|
ALEVİ
KİMLİĞİNİN TANIMINDA KAFALAR KARIŞIK
12-10-05
YAZAR: HÜSEYIN DEMIRTAŞ
Son
yıllarda Alevi Toplumu büyük bir uyanış içinde. Ancak gerek Aleviler gerekse
Alevi olmayanlar arasında kafa karışıklığı ve kavram kargaşası giderek artıyor.
Aleviliğin inanç ve felsefesine tam olarak vakıf olmayanlar zaman zaman ortaya
çıkıp, “Türkiye'de yaşayan 20 milyona yakın Alevi okullarda İslam dini öğretilerek,
müslümanlaştırıldıklarını iddia ediliyor. Aleviler acaba zaten Müslüman değiller
mi de müslümanlaştırılıyorlar?" diye soruyor.
Bu
tür görüş sahiplerine şu söylenebilir: Evet, Aleviler Müslümandırlar. Ancak
bunun bir “ama”sı vardır. Aleviler okulda, camide, radyoda, televizyonda öğretildiği
biçimde ve Sünni-Hanefi bir devlet kurumu olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın
(DİB) anladığı, anlattığı Müslüman değildirler. Herkesin bildiği gibi İslam’ın
şartı beştir. Bunları inceleyerek bir karar verelim:
1.
Şahadet Kelimesi Getirmek : Aleviler Şahadet Kelimesi getirirler. Ama bunun
sonuna “Aliyyül veliyullah” yani Hz. Ali Allah’ın velisidir, şeklinde bir eklemede
bulunurlar.
2.
Namaz Kılmak : Alevilerin büyük çoğunluğu namaz kılmaz ve yerIeşim yerlerinde
camii yoktur. Olanlar da ya sonradan yapılmış veya zorla yaptırılmıştır. Alevilikte
Sünnilikteki anlamıyla namaz yoktur. Cemler, niyaz ve yüz yüze kılınan halka
namazı vardır. Sünnilikteki gibi namaz kılan ve camiye giden bazı Aleviler varsa
da, bunlar ya sünnileşmiş veya elma ile armudu karıştıran kişilerdir.
3.
Oruç Tutmak : Burada oruçtan kasıt Ramazan orucudur ve farzdır. Halbuki
Alevilerde bu oruç yoktur ve tutulmaz. Biçim ve içerik olarak farklı olan Muharrem
ve Hızır oruçları tutulur. Hz. Hüseyin’in şehit edilmesini anmak ve matem amacıyla
tutulan Muharrem Orucu boyunca kesinlikle gece ve gündüz su içilmez.
4.
Zekat Vermek : Aleviler bir çeşit dinsel vergi olarak tanımlanabilecek zekatı
vermezler. Kendi fakirlerini koruyup kollasalar da, bunu zekat veriyorum ve
İslam’ın bir şartını yerine getiriyorum saikiyle değil; bir yardımlaşma anlayışı
çerçevesinde, kendilerinin belirlediği zaman ve ölçütlere göre yaparlar.
5.
Hacca Gitmek : Aleviler, hali vakti yerinde olan her müslümanın ömründe
bir kez de olsa yapması farz kılınan hac ödevini de yerine getirmezler. Ancak
bazıları Mekke ve Medine yerine ya Hacı Bektaş’taki Hacı Bektaş Veli türbesini
veya Kerbelâ’da Hz. Hüseyin, Necef’te ise Hz. Ali’nin mezarlarını ziyaret etmekte
ise de, Aleviler arasında bu bile pek yaygın değildir.
Alevilerin İslam’ın şartlarına ilişkin tutumları bu şekilde. Yaygın olan bir
diğer yanlış iddia ve önyargı da: “Aleviler Hz. Ali yolunda yürümektedir. O
ise bizim peygamberimiz olan Hz. Muhammed’in damadıdır ve ikisi de tabii ki
müslümandır. Hz. Ali namaz kıldı, oruç tuttu ise, Aleviler de onun yolundan
gittiklerini iddia ettiklerine göre bu ibadetleri yapmalıdırlar."
