Bin
yıllara dayanan asimilasyonun apaçık işlendiği ve adres
olarak Sünniliğin gösterildiği günümüzün yakıcı sorularından
biri oldu 'Aleviler Sünnileşiyor mu' sorusu. Soruyu sorduran
genel neden, elbette asimilasyon. Güncel nedenlerini ise,
bir ikisiyle belirtmek mümkün: Cenaze törenleri, camiye
gitmeler, Ramazan ayında oruç tutma...
'Aleviler Sünnileşiyor mu' sorusunu düşünürken, Sünniliği
de düşünmeli. Karşımızda genel hatları belli, Aleviliği
kendi içinde eritebilecek kapsamda geniş ve derin, Alevilikte
bulunan sorulara cevap verebilecek kadar birikimli bir Sünnilik
mi, yoksa belirli kalıplar içerisinde birkaç ritüel üzerine
tasarlanmış bir Sünnilik mi var? Özellikle Sünniliğin anlaşılmasının,'Aleviler
Sünnileşiyor mu' sorusuna verilecek cevabın sağlıklı olmasının
önünü büyük ölçüde açacağı kanısındayım.
Ramazan'da
oruç tutan, namaz kılan Alevilerin gerekçelerini oluşturan
temel bir soruları var: Allah'a, onun kitabı Kuran'a, Muhammed'in
peygamberliğine inanıyorsak, bu din için savaşan Ali'ye
inanıyorsak onların tuttuğu orucu neden tutmayalım, onların
kıldığı namazı neden kılmayalım? Can alıcı bir soru ve büyük
bir gerekçe. Bilgisizliğin, sahipsizliğin, örgütsüzlüğün,
kılavuzsuzluğun acı bir tablosu. Ancak bu soruyu sorduklarında
istisnasız haklı olduklarını, Aleviliği çok doğru anladıklarının
rahatlığını taşıyan insanları altüst eden karşı bir soru
var: İnandığınız, kutsadığınız önderleriniz, pirleriniz,
rayberleriniz, mürşitleriniz, atalarınız cahil ve yanlış
yoldaydılar mı ki, camiye gidip namaz kılmadılar ve Ramazan
ayında oruç tutmadılar? Bu sorudan sonra kendinden emin
olan insanın yüzünde okunan şey şaşkınlık, çaresizlik ve
öfke oluyor. Sonra anlıyorsunuz ki, bu insanlarla bu düzeyde
tartışmanın tek sonucu acıları deşmekten, içlerindeki bir
gram huzuru bozmaktan başka bir şey olmuyor.
Hassas
ve bilimsel olmalıyız
Bütün
kavramların içiçe geçtiği-içlerinin boşaltıldığı, dünyanın
her yerinde insanların kafalarının karıştırıldığı, yaratılan
kaoslarla sömürü sisteminin derinleştirildiği bir dönemde
tarihsel, inançsal, kültürel, manevi değerlere değinmenin
çok hassas, bilimsel yöntemlerini oluşturmanın gereği her
zamankinden önemlidir. Aksi halde yaratılan kaosa hizmet
etmekten öteye geçemeyeceğimiz bir gerçektir. İyi anlamak
gerekiyor; Aleviler gerçekten Sünnileşiyor mu, yoksa kendine
yabancılaşmış bir toplum yaratma sürecinde tasarlanmış bir
Sünnilik araç olarak mı kullanılıyor? Direncimizi ve çabalarımızı
Sünnileşmeme yönünde oluşturursak, günün birinde kendini
Sünni ve hatta Müslüman diye tanımlayan insanlarla karşı
karşıya gelmemiz kaçınılmaz olur. Bu durum ise, halkları
parçalayarak sömürenlerden başka kimsenin işine gelmez.
Alevilerin de Sünnilerin de kaybı olur. Hele hele emperyalist
saldırıların din savaşları adı altında yapıldığı bu dönemde,
sonuç her zamankinden vahim olacaktır. Kendi farklılığımızı
ve gerçekliğimizi ortaya koymak kadar, bunu yaparken diğer
inanç gruplarıyla karşı karşıya gelmeyecek bir yöntem izlememiz
günümüzün en büyük insani sorumluluğu ve gereğidir.
