Ne
zaman bir köşeye sıkışsak; ne zaman bir çıkar yol aramak
zorunda kalsak; yüzyıllardır değişmeyen bir alışkanlığımızla
hemen bir şamar oğlanı buluveririz. Bu şamar oğlanı, kâh
Aleviler olur kâh Kürtler... Yeri gelir Ermeniler... Anlama,
dinleme, sorunlarını çözme yerine; onları dış düşmanların
işbirlikçileri olarak görme kolaycılığına kaçarız. Aleviler
açısından gündem hiç boş kalmadı ki?...
Ya karınları deşildi, ya
bir otel odasında yakıldı. Ya da hep gizlenmek zorunda kaldılar.
Şimdi günümüzde; köyden kente indiler, okudu, yazdı, “adam
oldular”, örgütlendi, federasyonlar kurdular ve sisteme
karşı mücadele ediyor, hak istiyorlar diye yapay gündem
mi yaratıyor oldular?...
Bu tutum bizim aydınımızın
da alaca bulaca olduğunun göstergesi değil midir?...
Aydınlarımızın temel sorunlarımıza
ilişkin düşünce karmaşıklığı ileriden beri devam edegeliyor.
Nedense bir türlü berraklaşamıyoruz. Bu durum bazen “sapla
samanı birbirine karıştırma” boyutlarına dek uzanabiliyor.
Bu bağlamda bir türlü anlayamadığımız, (belki de anlamak
istemediğimiz) konulardan biri de Alevilik sorunudur.
Birçok aydınımızın Alevi mücadelesine
dudak büktüğü, onu dini bir mücadele gibi algıladığı, gerici
talepler içerdiğini sandığı, dolayısıyla uzak durduğu, hatta
eleştirdiği bir gerçektir. Konuyu bir adım daha ileriye
taşıyan kimileri ise; Alevi mücadelesini, “birlik ve beraberliğimizi
bozmaya yönelik bir faaliyet” veya “birlik ve beraberliğimize
kastetmeyi amaçlamış kimselerce kullanılmaya müsait bir
hareket” olarak değerlendirebilmektedirler.
Şu iki örneği anımsarsak;
konuyu daha iyi anlarız sanırım:
Örneklerden biri; Emekli Savcı
Gündüz Akgül’ün 18 Mart 2002 tarihinde Cumhuriyet Gazetesinde
yazdıklarıdır.
Akgül şöyle yazıyordu: “Her
dönemde Türkiye’nin ilerlemesi ve gelişmesini istemeyen
iç ve dış işbirlikçiler, gündemi değişik konularla doldurarak
ve biri bitince öbürünü başlatarak, rahat soluk almamızı
engellemektedirler. Son günlerde güncel olan Alevi yurttaşlarımız
üzerinde oynanmak istenen oyunun daha iyi anlaşılabilmesi
için...”, “Son zamanlarda, PKK ve Hizbullah bitme aşamasına
gelmişken, sağ ve sol çatışmaları durmuşken ve ne yazık
ki Türkiye IMF iç ve dış borç sarmalında kıvranırken, birileri
boş kalan gündeme Alevi sorununu taşımaya hazırlanmaktadır.”
Örneklerden yakın zamana ait
olan bir başkasına ise Birgün’de rastladık. 25 Eylül 2005
tarihinde Erbil Tuşalp, AB-Türkiye ilişkilerini irdelerken;
Müzakere Çerçeve Belgesini iyi okursak; “Anadilinizde okuyup
anlayabiliyorsanız, küçük çıkarlar uğruna belleklerinizi
kiralamadıysanız Türkiye Kürdistanı’na yol verildiğini,
Alevi Federasyonuna ışık yakıldığını, tarımın toprağa gömüldüğünü,
madenlerin peşkeş çekildiğini, suların kullanımının koşullara
bağlandığını, sosyal fonların yok edildiğini, emek örgütlerinin
dışlandığını, orman, liman, fabrika ne varsa kamu mallarının
talan edildiğini göreceksiniz.” diye yazdı.
Önce Tuşalp’in yazısından başlarsak;
ne demek “Alevi Federasyonuna ışık yakmak”?...
Aleviler; bu ülkede laiklik
ve demokrasiden başka ne istediler ki?... Zorunlu Din Dersleri,
Diyanet İşleri Başkanlığı, Cem Evlerinin Statüsü, her türden
asimilasyon vb. konularda ileri sürdükleri savlar, Akgül’ün
de, Tuşalp’in de diğer birçok aydınımızın da gönülden katılacağı
düşünceler değil midir?...
Aleviler bu sorunlarını bu
ülke topraklarında çözememiş olmanın acısı ile; konuyu AİHM’ne,
AB ilerleme raporlarına taşımakla; Türkiye Kürdistan’ı gibi
tarımın toprağa gömülmesi gibi madenlerin peşkeş çekilmesi
gibi bir suç mu işlemiş oldular?...
İnsaf bunun neresinde?...
Nesnellik, aydın olma sorumluluğu
bunun neresinde?...
Aleviler bu ülkeyi kendilerinden
daha mı az seviyor?...
Ne zaman bir köşeye sıkışsak;
ne zaman bir çıkar yol aramak zorunda kalsak; yüzyıllardır
değişmeyen bir alışkanlığımızla hemen bir şamar oğlanı buluveririz.
Bu şamar oğlanı, kâh Aleviler olur kâh Kürtler... Yeri gelir
Ermeniler... Anlama, dinleme, sorunlarını çözme yerine;
onları dış düşmanların işbirlikçileri olarak görme kolaycılığına
kaçarız.
Hem Akgül, hem de Tuşalp bir
bakıma haklı olabilirler. Emperyalistler böyle bir niyet
taşıyabilirler. Ama aynı zamanda bilmezler mi, Aleviler
bu ülkenin yumuşak karnı değildir.
Ne demek; “Boş kalan gündeme
Alevi sorunun taşımak”?....
Aleviler açısından gündem
hiç boş kalmadı ki?...
Ya karınları deşildi, ya
bir otel odasında yakıldı. Ya da hep gizlenmek zorunda kaldılar.
Şimdi günümüzde; köyden kente indiler, okudu, yazdı, “adam
oldular”, örgütlendi, federasyonlar kurdular ve sisteme
karşı mücadele ediyor, hak istiyorlar diye yapay gündem
mi yaratıyor oldular?...
Bu tutum bizim aydınımızın
da alaca bulaca olduğunun göstergesi değil midir?...
“Azınlık” konusunda kopartılan
fırtına da bunu göstermedi mi?...
Aleviler elbette bir “sınıf”
değil. Dolayısıyla talepleri de sınıfsal değil diye; onların
mücadelesini küçümsemek, hatta sınıf mücadelesine zarar
veriyormuş gibi algılamak ne denli doğrudur?...Dogmatik
Marksistlere göre bu görüş doğru olabilir, ama bunu, insan
hakları, laiklik, demokrasi, eşitlik bağlamında değerlendirdiğimizde
ulaşacağımız sonuç nedir?...
Hem Alevileri “anlamak”, hem
de “reddetmek” ikileminden kurtulmalıdır Türkiye aydını.