Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Antalya Şubesi - psakd.org
Ana Sayfa Haberler Etkinlikler Tüzük Yönetim Kurulu Şubelerimiz İletişim Ziyaretçi Defteri

 

MAHKEME KARARI SONRASI TARTIŞMALAR

Ali BALKIZAlevi Bektaşi Kuruluşları Birliği Kültür Derneği’nin (ABKB), Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nce kapatılması kararı üzerine başlayan tartışma süreci içerisinde, birçok yazar, düşünür, siyasetçi, toplum bilimci konuya ilişkin düşüncelerini basın organlarında açıkladılar.

Bu yazılardan bazıları yeni tartışmalara yolaçan niteliktedir. Cumhuriyet Gazetesi’nin “Olaylar ve Görüşler” sayfasında, 18 Mart 2002 tarihinde yer alan, Emekli Cumhuriyet Savcısı Sayın Gündüz Akgül’e ait olan yazı bunlardan birisidir. Sayın Akgül’ün yazısında, başkaca birçok aydın tarafından da dile getirilen ortak bir özellik olduğu için üzerinde durulmaya değerdir. Bu ortak görüş; Sayın Akgül’ün şu cümleleridir: “Her dönemde Türkiye’nin ilerlemesi ve gelişmesini istemeyen iç ve dış işbirlikçiler, gündemi değişik konularla doldurarak ve biri bitince öbürünü başlatarak, rahat soluk almamızı engellemektedirler. Son günlerde güncel olan, Alevi yurttaşlarımız üzerinde oynanmak istenen oyun’un (siyah vurgusu Akgül’e ait A.B.) daha iyi anlaşılabilmesi için...”, “Son zamanlarda, PKK ve Hizbullah bitme aşamasına gelmişken, sağ ve sol çatışmaları durmuşken ve ne yazık ki Türkiye IMF iç ve dış borç sarmalında kıvranırken, birileri boş kalan gündeme Alevi sorununu taşımaya hazırlanmaktadır.”

        Sayın Akgül’ün birçok aydın(!) tarafından da paylaşılan düşünceleri böyle.

       Evet, birileri Aleviler üzerinden siyaset yapmak isteyebilir, onları siyasi, ticari, şahsi vb. amaçları için kullanmak isteyebilir, kaşınacak yara gibi algılayabilir, Türkiye’nin yumuşak karnı gibi görebilir. Ama bu sadece onları bağlar. Aleviler, kendi tarihleri boyunca bu tür niyet sahiplerine , kendi içlerinden çıkanlar da dahil olmak üzere, ne pirim vermişlerdir, ne de verecekleri vardır.

       Ama bu olgu böyle diye; Alevi gerçeği ve yaşadıkları sorunlar, görmezden mi gelinmeli?.. PKK ve Hizbullah benzetmeleriyle gözleri korkutulmalı, birazcık incetilmiş, yumuşatılmış, diplomatik bir görünüm kazandırılmış da olsa, aba altından sopa mı gösterilmeli?..

      Ne yazık ki durum budur.

     Herkes bu bağlamda Alevileri anlıyor, anlıyor gibi gözüküyor.

     Ama anlamak yetmiyor. Sorunlarını çözmek gerekiyor.

     Sayın Akgül’ün sandığı gibi Alevilik, boş olan gündemi baş ağrıtacak(!) biçimde doldurmaya aday, yapay bir konu değildir. Selçuklu’dan bugüne Anadolu’nun çözüme muhtaç temel sorunlarından biridir. Sorunu çözmek yerine bastırmak yolu seçildiği için de bugüne taşınmıştır. Soruna bugünkü yaklaşımlar ise ortadadır. Cumhurbaşkanı’ndan, Hacıbektaş Kaymakamı’na kadar tüm devlet yetkililerinin yaklaşımı, kısaca; “evet haklısınız” biçimindedir. Ama ne yazık ki, bu “Evet haklısınız” onaylamalarının, somut bir sonucu yoktur.

