ALEVİLİĞİ TARİF ETMEK DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI'NDAKİ SÜNNİ ULEMANIN GÖREVİ DEĞİLDİR.

    Turan ESER, ABF MYK Üyesi

          Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) 25-28 Şubat 2006 tarihleri arasında Antalya'da İl Müftülerini toplayarak, hizmet içi eğitim seminerleri düzenledi. 28 Şubat 2006 tarihinde DİB tarafından yayınlanan ve yirmi maddeden oluşan "sonuç bildirgesi"nde, DİB, temsil etmedikleri inanç grupları adına karar almaları, kendi çıkarlarına uygun Alevilik tarifini içeren, fetva türü açıklamalar, Aleviler tarafından kabul edilemez, anti demokratik ve anti laik girişimdir.

       Bu toplantı, sadece sünni inançlı ve tamamına yakını imam hatip ve ilahiyat kökenli kadrolardan teşekkül etmiştir. Yani bir tür mezhep toplantısıdır. Dolaysıyla Alevileri, Türkiye'de yaşayan diğer inanç gruplarını ve inanmama hakkına sahip yurttaşları da temsil etmekten uzak ama onlar adına konuşmayı ve tanım yapmayı kendine "hak" sayan ayrımcılık göstergesi olan, dini ikameci bir toplantı özelliğine sahiptir.

HERKESİN TANIMI KENDİNE DOĞRUDUR.

       DİB tarafından yayınlanan bu sonuç bildirgesinin 10. maddesinde "Alevilik İslamın içindedir. Hiç kimse O'nu İslamın dışında farklı bir din ve inanç olarak göstermeye kalkmamalıdır. Bin yıllık tarihinin sözlü ve yazılı geleneği bunun açık şahididir" tanımını yapmaktadır. Düşünülmeden yazılmış olan sonuç bildirgesi bir kaç açıdan yanlış ve art niyet taşımaktadır.

        Türkiye gerçekten laik, sosyal ve hukuk devleti ise, farklı inanç grupları adına tanımlar getirmeye hakkı yoktur. Laik ve hukuk devletinde, devletin görevi, yurtaşlarının din, inanç ve vicdan özgürlüğünü, başkalarının özgürlüklerine engel olmadan yaşamasını sağlamak, tüm inanç gruplarına ve inanmayanlara, laiklik ilkesi gereği eşit mesafede durmasıdır. Kamusal alanda hizmet veren kurumlar teolojik konularda tanım üretemez ve bir topluma nasıl inanması gerektiğini anlatamaz.

        DİB'nın varlığı ve Aleviler adına tanımlarda bulunması Anayasamızın laiklik ve eşitlik ilkesine karşı bir girişim ve suçtur. Evrensel hukuk tanımlarındaki laiklik ilkesi de gözönünde bulundurulduğunda bu tesbit tartışmasız olarak doğrudur.

        DİB yalnızca sünni/hanefi inancının kamusal alanda örgütlemesini ve işleyişini sağlamak ile görevli kılınmıştır. Siyasi ve ideolojik olarakta inanan ile inanılan arasında özel bir ilişkiye, devlet adına misyonerlik çalışması ile müdahale etmeyi benimsemiştir

       Bu nedenle DİB'nın varlığını laiklik ve eşitlik ilkesine aykırı yapılanma olarak gören Aleviler, bu kurumun Alevi toplumu ve öğretisi hakkındaki yorumlarına katılmamaktadır. Çünkü, Alevilerin ibadet yerleri olan cemevlerini, "cümbüşevi" gören, Cami, mescit, Kuran kursu gibi yerlere verilecek bedava su kullanım hakkını, Alevilerin cemevlerinden esirgiyen, yıllardır Alevileri yoksayan bir zeminde, Alevilerin sünnileştirlmesi için çabalayan, zorunlu din dersleri ve kuran kursları ile misyonerlik yapan DİB, Alevileri temsil edemez ve adına açıklama yapamaz.

