Alevi
Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği’nin (ABKB), Ankara
2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce kapatılması kararı üzerine
başlayan tartışma süreci içerisinde, birçok yazar, düşünür,
siyasetçi, toplum bilimci konuya ilişkin düşüncelerini basın
organlarında açıkladılar.
Bu yazılardan bazıları yeni tartışmalara yolaçan niteliktedir.
Cumhuriyet Gazetesi’nin “Olaylar ve Görüşler” sayfasında,
18 Mart 2002 tarihinde yer alan, Emekli Cumhuriyet Savcısı
Sayın Gündüz Akgül’e ait olan yazı bunlardan birisidir.
Sayın Akgül’ün yazısında, başkaca birçok aydın tarafından
da dile getirilen ortak bir özellik olduğu için üzerinde
durulmaya değerdir. Bu ortak görüş; Sayın Akgül’ün şu cümleleridir:
“Her dönemde Türkiye’nin ilerlemesi ve gelişmesini istemeyen
iç ve dış işbirlikçiler, gündemi değişik konularla doldurarak
ve biri bitince öbürünü başlatarak, rahat soluk almamızı
engellemektedirler. Son günlerde güncel olan, Alevi yurttaşlarımız
üzerinde oynanmak istenen oyun’un (siyah vurgusu Akgül’e
ait A.B.) daha iyi anlaşılabilmesi için...”, “Son zamanlarda,
PKK ve Hizbullah bitme aşamasına gelmişken, sağ ve sol çatışmaları
durmuşken ve ne yazık ki Türkiye IMF iç ve dış borç sarmalında
kıvranırken, birileri boş kalan gündeme Alevi sorununu taşımaya
hazırlanmaktadır.”
Sayın
Akgül’ün birçok aydın(!) tarafından da paylaşılan düşünceleri
böyle.
Evet, birileri
Aleviler üzerinden siyaset yapmak isteyebilir, onları siyasi,
ticari, şahsi vb. amaçları için kullanmak isteyebilir, kaşınacak
yara gibi algılayabilir, Türkiye’nin yumuşak karnı gibi
görebilir. Ama bu sadece onları bağlar. Aleviler, kendi
tarihleri boyunca bu tür niyet sahiplerine , kendi içlerinden
çıkanlar da dahil olmak üzere, ne pirim vermişlerdir, ne
de verecekleri vardır.
Ama
bu olgu böyle diye; Alevi gerçeği ve yaşadıkları sorunlar,
görmezden mi gelinmeli?.. PKK ve Hizbullah benzetmeleriyle
gözleri korkutulmalı, birazcık incetilmiş, yumuşatılmış,
diplomatik bir görünüm kazandırılmış da olsa, aba altından
sopa mı gösterilmeli?..
Ne
yazık ki durum budur.
Herkes
bu bağlamda Alevileri anlıyor, anlıyor gibi gözüküyor.
Ama
anlamak yetmiyor. Sorunlarını çözmek gerekiyor.
Sayın
Akgül’ün sandığı gibi Alevilik, boş olan gündemi baş ağrıtacak(!)
biçimde doldurmaya aday, yapay bir konu değildir. Selçuklu’dan
bugüne Anadolu’nun çözüme muhtaç temel sorunlarından biridir.
Sorunu çözmek yerine bastırmak yolu seçildiği için de bugüne
taşınmıştır. Soruna bugünkü yaklaşımlar ise ortadadır. Cumhurbaşkanı’ndan,
Hacıbektaş Kaymakamı’na kadar tüm devlet yetkililerinin
yaklaşımı, kısaca; “evet haklısınız” biçimindedir. Ama ne
yazık ki, bu “Evet haklısınız” onaylamalarının, somut bir
sonucu yoktur.
ABKB’nin
kapatılması üzerine; bu kurum temsilcilerinin Cumhurbaşkanı,
Meclis Başkanı ve Başbakan Yardımcısı ile görüşmelerini
izleyen şu günlerde bile, ne Dernekler Yasası’nda ABKB’nin
kapatılmasına neden olan yasa değişikliği olabiliyor, ne
de Cemevleri’ne İmar kararları içerisinde arsa ayrılması
gündeme gelebiliyor.. Bunlar bir yana; cami, sinegog ve
havralardan elektrik parası alınmazken, cemevleri anımsanmıyor
bile. Oysa Alevileri mutlu edecek olan şey; okullardan da
elektrik parasının alınmaması olacaktı.