Bu
teze ben kendisi de bir Sünni olan, ancak Türkiye’de Alevi gerçeğini en iyi
anlayan ve yorumlayan ender insanlardan biri olan; geçen yıllarda İletişim Yayınları
arasında “Türk Sûfiliğine Bakışlar” adlı bu konu ile ilgili çok faydalı bir
kitabı yayımlanan değerli tarihçi Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın cümleleri ile
karşılık vermek istiyorum: ,,Alevilik yalnız ve basit olarak Hz. Ali’yi sevmek
ve onun gibi yaşamaktır, spekülasyonundan çok farklı bir şeydir. Alevilerin
Hz. Ali’yi Sünniler gibi anlamadıkları ve değerlendirmedikleri gerçeğini görmezlikten
gelen bir ifadedir. Alevilikte Hz. Ali, Sünnilikteki Hz. Ali’den çok daha başka
bir anlam ifade eder. 0 bir ‚kült’ konusudur. İlk bakışta Sünnilik açısından
doğru olan bu tezin, Aleviler için hiç bir anlamı yoktur. Ayrıca Aleviliği basit
bir şekilde halifelik sorununda, ‚Hz. Ali taraftarlığı’ şeklinde anlamak, bununla
bağlantılı olarak da Aleviliğin başlangıcını o döneme götürmek; eğer belli bir
amaca yönelik spekülatif bir gaye taşımıyorsa, tamamen tarih dışı (ahistorik)
ve zaman dışı (anakronik), dolayısıyla gerçek dışı bir anlayıştır ve yanlıştır.
Sünni kesimin Aleviği bir türlü anlayamamasının altında bu yanlış tezler yatıyor."
Hocam
Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın da belirttiği gibi sorun sırf, Hz. AIi taraftarlığı
yahut da Hz. Ali’yi sevmek ve onun gibi yaşayıp yaşamamak değildir. Nitekim
AIeviler bu isim ve kavramları çok farklı anlar ve yorumlarlar. Tıpkı Alevilerin
Kuran-ı Kerim’i de Sünniler gibi anlamadıkları gibi. Hatta Aleviler Kuran’ı
Sünniler gibi Kuran-ı Kerim değil de Kuran-ı Hakim diye adlandırırlar. Kuran’a
bakış da Sünnilerden çok farklıdır. Aleviler şu anda elimizde bulunan Kuran
metninin gerçek metin olduğuna pek dillendirmeseler de inanmazlar. Kuran’dan
üçüncü Halife Osman’ın eklemeler ve çıkarmalar yaptığını savunurlar. Sünnilikte
ise tam aksine Kuran metninin bir tek harfinin bile değiştirilmediğine ve eksiksizliğinin
bir Hadis-i Kutsi ile bizzat Tanrı tarafından garanti edildiğine inanç tamdır.
Aleviler
Müslüman mıdır? sorusuna bu açıklamalardan sonra; evet müslümandırlar. Ama heteredoks
(Ehl-i Sünnet dışı) müslümandırlar. Sünni-Müslüman (Ortodoks) değildirler. Alevilik,
eski Türk ve Kürt dinleri (Şamanizm ve Zerdüştlük), Müslümanlık, Hıristiyanlık,
Yahudilik, Budizm, Manicilik ve Anadolu'nun antik çağdaki pagan geleneklerinin
hepsinden etkilenmiş; bunları harmanlayarak bir sentez oluşturmuş, kendine özgü
ve özgün bir yapıdır. Nasıl ki su, hidrojen ve oksijen atomlarının bileşiminden
oluşmuş; orijinal bir yapı sergileyen oksijen ve hidrojeni artık göremediğimiz
bir madde ise, Alevilik de tıpkı böyledir. Onda yukarıda saydığımız etki kaynaklarının
her birini tek tek görmemiz mümkün değildir. Olsa olsa su gibi kendini oluşturan
elementlerin artık seçilemediği, ayrıştırılamadığı özgün bir yapı çıkar karşımıza.
