Gazeteciler
ve Yazarlar Vakfı tarafından organize edilen “Abant Platformu”,
bu kez, Aleviliği konu edinen bir toplantı yaptı. İki gün
süren toplantıyı kamuoyunun gündemine taşıyan şeyse, Aleviliğe
ilişkin yapılmak istenen tanıma gelen itirazlar oldu. Her
ne kadar medya, meseleyi, Ali Yıldırım'ın, “siz İznik Konsülü
müsünüz?” itirazı üzerinden manşete taşıdıysa da, Aleviliği
İslam'ın mistik bir yorumu olarak değerlendiren resmi çizginin
kendisine en yakın Alevi olarak gördüğü İzzettin Doğan'ın
bile, “başkasının inancınızı tanımlaması, inanç özgürlüğünü
ortadan kaldırır” şeklindeki itirazı, sorunun bir tanım
meselesi olmaktan öte anlamlar içerdiğine işaret ediyor.
Alevilik,
Anadolu'nun önemli renklerinden biri. Reha Çamuroğlu'nun
“İsmail” romanında da dile getirdiği gibi, Yavuz kırımına
uğramadan önce bütün Anadolu'nun Alevi olduğu da rivayet
ediliyor. MEB Bakanı Hüseyin Çelik'in, toplantıda “hiç Yezid
adında bir Sünni duydunuz mu?” sorusu, ancak, söz konusu
rivayetle birlikte değerlendirildiğinde yerli yerine oturabilir.
Alevi kültürüyle şekillenmiş Anadolu'nun Sünni çoğunluğa
erişmesine rağmen, Yezid adını hâlâ bir küfür olarak algılamasının
böyle bir tarihsel arka planı bulunduğu dikkate alınmalıdır.
Bütün
bunlara rağmen, resmi söylemin Alevileri, “zındık, mülhid”
olarak görmekten “İslam'ın mistik bir yorumu” noktasına
gelmiş olması, önemli bir aşamadır. Hiç kuşkusuz, bu aşamaya
gelmiş olmasında, Aleviliğin kültürel dokusunun gücünün
etkisi vardır; yıllarca yasaklanmış ve yazılı kaynakları
imha edilmiş bir topluluğun, kendisini sözlü olarak bugüne
taşıması, hiç de öyle küçümsenecek bir durum olmadığı gibi,
çoğunluğun Aleviliği anlama çabası içine itme işlevi de
görmüştür. Aleviliğin İslam'ın içinde ya da dışında olup
olmadığının tartışılmasına; bu tartışmaya “Ilımlı İslam
Projesi”nin sahiplerinin katılmasına ve hatta kendilerince
saptadıkları şeritatçılık tehlikesinin önüne geçmek için
Aleviliğin esasında “Türk İslamı” olduğu görüşünün dile
getirilerek ısrarcı olunmasına, birtakım eksiklikleri içinde
barındırsa da esasen tartışmanın geliştiriciliği nedeniyle
olumlu olarak bakmak gerekir. Deyim yerindeyse, “ok yaydan
çıkmıştır” ve artık Aleviliği görmezden gelerek, inanç ve
ibadet özgürlüğü tartışılamayacağı gibi, evrensel laiklik
ilkesi de hakkıyla uygulanmış olamaz.
DEVLET
DİNİ Mİ LAİKLİK Mİ?
Din,
son tahlilde, Tanrı ile inanan insan arasındaki bir ilişkidir.
Bu ilişkinin nasıl kurulacağının kararını inananın vermesinin
güvence altına alınabilmesinin yolu laikliğin doğru ve ruhuna
uygun bir tarzda uygulanmasından geçer. Laiklik, dinsel
yaşamın farklı bir biçimde gerçekleşebileceğinin bilincidir
ve dolayısıyla her şeyden önce farklı olanın da kendisini
var edebileceği bir güvencedir. Uzmanlar, bu güvencenin
gündelik yaşamdaki anlamını herhangi bir totalite adına
insanların zapturapt altına alınmasını önlemek olarak açıklamaktadırlar.
Laikliğin ilke olarak benimsendiği bir düzende bir “devlet
dini”nden bahsedilemeyeceği gibi her türlü yasal, siyasal
ve toplumsal yapılarda düzenleme yapılırken, dinsel kurallar
dikkate alınmaz. Evrensel laiklik ilkesinde din bir kamu
hizmeti değildir; ancak, dinsel inanç ve ibadet, dine dair
ritüellerin toplu olarak gerçekleştirilmesi ve elbette bireysel
inanç özgürlüğü güvence altındadır.