Bu
anlamda Aleviler, özel bir ayrıcalık istemiyorlar, sadece
ayrı tutulmak istemiyorlar.
Ayrı
tutulmamak şudur: Kaderde, kıvançta ve tasada birlik. Yani
herşeyde... Yurttaşlık hak ve ödevlerinde.
Yurttaşlık
ödevlerinde varlar, ama haklara gelince yoklar.
Çünkü
devlet, onları, öncelikle kendince tanımlıyor: “Sizler Müslümansınız”
diyor, “Diyanet, sizin de Diyanetiniz, Cami, sizin de Caminiz,
ezan, sizin de ezanınız, din dersi, sizin de dersinizdir”
diyor ve işi böylece tatlıya(!) bağlıyor.
Bu tatlılıkta
bir acılığın yattığını ise sadece Aleviler biliyor. Kimi
aydınlar ise; ne yazık ki gerçeği anlamıyorlar, anlayamıyorlar.
Onlar sadece, “Bu Alevi meselesi de nereden çıktı?...”nın
peşindeler. Bu sorunu PKK ve Hizbullah’a benzetmenin gayreti
içindeler.
Unuttukları
çok önemli bir şey var: Tüm bunlar sistemin yarattıklarıdır.
Sistemi değil, yarattığı sonuçları tartışıyorlar... Bu ülke,
gerçekten, çağdaş ve evrensel anlamda laik ve demokrat olabilseydi,
Kürt sorunu, Şeriat (Hizbullah) sorunu, bugün ulaştığı boyutlara
ulaşabilir miydi?... Silaha, zora, gerek kalmaksızın kendi
içinde çözülemez miydi?... Ve Alevi sorunu, Sayın Akgül’ün
dikkat çektiği üzere, kimi kötü niyetlilerce, kullanılabilecek
bir konu olarak görülür müydü?... Buradan hareketle; birçok
Alevi aydını, dernek ve vakıfları; bölücü olmadıkları, bu
ülkeyi ne kadar çok sevdikleri, Cumhuriyetin ve onun kazanımlarının
asli sahiplerinden biri oldukları vb. konularda, bir tek
yemin etmedikleri kalmışcasına savunma refleksi ve psikolojisi
içine girerler miydi?...
Sayın
Akgül, "Diyanet aklını başına toplamalı” diyor ama, ABKB’nin
kapatılması ile sonuçlanan dava dosyasında sadece Diyanet’in
mütalaası yok ki...
Dönemin
İçişleri Bakanı Tantan’ın özenle topladığı, MGK Genel Sekreterliği
ve Başbakanlığın da benzer görüşleri var. Onlar da Diyanet’le
aynı şeyleri söylüyorlar. Fetva üstüne fetva veriyorlar.
Sadece Kültür Bakanlığı katılmıyor bu görüşlere.
Aynı aydın çevrelerin düştüğü öbür hata ise; Aleviliğe dizdikleri
methiyeler “Aleviler olmasaydı” diye başlayan cümlelere
Alevilerin gereksinimi yoktur. Onlar sadece ülkemiz gerçekten
laik olsun istiyorlar. İnanan, inanmayan, başka şeye inanan
hiçbir şeye inanmayan, herkes eşit olsun istiyorlar. Sünnilerle
aralarında bir fark gözetilmesin istiyorlar. Zira, her türlü
olumluluk ve olumsuzlukta Sünniler neyse bu ülkede, Aleviler
de odur. Ayrıca birçok olumlu sıfatla tanımlanıp, böylece
artı ödevlerle ödevlendirilmeleri daha da birçok yük altına
sokmuyor mu onları?.. Cumhuriyet, laiklik, demokrasi, insan
hakları onlara mı lazım sadece?...