Farklılıkları görmeliyiz
Aynı inançlar olduğunu söylemek elbette çok zordur; cinsel
ilişki kavramı altında kadını ikinci plana iten bir inanç
sistemiyle, kadını kutsayan bir inanç aynı olamaz. İnsanın
yaratılış gayesinin 'mükemmel itaat eden bir kul' olduğu
ve nihai hedefin en iyi kulluk mükafatı olarak cennete girmeyi
müjdelediği bir inançla, insanın tanrısallaşmasını hedefleyen
bir inanç aynı olamaz. İyilik ile kötülüğün birbiriyle savaşan
iki ayrı olgu olduğunu savunan bir inançla iyiliği ve kötülüğü
bir bütünün parçası gören bir inanç aynı olamaz. Bunu belirleme,
anlatmanın en verimli ve çatışmasız yöntemini bulmak zorundayız.
Sonradan
tasarlanmış hiçbir şey, gerçekliğini doğadan ve yaşamın
kendisinden alan bir şeyin yerini alamaz. Tasarlananın kültürü
yoktur, doğadan ve yaşamdan gelenin ise güçlü bir kültürü
vardır. Bu da deneyim, birikim, güç ve direnç demektir.
Kısa vadede yenilmiş görünen, uzun vadede tasarımı kendine
benzetir. Her kitabi dinin bir tasavvufunun oluşması, oniki
kutsal kişinin (havari, imam...vb.) tasarıma girmesi ve
bu kutsalların başına birer kadının (Meryem Ana, Hz. Fatma)
oturtulması, bu direncin gücünün birer kanıtıdır.
Rahat
olmaları hoşgörüden
En
başa dönecek olursak, günümüz Alevilerinin camiye uğramaları,
cenaze işlemleriyle başlar. Neden cenazelerini camiye götürürler?
Bunda kentte yaşıyor olma gerçeğini gözardı edemeyiz. Ayrıca
Alevilerin tüm dinlerin mekanlarını birer dinsel mekan olarak,
geçmişten beri kabul ettikleri hoşgörüsünü de gözardı edemeyiz.
Kendi ibadet mekanları olmadığı için, en yaygın olan camilere
götürmeleri ciddi bir sorun değildir. Eğer camiler olmasaydı,
hiç gocunmadan kiliseye götürebilecek kadar hoşgörülü, tüm
dinlere saygılı ve eşit mesafededirler. Camide cenaze işlemlerini
yapan Aleviler, cemevlerine kavuştuktan sonra, cemevlerine
yönelecek kadar rahattırlar. Bu rahatlık, ikilemde olmadıklarının,
kendilerine ait olanın farkında olduklarının ve sahiplendiklerinin
göstergesidir.
Asıl
sorun Alevilerin Sünni davranış biçimleri sergilemeleri
değil, bunu sergilemelerini sağlayan hoşgörünün, mevcut
asimilasyonun yeni ve güçlü bir malzemesi olması riskidir.
Son yüzyıllarda dedelik kurumu ve buna bağlı eğitim sistemlerinin
çöküşünün yarattığı boşluğun başka kaynaklarca dolduruluyor
olmasıdır. Aleviliğin ekonomik, sosyal, ahlaksal, kültürel,
bilimsel yanlarının unutulup sadece inançsal yanıyla kendini
ifade ediyor olmasıdır asıl sorun. Aleviliğin sadece inançsal
bir olgu olmadığı, Alevilerin sadece dinsel bir azınlık
olmadığı gerçekliği vücut bulmalıdır artık. Bu vücut buldukça,
Aleviliğin neden ve nasıl asimile edildiği de daha doğru
bir şekilde anlaşılacaktır. Sorun Alevilerin ne yaptıkları
değil, Aleviliğe ne yapıldığıdır.