        ABKB’nin kapatılması üzerine; bu kurum temsilcilerinin Cumhurbaşkanı, Meclis Başkanı ve Başbakan Yardımcısı ile görüşmelerini izleyen şu günlerde bile, ne Dernekler Yasası’nda ABKB’nin kapatılmasına neden olan yasa değişikliği olabiliyor, ne de Cemevleri’ne İmar kararları içerisinde arsa ayrılması gündeme gelebiliyor.. Bunlar bir yana; cami, sinegog ve havralardan elektrik parası alınmazken, cemevleri anımsanmıyor bile. Oysa Alevileri mutlu edecek olan şey; okullardan da elektrik parasının alınmaması olacaktı.

        Bu anlamda Aleviler, özel bir ayrıcalık istemiyorlar, sadece ayrı tutulmak istemiyorlar.

        Ayrı tutulmamak şudur: Kaderde, kıvançta ve tasada birlik. Yani herşeyde... Yurttaşlık hak ve ödevlerinde.

       Yurttaşlık ödevlerinde varlar, ama haklara gelince yoklar.

       Çünkü devlet, onları, öncelikle kendince tanımlıyor: “Sizler Müslümansınız” diyor, “Diyanet, sizin de Diyanetiniz, Cami, sizin de Caminiz, ezan, sizin de ezanınız, din dersi, sizin de dersinizdir” diyor ve işi böylece tatlıya(!) bağlıyor.

       Bu tatlılıkta bir acılığın yattığını ise sadece Aleviler biliyor. Kimi aydınlar ise; ne yazık ki gerçeği anlamıyorlar, anlayamıyorlar. Onlar sadece, “Bu Alevi meselesi de nereden çıktı?...”nın peşindeler. Bu sorunu PKK ve Hizbullah’a benzetmenin gayreti içindeler.

        Unuttukları çok önemli bir şey var: Tüm bunlar sistemin yarattıklarıdır. Sistemi değil, yarattığı sonuçları tartışıyorlar... Bu ülke, gerçekten, çağdaş ve evrensel anlamda laik ve demokrat olabilseydi, Kürt sorunu, Şeriat (Hizbullah) sorunu, bugün ulaştığı boyutlara ulaşabilir miydi?... Silaha, zora, gerek kalmaksızın kendi içinde çözülemez miydi?... Ve Alevi sorunu, Sayın Akgül’ün dikkat çektiği üzere, kimi kötü niyetlilerce, kullanılabilecek bir konu olarak görülür müydü?... Buradan hareketle; birçok Alevi aydını, dernek ve vakıfları; bölücü olmadıkları, bu ülkeyi ne kadar çok sevdikleri, Cumhuriyetin ve onun kazanımlarının asli sahiplerinden biri oldukları vb. konularda, bir tek yemin etmedikleri kalmışcasına savunma refleksi ve psikolojisi içine girerler miydi?...

         Sayın Akgül, "Diyanet aklını başına toplamalı” diyor ama, ABKB’nin kapatılması ile sonuçlanan dava dosyasında sadece Diyanet’in mütalaası yok ki...

        Dönemin İçişleri Bakanı Tantan’ın özenle topladığı, MGK Genel Sekreterliği ve Başbakanlığın da benzer görüşleri var. Onlar da Diyanet’le aynı şeyleri söylüyorlar. Fetva üstüne fetva veriyorlar. Sadece Kültür Bakanlığı katılmıyor bu görüşlere.

        Aynı aydın çevrelerin düştüğü öbür hata ise; Aleviliğe dizdikleri methiyeler “Aleviler olmasaydı” diye başlayan cümlelere Alevilerin gereksinimi yoktur. Onlar sadece ülkemiz gerçekten laik olsun istiyorlar. İnanan, inanmayan, başka şeye inanan hiçbir şeye inanmayan, herkes eşit olsun istiyorlar. Sünnilerle aralarında bir fark gözetilmesin istiyorlar. Zira, her türlü olumluluk ve olumsuzlukta Sünniler neyse bu ülkede, Aleviler de odur. Ayrıca birçok olumlu sıfatla tanımlanıp, böylece artı ödevlerle ödevlendirilmeleri daha da birçok yük altına sokmuyor mu onları?.. Cumhuriyet, laiklik, demokrasi, insan hakları onlara mı lazım sadece?...