Sayın
Akgül’ün; Hep birlikte barış ve sevgi içinde yaşamak dileği
ile...” diye biten cümlelerine katılmamak olası mı?... Ama
o barış ve sevginin koşullarını yaratarak elbette...
*
* *
22
Şubat 2002 tarihinde Radikal Gazetesi’nde yayınlanan makalesinde
Murat Aksoy ise; Alevileri bir “cemaat” olarak niteliyor
ve “Alevilerin muhatabı ‘devlet’ değil, siyaset, yani toplum
olmalıydı” diyor.
Öncelikle;
Aleviler, kendilerini hiçbir zaman “cemaat” olarak nitelememişlerdir,
çünkü “cemaat” değildirler. Cemaat sözcüğünü; “Bir imama
uyup namaz kılan kişiler” olarak da anlasak, insan kalabalığı”
veya Bir dinden veya bir soydan olanların topluluğu” diye
de anlasak, Aleviler ve tabi Alevilik bu tanıma sığmaz.
Alevilik;
Orta Asya, Horasan, Mezopotamya, Ortadoğu kökenli birçok
inanç, yaşam biçimi, felsefe ve kültürün Anadolu’da yeniden
şekillenişi ile oluşan toplumsal bir olgu, doğayı, toplumu
ve tanrıyı kendince yorumlama ve anlama biçimidir.
Etkilendiği
kültür, din ve mezheplerin de üstünde, onlardan izler taşıyan
ama onlardan herhangi biri olmayan, ama illa da kendisi
olan bir yaşam biçimi, kültür, felsefe ve yoldur.
O
anlamda Aleviler, “cemaat” sözcüğünün dar anlamı içine sığdırılamazlar.
“Nakşi cemaati”, “Nurcu cemaati” vb. kalıplar Alevilere
dar gelir. Murat Aksoy bir yana, Folklor/Edebiyat Dergisi’nin
Alevilik Özel Sayısı-2002/1’de Dr. İsmail Engin de aynı
nitelemede bulunuyor: “Alevi Müslüman cemaat” diyor.
Dr. Engin böylece biraz daha ilerlemiş (!) oluyor. (Sanırım
dergimiz, gelecek sayılarından birini, Aleviliği İslamiyetin
içine gömme ve orada boğma çabasının bir ürünü olarak Dr.
Engin ve Cem Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ayhan Aydın
tarafından hazırlanmış olan Folklor/Edebiyat Dergisi’nin
bu iki sayısını gündemine alacaktır.)
Murat
Aksoy’un değindiği öbür konu; devlet-siyaset ilişkisi. “Alevilerin
muhatabı ‘devlet’ değil, siyaset ve toplum olmalıydı” diyor.
Böyle demekle Sayın yazar, devlet’i, siyaset ve toplumdan
ayrı tuttuğu gibi, siyasetle toplumu da özdeşleştiriyor.
Aleviler,
nüfus cüzdanlarına, daha annelerinden yeni doğduklarında
“islam” yazan, onları yok sayan, laik devlet anlayışının
kamburu Diyanet İşleri Başkanlığı’nı ve Zorunlu Din Derslerini
bir asimilasyon aracı olarak kullanan devleti değil de,
toplumu nasıl muhatap alacaklardı? Ve toplumun hangi kesimini
muhatap alacaklardı? Mesela Sünnileri mi? Alevilerin Sünnilerle
bir sorunu yok ki?.. Aleviliği yasaklayan Sünniler değil
ki.. Kaldı ki; büyük çoğunluğu ile Sünniler de devletin
bu tutumundan rahatsızdırlar.
*
* *
24
Şubat tarihli Radikal 2’de yayınlanan yazısında Sayın Yüksel
Işık ise; “Son yıllarda ortaya çıkan Alevi örgütlenmeleri,
Aleviliğin İslam’ın bir kolu gibi gösterilmesine özellikle
vurgu yaparak, Cem Evleri açılabilmesi için devletten parasal
destek almanın peşine düştüler.” “Devlet katında resmiyete
kavuşmanın nişanesi olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nda
temsil edilme”nin peşine düştüler” diyor ve ekliyor: “Kapatma
kararına tepki gösteren Alevi örgüt yöneticilerinin vurgularının
birleştiği noktanın ‘asli kurucu unsur’, ‘20 milyon Alevi’
ve ‘azınlık’ gibi kavramlarla dile gelmiş olması, bilinçsiz
bir tercih değilse, büyük bir talihsizliktir.”, “...resmi
ideolojiye yakın durmak, Aleviliği Sünnileştirme sürecine
suç ortaklığı yapmaktan başka bir anlam taşımaz.”