Bu nedenle Aleviliği tanımlamak için tek başına Müslüman sözcüğü yetersiz kalır.
Alevilik tek başına İslam içine hapsedilemeyeceği gibi sadece İslam elbisesi
Aleviliğe çok dar gelir. Alevilik eşittir İslam dersek, Aleviliği kısırlaştırmış
ve dar bir çerçeveye hapsetmiş oluruz. Müslüman diyelim ama yukarıdaki türden
açılımları da yapalım. Yoksa bugün yaşanan sorunları ve kafa karışıklığını aşamayız.
Kısaca Alevilere, kavramlandırmanın yetersizliğinin farkında olarak, Alevi-Müslüman
denilebilir.
Bazıları
da kavram kargaşasını o kadar ileri götürüyor ki, ,,Türkiye'de yaşayan Alevilerin
İslam dinini okullarda zorla din dersi olarak okuduklarına inanmıyorum. Türkiye
Cumhuriyeti laik bir devlettir. Din ve mezhep özgürlüğü vardır” gibi kendi içinde
çelişkili görüşler öne sürebiliyor. Doğal olarak bu tür çelişkili görüşlerin
ele alınır bir yanı yok. Halbuki böyle düşünenler, Alevi çocuklarına Din Kültürü
ve Ahlak Bilgisi dersi kapsamında tamamen Sünni içerikli zorunlu din dersi okutulduğunu
unutuyor. Çünkü bu ders seçmeli değil zorunlu. Derslerde ve ders kitaplarında
tek kelime ile Alevilikten söz edilmiyor. Ben kendim bir Alevi çocuğu olarak,
ilkokuldan üniversiteye kadar din dersini zorunlu olarak okudum. Bunun adına
islamlaştırma değil, sünnileştirme denir. Çünkü zorunlu din dersleri Alevi köylerinin
zaman içinde sünnileşmesine katkıda bulunuyor. Örneğin Kütahya ve çevresinde
öyle Alevi köy ve kasabaları var ki, Alevi kimliğinden her geçen gün uzaklaşıyorlar.
Yüzde yüz Alevi olan bu yerleşimlerin birinde çevresindeki Sünni köylerde bile
olmayan, iki şerefeli minaresi bulunan, kubbeli iki camii ve bakımsızlıktan
harap olmaya başlayan iki tane de cemevi binası var. Türkiye’deki okullardaki
zorunlu din dersleri, imam-hatip okulları ve Diyanet İşleri kanalıyla yapılan
Sünni-İslam propagandasının etkisiyle, burası ve çevresindeki Alevi köyleri
artık asimile olmaya yüz tutmuş durumda. Sözkonusu Alevi yerleşiminde namaz,
oruç ve hac gibi bundan 50 sene önce pek yapılmayan ibadetler yapılır olmuş;
bunlar zamanla bir Alevinin de yerine getirmesi icap eden dini görevler olarak
algılanmaya başlanmıştır. Hatta bu ibadetleri yapmayan Alevilere kötü gözle
bakılır olmuştur. Bu çevrenin Alevileri son 50 yıl içinde Alevi kimliğinden
fersah fersah uzaklaştıkları halde zavallı bir şekilde hala kendilerini çok
iyi Alevi sanmaktadırlar. Otantik Alevi kimliğini sürdüren Orta ve Doğu Anadolu
Alevilerini de kendilerinden saymama cüretini göstermekte; onları namaz kılmadıkları
ve köylerinde cami olmadığı için ayıplamaktadırlar. Bunlar da gösteriyor ki,
sünnileştirme çalışmaları batı bölgelerinde oldukça başarılı olmuşa benziyor.
