklığı yaşayan Aleviler, Aleviliği büyük oranda bu
yazarlardan öğrendi.
Ayrıca
bu yazarlar yukarıdaki türden beyin yıkayıcı ve yanlış bilgilendirici
kitapları piyasaya sürerek, özüne ve kökenlerine sadık bir
Alevilik anlayışı ve tartışmasının ortaya çıkmasını geciktirdiler.
Daha yeni yeni bağımsız yayınlar ortaya çıkıyor. Bir de
internet gibi bir nimet devreye girdi de, nihayet Aleviler
bunların kitaplarında bahsettiğinin dışında farklı bir Alevilik
bulunduğunu öğrendi. Dikkatinizi çektiyse, bu tür yayınlara
ve farklı Alevilik tanımlarına en büyük tepkiyi gösterenler
de, hep bu ve benzer isimler oluyor.
Peki,
niye böyle oluyor?
Nedeni
gayet açık: Bu isimler malum çevrelerin talepleri doğrultusunda
belli bir misyonla yola çıkmıştı ama evdeki hesap çarşıya
uymadı. Beklentileri, isteneni yapacak kontrollü bir Alevi
hareketi yaratmaktı. Aleviler üzerinde toplum mühendisliği
icra edilecekti.
Lakin
işin içine internet ve diğer kitle iletişim araçlarının
hızla gelişmesi girdi. Avrupa ülkelerinde oluşan Alevi hareketine
pek etki ve doğrudan müdahale edilemedi. Türkiye'nin Avrupa
Birliği'ne girmesinin ciddi bir ihtimal olarak belirmesiyle
AB'nin de oyuna dâhil olması yanında bu hedefe yönelik demokratik
reform sürecinin hızlanması, daha başka açık ve gizli faktörlerin
devreye girmesi sonucu hesaplar bozuldu. Açıkçası 1990'lı
yıllarda yapılan planlar 2000'li yıllarda tam tutmamıştı
ve istenen neticeyi vermemişti.
İşte
söz konusu egemen çevreler ve bu yazarların bağımsız ve
demokratik Alevi hareketine bütün öfkesi bundan kaynaklanıyor.
ABF ve AABK'yı kendi saflarına çekmek için yaptıkları darbe
ve müdahale girişimleri de hep sonuçsuz kalıyor. Sürekli
kontrollerinde tutmak istedikleri Alevileri bir türlü tam
emir komuta altına alamadılar ve alamayacaklar da artık.
Kendilerine biat etmiş sözde Alevi örgütlerineyse fazla
itibar eden Alevi yok.
Fakat
henüz maçın bitiş düdüğü çalınmadı. Şüphesiz bu cephe bugüne
kadar çok önemli kazanımlarının da olduğu bu mücadeleye
sonuna kadar devam edecek. O nedenle herkes gözünü açmalı.
Bağımsız, orijinine sadık, ülkemizde demokratik değerleri
yerleştirme yanlısı Alevi örgütleri ve tek tek Alevi fertler
de mücadeleyi elden bırakmamalı. Şurası çok açık: Bir yol
ayrımına gelindi. Ak koyun, kara koyun belli oluyor. Manzara
netleşiyor, artık kim Alevi dostu kim düşmanı tek tek seçilebiliyor
burada rollerini deşifre ettiğimiz Alevi yazarlarda olduğu
gibi…
Son
dönemde daha da uyanık olunmalı. Zira Aleviler üzerindeki
hesap ve oyunların daha da belirginleşeceği cumhurbaşkanlığı
ve genel seçim sürecine çoktan girildi. Bu dönemde atılacak
adımlarda ortaya koyduğumuz bu verilerin düzenlenecek geniş
katılımlı toplantılarla daha etraflı analiz edilmesi büyük
faydalar getirecektir. Aksi takdirde Aleviler üzerinde iğrenç
hesaplar yapanlar, bizleri içimizden kolaylıkla devşirdikleri
müttefikleriyle birlikte gafil avlayacaklardır. Çünkü onlar
çok güçlüler ve her türlü iktidar ellerinde. Buna karşılık
bizler de hepten çulsuz ve yalın ayak değiliz. Bizim de
mevcut güç ve enerjimizi tek bir yöne kanalize etmemiz hayati
bir öneme sahiptir.
Söylemesi
bizden, bunları kendi değerlendirme ve verilerini de ekleyerek
hayata geçirmek Alevi örgütlerindeki önder sorumluluğunu
taşıyanlarındır!