Sayın
Işık doğru söylüyor ama eksik söylüyor. “Son yıllarda ortaya
çıkan Alevi örgütlenmeleri” gibi genel bir tabir kullanmakla,
tüm Alevi örgütlerini aynı kefeye koyuyor ve anlaşılıyor
ki; Alevi örgütleri arasındaki temel görüş ayrılığının ayırdında
değil.
Şöyle
ki; Alevi örgütleri arasında Aleviliği İslam dairesi içinde
görenlerle, O, ancak kendisine benzer, diyenler gibi önemli
bir fark vardır. Birinci değerlendirmeyi yapanlar, o anlayışın
bir sonucu olarak, elbette, Diyanet kalksın demek yerine
orada bizim de masamız olsun diyeceklerdir ve diyorlar,
Zorunlu Din Dersleri seçmeli hale gelsin demek yerine, Alevilik
de okutulsun diyeceklerdir ve diyorlar, devlet ne Cami’ye
ne Cemevi’ne, ne imama ne dedeye maaş versin demek yerine,
bize de cemevi yapsın, dedemize de maaş bağlasın diyeceklerdir
ve diyorlar.
İşte
bu temel ayrılık; evrensel anlamda laik olup olmamanın da,
Aleviliği resmileştirip, dar kalıplara sıkıştırıp yozlaştırmanın
da veya onu özgürleştirip, muhalif kimliğini muhafaza edip
etmemenin de bir ölçütüdür.
Başta
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Hacı Bektaş Vakfı ve dernekleri
olmak üzere tüm yurtdışı federasyonları, Sayın Işık’ın bu
genel nitelemesine girmezler. Diğer deyişle, olumsuzladığı
bu durum Cem Vakfı’ndan başka hiçbir Alevi-Bektaşi örgütünü
tarif etmez. Hele ABKB’yi hiç tarif etmez.
Demokratik
Alevi Hareketi, Türkiye’nin laikleşmesi ve demokratikleşmesi
için mücadele ederken, devletle olan ilişkisinde mesafeli
olmaya özen gösterirken, Cem Vakfı resmileşmenin gayreti
içinde olduğu gibi; bu kapatma kararı karşısında dahi ABKB’yi
karalama yolunu seçmiştir.
Kuşkusuz
bu iki ayrı anlayış, iki ayrı yoldur.
Konu
hakkında yazı yazan kimselerin, kimi ayrıntılar bir yana,
bu açık gerçeği bilmeleri gerekmez mi?..
Sayın
Işık’ın değindiği; “asli unsur”, “azınlık”, “bölücü” vb.
konulara gelince; Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin Gerekçeli
kararı açıklandı işte; kapatma gerekçesi; “Alevi”, “Cem”,
“Cemevi” sözcükleri, bölücülük suçu, Aleviliğin mezhep olarak
değerlendirilmesi ve azınlık yaratma iddiasıdır.
Bunu
diyen mahkemedir. Mahkemeye bu kararı aldırtan ise; Tantan’ın
hazırlayıp mahkemeye gönderdiği; Diyanet, Başbakanlık ve
MGK Genel Sekreterliği’nin görüşleridir. Dönüp sayın Murat
Aksoy’a bir kez daha itiraz edecek olursak, Alevilerin muhatabı
devlettir.
Bu
durumda; bu suçlama karşısında; Aleviler neden; Cumhuriyetin
asli unsurlarından biri olduklarını, azınlık olmadıklarını,
hele bölücü hiç olmadıklarını, asıl bölücünün devlet olduğunu
neden söylemesinler?...
Elbette
sorun, 20 milyon Alevi’nin sorunu değildir, tüm Türkiye’nin
sorunudur. 20 milyon değil de 2 kişi olsalar bile bu gerçek
değişmeyecekti kuşkusuz.