         DİB'nın sonuç bildirgesinde yer alan "Alevilik İslamın içindedir" tanımı Alevilik ve öğretisinin gerçekliliğini tarif etmekten uyak ve bir o kadar da dar bir tanımdır. Alevilik, temelinde insan sevgisi olan, her inanca, her mezhebe, her dine saygı ve hoşgörü ile yaklaşan, insanlar arasında dil, din, ırk, renk ayrımı gözetmeyen, eline, diline, beline sahip olma ilkesini benimseyen, dünya nimetlerinin eşit paylaşımını savunan, laik, demokratik, çağdaş prensiplerden yana tavır alan, mazluma destek olan, eşitlikçi, katılımcı, kadın-erkek eşitliğinden yana, paylaşımcı toplum özlemi duyan, inancını kendine göre yorumlayan, özü doğruluktan yana, kemali dostluk, cevheri merhamet, görüşü eşitlik, hazinesi bilgi, meyvası sevgi hamuru ile yoğrulmuş, korkuyu aşıp sevgi ile Tanrıyı kendinde gören, Enal-hak ile Tanrıyı insan kalbine indiren, Vahdet-i vucut`a varan, edep ve ahlaklılığı yaşamın temeline oturtan, insanı yücelten, akıl ve iman bütünlüğünde birleştiren, cem`i ile muhabbet eden bir inanç, kültür, felsefe ve aydınlanma öğretisinin evrensel adıdır. Alevilik her hangi bir inancın ve dinin içine sığacak kadar dar ve Ortodoks, ne de dışında kalacak kadar da dışlayıcı değildir. Bir çok inançsal değerlerden, öğretilerden beslenmiştir. İslamın bazı öğeleri (12 İmamların sevgisi, Ali sevgisi, Hak-Muhammed-Ali üçlemesi) ve değerleri Alevi öğretisinin içinde mevcuttur. Özünde insan sevgisi, paylaşım, dostluk, bilimsellik ve çağdaşlık yatan Anadolu Alevi öğretisini, biçimsellik ve sonradan bu öğretiye dışarıdan şırınga edilmiş yabancı unsurlarla tarif edilemez.

           DİB dahil, hiçbir güç, Alevi kimliğini/öğretisini, onu besleyen, mazdek, sabilik, budizm, şaman, Zerdüşt, İslam ve daha bir çok inançsal geleneklerin kaynağını inkar edemez ve Aleviliği bu kaynaklardan her hangi birisinin içerisine tek başına hapis edemez. Alevilik kendisini besleyen farklılıklar ve zenginliklerden etkilenerek, Anadoluda kendine özgü inançsal, kültürel ve felsefi bir kimlik yaratmıştır. Değişime kapalı değil, açık, etkileyen ve etkilenen bir özelliğe sahiptir. Kendini asli, diğerlerini tali görmez ve başkalarının kendisini tali görmesini kabul etmez.

          DİB, sözkonu sonuç bildirgesinde Alevililerin "Bin yıllık tarihinin sözlü ve yazılı geleneği bunun açık şahididir" diyor. Bu doğrudur. Ama DİB bunu yanlış okuyor. Buna yine kendi bin yıllık tarihimizin sözlü ve yazılı geleneği ile yorumsuz cevap verelim;

"Sorma be birader mezhebimizi

Biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır

Çağırma meclis-i riyaya bizi

Biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır."

( Nesimi )

Dervişlik hırkada, taçda değildir

Hararet nardadır, sacda değildir

Her ne ararsan, kendinde ara

Kudüs'te, Mekke'de Hac'da değildir.

 

             Bu yol insan-ı Kamil olma yoludur, dört kapı, kırk makamdan geçme yoludur. Kısacası Aleviler İslamın Anadoluya yansıyan yüzünden, On iki imam sevgisini, gönüldeki Alisini Alevi öğretisine dahil ettiği değerleri bilir, taşır ve ibadetin içene koyar.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI TARİHLE YÜZLEŞMEDEN ALEVİLER HAKKINDA TANIM YAPAMAZ.

          Osmanlı devletinde Şeyhülislâmlık makamı, Cumhuriyet döneminde ise DİB makamı ile devam etmiştir. Osmanlı Devletinde Şeyhülislâmlık makamı halifelik ve padişahlık sonra devletin en üst ve itibarlı makamıdır. Şeyhülislâmlık padişah tarafından atanmış, DİB ise başbakanlık tarafından atanmaktadır. Bu benzerlik bir tesadüf olmanın ötesinde, değişikliğin şekilde olduğunu ama özde aynı kaldığının göstergesidir. Bunu bize Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr. Ali Bardakoğlu'nun kendisi de teyit etmektedir. "Sultan, devletin başı olarak teoride siyasi ve dini yetkisi olmasına rağmen, Osmanlı İmparatorluğu'nda dini meseleler Sultan ve devlet adına bir Şeyhülislam tarafından yürütülürdü. Devlet, Şeyhülislama din işlerini organize ve idare etmesi için imkanlar ve özgürlük sağlamıştı. Kısaca devlet, Şeyhülislam vasıtasıyla din işlerinin organize edilmesi ve idaresinde sorumluluk üstlenmişti. Bununla beraber, Osmanlı İmparatorluğu döneminde devletin sorumluluk ve yetkisi farklı bir usulde Türk devletine aktarıldı. Burada biraz farklı olmakla beraber devlet-din işlerinde bir dereceye kadar tarihi bir devamlılık görülebilir. Camilerin yönetilmesi ve insanları İslam konusunda bilgilendirme de Diyanetin öncelikli sorumluluk alanına girdi. Diyanetin amaçları .. daha ziyade ahlaki dindarlığı yerleştirecek bir projenin parçası olarak görebiliriz."(1)

            Peki Şeyhülislam ile benzer amaçları olan ve birbirinin devamı olduğunu söyleyen DİB, neden tarihi bilmez ya da hatırlamaz. 16. yüzyılın fetvaları ile 2006 sonuç bildirgesindeki çelişkileri neden ifade etmez. Şeyhülislam Aleviler için "hem kafir hem imansız" derken, DİB neden "islamın içindedir" der? Amaçları İslam dini konusunda devlet adına yetkili olan DİB, Alevileri yoksayan ve dışlayıcı tutumu ile yüzleşmek zorunda değilmidir? Kamuoyuna dönüp Alevilerden neden özür dilemezler.