Aslında öyle sanıldığı gibi Türkiye Cumhuriyeti devleti laik değildir. Laiklik
cilası altında yapılan, ülkeyi tamamen sünnileştirme operasyonudur. Nitekim
Şeyhülislamlık gitmiş, yerine Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) gelmiş; medreselerin
yerini de sayıları 20 civarında olan ilahiyat fakülteleri, binlerle ifade edilebilecek
imam-hatip okulları, Kuran kursları ve zorunlu din dersleri gibi Osmanlı’dakinden
daha katmerlileri almıştır. Alevilerin vergileriyle bu devlet, hem kendi temellerinin
hem de Aleviler dahil Türkiye’de yaşayan farklı inançtan olan her insan ve topluluğunun
inancını yaşama garantisinin altını oyacak, bu hakkı dinamitleyecek oluşumlara
çanak tutmuştur. Kendini paramparça edecek bombayı bizzat kendisi hazırlamıştır.
Devletimiz bu haliyle kendi kendini yiyen dev örneği bir konumdadır. Laiklik
karşıtı ve radikal İslamcı akımlar bizzat devlet desteği ile zamanla o kadar
gelişmiş ve büyümüştür ki, iktidara bile gelmeyi başarmışlardır. Türkiye’nin
kuruluş felsefesine aykırı akımların bizzat devlet eliyle palazlandırılması
ve beslenmesi dönemine noktayı koyma zamanı gelmiştir. Bunun için de, Din Kültürü
ve Ahlak Bilgisi dersleri zorunlu olmaktan çıkarılmalı, vergi verenlerin sırtına
beş bakanlığın bütçesinden daha fazla bir yük getiren Diyanet İşleri Başkanlığı
kaldırılmalı ve din işleri cemaatlere bırakılmalıdır. Yani dini hizmet talep
eden her topluluk, bu hizmetlerin karşılığını bizzat kendisi ödemelidir. Bu
konuda belki devlet Avrupa ülkelerinde olduğu gibi çalışanlardan din hizmetleri
vergisi kesilmesinde ve toplanan kaynağın ilgili dini topluluklara ulaştırılmasında
aracı olabilir. Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsis edilen devasa kaynak ise
zaten krizlerle boğuşan ülkemizde yatırımlara ve yeni iş sahalarının açılmasına
ayrılmalıdır.
Özetle
söylersek, Türkiye Cumhuriyeti bugünkü haliyle laik olmadığı gibi, mevcut laiklik
anlayışı da toplumu daha fazla bölmeye zemin hazırlar bir yapı sergiliyor. Hali
hazırdaki laiklik anlayışından Sünnilerin büyük çoğunluğu da memnun değil. Onlar
da, devletin dinin kendi işlerine karışmasına şiddetle engel olmasına rağmen
dine devletin aşırı müdahaleciliğinden şikayetçi. Bu keşmekeş devletin din işlerinden
tamamen elini çekmesiyle aşılır. İlk başta kargaşa yaşansa da kısa zaman içinde
her şey yerine oturur.
Biz
Alevilerin de bir yanlışı var. Ne zaman ağzımızı açsak, “Türkiye laiktir. Laik
kalacaktır. Laik devletin bekçileriyiz“ şeklindeki anlamsız sloganları tekrarlıyoruz.
Bilen biri varsa çıkıp söylesin, bu devletin neresi laik? Keşke Türkiye’de laik
ve sekuler bir sistem mevcut olsa da gönüllü olarak korusak. Aleviler statükocu
ve şu andaki çarpık laiklik anlayışı ve uygulamalarının bekçisi, garantörü olamaz.
Bizler Alevilerin, Sünnilerin, diğer din ve inançların her yönden eşit olduğu
laik bir sistemin kurulması çabası içinde olmalıyız. Aksine davranmak varolan
eşitsiz yapının daha da güçlenmesine katkıda bulunmaktan öteye gitmez...
Bad
Nauheim, 22 Mayıs 2002
Bu
yazı Alevilerin Sesi ve Türkiye’de çıkarılan Yol dergilerinde yayınlandı
|