Dava
şimdi Yargıtay yolunda, umarız ki AİHM yollarına düşülmeden
sorun çözülür.
Ama
unutulmamalı ki; sorun sadece bir dernek tüzüğü’nün dernekler
kanununa aykırı olup olmaması sorunu değildir. Gelişmeler,
Türkiye’nin gerçekten laik ve demokratik olup olmadığının,
bu doğrultuda bir adım atılıp atılmayacağının belirteci
olacaktır. Sadece bu dava değil, yurt genelinde yüzlerce
Alevi-Bektaşi derneği ve vakfı hakkında sudan gerekçelerle,
yüzlerce dava açılmıştır. Yöneticileri yargılanmaktadır.
Cezalar verilmektedir. Emniyetin dernekler masasındaki görevlileri,
kimi bürokratik eksiklikler karşısında, öbür dernek yöneticilerine
yol gösterirken, öğretmenlik yaparken, Alevi örgüt yöneticilerini
mahkemelere sevk etmektedirler.
Demokratik
kamuoyu bu olay karşısında, tepkisini ortaya korken, konuşur
yazarken, devleti yönetenlerin suskunluğu da başka bir gerçektir.
Alevileri mahveden de budur işte. Neden sadece seçim zamanlarında
anımsanırlar?.. Hem de Alevi kimlikleriyle...
Sayın
Işık, konuya ilişkin olarak 12.03.2002 tarihli Radikal Gazetesi’nde,
yukarıdaki eleştirilerimi eleştiren bir yazı daha yazdı.
...
"asıl
sayın Balkız’ın kendisi herhangi bir Alevi örgütünün için
olmadığım halde, en az kendisi kadar, ‘Alevi örgütleri arasındaki
temel görüş ayrılığının ayırdında’ olduğumun ‘ayırdında’
değil" , dedi.
Olabilir.
Bunun
ayırdında olmak o kadar kolay değil.
Ama
bu bir günahsa, sayın Işık’a aittir o günah...
Kendi kendini ayırt ettirmeli ki, ayırt edilebilmeli...
Sayın Işık’ın 24 Şubat 2002 tarihli yazısına yeniden dönecek
olursak;
Şöyle
demişti: “Ancak son yıllarda ortaya çıkan Alevi örgütlenmeleri,
Aleviliğin İslam’ın bir kolu gibi gösterilmesine özellikle
vurgu yaparak, Cemevleri açılabilmesi için devletten parasal
destek almanın peşine düştüler.”
Tanım açık; “son yıllarda ortaya çıkan
Alevi örgütlenmeleri.”
Hani “bazıları” dese, “kimileri” dese, ya da ayırdında
ise eğer; tek tek adlarını yazsa anlaşılacak... Ama bunu
demek yerine, toptancı bir tutumla eleştirdiği için eleştirince,
eleştiriyor.
Okuyucu
nereden bilecek Sayın Işık’ın bazı şeylerin ayırdında olduğunu;
bir de telefon açıp sorarak merakını giderme zahmetine katlanmadıysa
eğer.
Nüfus
cüzdanlarına “Alevi” sözcüğü yazdırma önerisine gelince;
Sayın
Işık, bu öneriyi “yangına körükle gitmek” olarak
değerlendiriyor. Ama, herhalde bilmiyordur, o yangının müsebbibinin
Aleviler olmadığını... Belki, her yangını söndürenin sadece
su olmadığını bilmiyor, bazı hallerde en güçlü yangınları
bile güçlü rüzgarlar söndürür.
Bir
ABKB kurucusu bunu dillendirebilsin ki; bir başkası da;
“ne Alevi, ne İslam” diyebilsin. Nüfus cüzdanlarında “Dini”
hanesinin boş bırakılması önerisini getirebilsin... Evrensel
anlamda laikliğin bu şekli unsuru, nüfus cüzdanlarına böylece
yansıyabilsin.
*
* *
Ankara
2. Asliye Hukuk Mahkemesi, sadece ABKB’yi kapatmakla yetinmedi
bir de kendince Alevilik tanımı yaptı: Alevilik Mezheptir.