16. YÜZYIL VE ŞEYHÜLİSLAM FETVALARINDA ALEVİLİK

           Anadolu Alevileri, Yavuz Sultan Selim döneminde Müftü Hamza'ya ait olan; "Ey Müslümanlar, bilin ve haberdar olun ki, .. Kızılbaş topluluğu, peygamberimizin şeriatını, sünnetini, ıslam dinini, iyiyi ve doğruyu açıklayan Kuran'ı küçük gördüler. (...) Onlara sempati gösteren, batıl dinlerini kabul eden veya yardımcı olanlar da kafir ve dinsizdirler. Bu gibi kimselerin topluluğunu dağıtmak bütün Müslümanların görevidir. Bu arada Müslümanlar'dan ölen kutsal şehitlerin yeri yüce cennettir. O kafirlerden ölen ise, hakir olup cehennemin dibinde yer tutacaklardır. (...) Bu türlü topluluk hem kafir ve imansız hem de kötülük yapan kimselerdir. Bu iki sebepten onların öldürülmesi vaciptir." Fetvaları ile tehditlerine maruz kalmış ve bu fetvalar sonucu 40 bin Alevi öldürülmüştür. Alevi kırımına izin veren bir diğer fetva da şeyhülislam ibni Kemal tarafından kaleme alınmıştır. "Kızılbaş topluluğu şeri yasalar gereği öldürülmeleri helaldir. Islam askerlerinden onları öldürenler gazi, ellerinde ölenler ise şehittirler." Halkı birbirine düşman etme kırdırma Osmanlı'dan bugüne devredilmiş bir devlet geleneğidir."

21. YÜZYIL VE DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI BİLDİRGESİNDE ALEVİLİK

          DİB'nın 28 Şubat 2006 tarihli "Sonuç Bildirgesi"nde "Alevilik İslamın içindedir. Hiç kimse O'nu İslamın dışında farklı bir din ve inanç olarak göstermeye kalkmamalıdır…İslâm içi farklı yorumları farklı dinler gibi gösterme çabalarının uluslar arası siyasetin bir parçası haline gelmesi ise topyekün huzur ve bütünlüğümüzü hedef alan ciddi bir tehlikedir"

          Sünni kurum olan DİB önce kendince haddi olmayan bir konuda, yani Alevilik hakkında tanımı yapıyor, arkasında da, kim ki "İslâm içi farklı yorumları farklı dinler gibi gösterme çabalarını" sürdürüyorsa, onlar "uluslar arası siyasetin bir parçası haline" geliyormuş. DŞB niyeti bozuk bu komplo teorisi bitmiyor. Sonrada aba altından Alevilere ve onların örgütlerine sopa göstererek, bunlar ülkenin "huzur ve bütünlüğümüzü hedef alan ciddi bir tehlikedir" gibi tehdit unsuru olarak değerlendirmeye tabii tutuyor. Pes doğrusu!

ALEVİLERDEN ÖZÜR DİLENSİN

         16. yüzyılın fetvaları ile 21. yüzyılın sonuç bildirgelerinde ki tek fark, özü değişmemiş dili; bir Osmanlıca, diğeri diplomatik. Birinde Aleviler "imansız ve kafir" diğerinde "islamın içerisinde" oluyor. Tarihsel olaylar bu kadar açık ve berrak bir şekilde ortada dururken, DİB üzerinde yükseldiği tarihsel zeminle yüzleşmekten ve Alevilerden özür dilemekten kaçıyorlar.

         Türkiye'de dinin kamusal alandaki resmi yapılanması ülkenin demokratikleşememesinin önündeki en önemli engellerden biridir. Devlet bir dini kendisine inanç olarak seçince artık farklı din ve inançları kendisinin dışında, yabancı görmekte, eşitlik ilkesi gibi evrensel bir ilkeyi rahatlıkla göz ardı edebilmektedir. Diyanetin varlığı, demokrasi ve laiklik üzerindeki en ağır kamburdur. Bu kamburdan kurtulmak ülkenin yararınadır.

(1)Prof.Dr. Ali Bardakoğlu, Diyanet İşleri Başkanının, "İslam'da Ilımlılık" konulu uluslararası konferansta sunulan bildirinin türkçe tercümesi, Ortadoğu Merkezi, Utah Üniversitesi, ABD, 21-22 Şubat 2004"