Türkiye'de
Cumhuriyet'in kuruluşu milat olarak alınıp, devletin İslam'a
karşı Kemalizm üzerinden bir karşı çıkış gerçekleştirdiği
dile getirilir. Bu karşı çıkıştan hareket edilerek, Aleviler
ile Kemalistler arasında adı konulmamış gizli bir ittifak
bulunduğu ve hatta 28 Şubat sürecinde Alevilerin “postmodern
darbe”ye destek verdiği bile iddia edilir. Oysa Kemalistlerin
yaptığı, dini kendi kontrolleri altına almaktır. Şeriye
ve Evkaf Bakanlığı'nın lağvedilmesine haddinden fazla vurgu
yapıp, onun yerine hemen kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın
örgütlenme gücüne değinilmemesi tuhaf değil midir? Uygulama
göstermiştir ki, Türkiye Cumhuriyeti, dine karşı değil,
dinin kendi kontrolünden çıkmasına karşıdır. Dolayısıyla
Aleviler ile Kemalizm arasında kurulmuş gizli bir ittifaktan
bahsetmek pek olanaklı görünmez. Üstelik 28 Şubat sürecinde
yaşananlara gösterilen tepkilerin içinde bugün Aleviliği
farklı bir din olarak yorumlayanların bulunması da, bu iddiayı
çürütmektedir. Nihayet, dine dair kisvelerin ve tanımlamaların
yasaklanması, yalnızca Sünni Müslümanlara yönelik değildir.
Yasaklanan kavramlar arasında, “dede, baba” gibi Alevi Bektaşi
deyimleri ve kapatılanlar arasında da Hacı Bektaş Dergahı
bulunmaktadır. Yani Aleviler ile devlet arasında bir ittifaktan
çok, devlet tarafından bir değiştirme dönüştürme girişiminden
ve Aleviliğin kendi özünden uzaklaştırılma sürecinden bahsedilebilir.
Elbette bu yaklaşım, özgürlükçü laiklik ilkesine aykırıdır.
ALEVİ
DİNSEL RİTÜELLER
Aleviğin
kendisini bugüne kadar taşıması ve bunun sonucu olarak bütün
toplumun gündemine yerleştirmesi, onun alelacele bir tanımının
yapılmasını gerektirmez. Telaşa mahal yoktur. Aleviliğin
İslam'ın içinde mi dışında mı olduğu tartışması da pek önemli
değildir. Çoğunluk kendisini İslam'a içkin olarak görmektedir.
Ancak nasıl görürlerse görsünler; hepsinin üzerinde anlaştığı
nokta, Aleviler ibadetlerini camide değil, cemevlerinde
yapmaktadırlar; namaz kılmaz, semah dönerler; kısacası bilinen
İslam'dan farklıdırlar. Dolayısıyla kendisini Alevi olarak
tanımlayanları camiye davet etmek, yahut yaşadıkları köylere
cami yapmak; cemevi taleplerini geri çevirmek, inanç ve
ibadet özgürlüğüyle bağdaşmaz.
Aleviliğe
dair atılacak her adımda Alevilerin eğilimini göz önünde
tutmak koşuluyla tartışmanın geliştiriciliğine inanırım.
Tartışan tarafların zaman zaman kırıcı üslup kullanmaları,
işin özünden uzaklaşmamızı getirmemelidir. Dikkat edilmeli
ki, yeni yeni birbirini tanıma ve anlama süreçleri başlamıştır.
Bazı Sünni Müslümanların, bazı Alevi örgüt ve kanaat önderlerinin
Aleviliği İslam dışı olarak tanımlamalarına şaşırdıkları
ve hatta öfkelendiklerini biliyorum. Bu öfkeleri, Alevi
toplumu içinde de, “bizi yanlış tanıtıyorsunuz” şeklinde
tezahür etmektedir. Öte yandan kendisini ABF(Alevi Bektaşi
Federasyonu) ve Pir Sultan Abdal Kültür Derneği çevresinde
örgütlemiş Aleviler de, kendilerinin dışlanarak, Aleviliğe
bir resmiyet kazandırılma girişimine şiddetli tepkiler verdiği
açıktır. Bütün bunları olağan karşılamak gerekir. Öncelikle
kavranması gereken nokta, başörtüsünü inancının bir gereği
olarak kabul eden genç kadının hassasiyeti neyse, kendisini
ister İslam'ın içinde isterse de dışında görsün, ibadetini
cemevinde yapmak isteyen Alevinin hassasiyeti de o olduğudur.
Bir Aleviye, önce, “Alevilik İslam'ın mistik bir yorumudur”
görüşünü benimsetmeye kalkışmak; sonra da, “madem böyledir,
sizin ibadet yeriniz de camidir” demek, sorunun hiç anlaşılmadığına
işarettir.
Kim
kendisini nasıl tanımlıyorsa o tanımı kabullenmek; kim nasıl
ibadet ediyorsa, o ibadete saygı göstermek, kim kendi iç
huzurunu nerede yakalıyorsa o mekana gitmesini güvence altına
almak, inanç ve ibadet özgürlüğünün alameti farikasıdır.
Laikliği benimsemiş bir devletin hareket noktası, bütün
dinlere ve inançlara ve elbette inançsızlara eşit mesafede
durmak olmalıdır. Sorunun çözülmesi için gayret gösteren
entelektüellerin hareket noktası da burası olmalıdır. Ali
Bulaç'ın Mevlana'dan aktardığı, “Kurdun kuzuyu yemek istemesinde
şaşacak bir yan yoktur, asıl şaşacak husus, kuzunun kendini
kurda yedirmek istemesidir” sözü, bu tartışma açısından
anlamlı bir bitiş cümlesidir. Kendisini korumak isteyen
kuzuya hırçın demek, insafsızlık olur