Mahkeme;
“Alevilik Mezheptir.” der de İzzettin Doğan bunun üstüne
atlamaz mı?..
Bir
hukuk profesörünün, hukukçu kimliği ile bu hukukî olayda;
Mahkemenin, böyle bir işi olmaması gerektiğini; Aleviliği
tanımlamaya kalkışmaması gerektiğini söylemesi gerekmez
miydi?... Mahkeme illa da buna ihtiyaç hissediyorsa; bunu
bir teolog, etnolog, sosyolog, felsefeci ve tarihçilerden
oluşacak bir bilirkişi heyetine danışması gerekirdi demesi
gerekmez mi?... Ama, Cem Vakfı Başkanı sıfatı ile oportünistçe
bir tavır takınarak, olayın üstüne atladı ve M. Nuri Yılmaz’a
nazire edercesine, Cem Dergisi’nin Mart-2002 sayısının “Başyazı”sında
fetvasını şöyle buyurdu: “Ancak üzücü olan Türkiye’de yargı
sistemi içinde hala bu tür davaları açmaya cesaret eden
bir savcının ve o savcıya emir verecek bir İçişleri Bakanlığı
Teşkilatı’nın bulunması ve Alevilikle yakından uzaktan ilgisi
olmayan, Aleviliği bir kültür zannedip cehaletlerini saklayan
kişilere kamuoyunu harekete geçirme şansını vermeleridir.
Alevi
yurttaşlar ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hukuk nizamı
Yargıtay aracılığıyla tabii ki yerel mahkemenin verdiği
kararı bozacaktır. Ama daha önemlisi bugüne kadar kendilerini
Alevi kisvesi altında özenle saklayanların Aleviliğin bir
inanç olmadığını, bir kültür olduğunu söyleyenlerin maskelerini
düşürmelidir.
Şimdi
iş Alevi yurttaşlara düşüyor. Aleviliği, Hz. Ali’den, Kur’an’dan,
Muhammet’ten soyutlayarak bir kültür boyutuna indirgeyenlere
halk derslerini vermek zorundadır da... Bu gibilere hiçbir
yerde ve zeminde de Alevilik adına yer verilmemelidir.”
Bu
fetvaya göre; ABKB kurucularının;
Alevilikle yakından, uzaktan bir ilişkisi yoktur.
Onlar Aleviliği kültür zanneden cahillerdir.
Onlar Alevi kisvesi altında kendilerini saklayan kimselerdir.
Mahkeme, onların maskesini düşürmüştür.
Halk bunlara derslerini vermek zorundadır.
Bunlara hiçbir yerde ve zeminde Alevilik adına yer verilmemelidir.
“Dede”nin
fetvası sadece M. Nuri Yılmaz’ın fetvalarına benzemiyor,
bir adım ötesinde Ebussuud Efendi’yi anımsatıyor. “Ey Aleviler
benden başka kimseyi dinlemeyin, onların yollarından gitmeyin,
onları konuşturmayın, derslerini verin” diyor.
Şimdi
ABKB yöneticileri, bu fetvadan sonra çok daha dikkatli,
çok daha uyanık ve tedbirli olmalıdırlar. Zira her köşe
başında, her karanlık noktada, onlara birileri derslerini
vermek için pusuya yatmış olabilirler.
İzzettin
Doğan’ı bunca sinirlendiren asıl şey; ABKB’nin ilk oluşumundan,
gelinen şu son noktaya kadar yaşanan süreçte, herhangi bir
dahlinin olmamasıdır. Düşmanlığının kaynağı da buradadır.
Tüm bunların ona rağmen olmasıdır.
Sonuçta
ABKB davası, tam bir turnusol olmuştur.
Alevilik,
tarihinde ilk kez, ucunda bir hakaret, yıkım, karalama,
katliam olmaksızın, toplumun tüm kesimleri tarafından bu
denli geniş ölçekli tartışılmıştır, tartışılmaktadır. Bu
anlamda mahkeme kararı “hayırlı” olmuştur. Yeter ki Aleviler
attıkları bu adımdan geri durmasınlar.