         Sayın Akgül’ün; Hep birlikte barış ve sevgi içinde yaşamak dileği ile...” diye biten cümlelerine katılmamak olası mı?... Ama o barış ve sevginin koşullarını yaratarak elbette...

* * *

        22 Şubat 2002 tarihinde Radikal Gazetesi’nde yayınlanan makalesinde Murat Aksoy ise; Alevileri bir “cemaat” olarak niteliyor ve “Alevilerin muhatabı ‘devlet’ değil, siyaset, yani toplum olmalıydı” diyor.

        Öncelikle; Aleviler, kendilerini hiçbir zaman “cemaat” olarak nitelememişlerdir, çünkü “cemaat” değildirler. Cemaat sözcüğünü; “Bir imama uyup namaz kılan kişiler” olarak da anlasak, insan kalabalığı” veya Bir dinden veya bir soydan olanların topluluğu” diye de anlasak, Aleviler ve tabi Alevilik bu tanıma sığmaz.

        Alevilik; Orta Asya, Horasan, Mezopotamya, Ortadoğu kökenli birçok inanç, yaşam biçimi, felsefe ve kültürün Anadolu’da yeniden şekillenişi ile oluşan toplumsal bir olgu, doğayı, toplumu ve tanrıyı kendince yorumlama ve anlama biçimidir.

        Etkilendiği kültür, din ve mezheplerin de üstünde, onlardan izler taşıyan ama onlardan herhangi biri olmayan, ama illa da kendisi olan bir yaşam biçimi, kültür, felsefe ve yoldur.

       O anlamda Aleviler, “cemaat” sözcüğünün dar anlamı içine sığdırılamazlar. “Nakşi cemaati”, “Nurcu cemaati” vb. kalıplar Alevilere dar gelir. Murat Aksoy bir yana, Folklor/Edebiyat Dergisi’nin Alevilik Özel Sayısı-2002/1’de Dr. İsmail Engin de aynı nitelemede bulunuyor: “Alevi Müslüman cemaat” diyor. Dr. Engin böylece biraz daha ilerlemiş (!) oluyor. (Sanırım dergimiz, gelecek sayılarından birini, Aleviliği İslamiyetin içine gömme ve orada boğma çabasının bir ürünü olarak Dr. Engin ve Cem Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni Ayhan Aydın tarafından hazırlanmış olan Folklor/Edebiyat Dergisi’nin bu iki sayısını gündemine alacaktır.)

       Murat Aksoy’un değindiği öbür konu; devlet-siyaset ilişkisi. “Alevilerin muhatabı ‘devlet’ değil, siyaset ve toplum olmalıydı” diyor. Böyle demekle Sayın yazar, devlet’i, siyaset ve toplumdan ayrı tuttuğu gibi, siyasetle toplumu da özdeşleştiriyor.

      Aleviler, nüfus cüzdanlarına, daha annelerinden yeni doğduklarında “islam” yazan, onları yok sayan, laik devlet anlayışının kamburu Diyanet İşleri Başkanlığı’nı ve Zorunlu Din Derslerini bir asimilasyon aracı olarak kullanan devleti değil de, toplumu nasıl muhatap alacaklardı? Ve toplumun hangi kesimini muhatap alacaklardı? Mesela Sünnileri mi? Alevilerin Sünnilerle bir sorunu yok ki?.. Aleviliği yasaklayan Sünniler değil ki.. Kaldı ki; büyük çoğunluğu ile Sünniler de devletin bu tutumundan rahatsızdırlar.

* * *

         24 Şubat tarihli Radikal 2’de yayınlanan yazısında Sayın Yüksel Işık ise; “Son yıllarda ortaya çıkan Alevi örgütlenmeleri, Aleviliğin İslam’ın bir kolu gibi gösterilmesine özellikle vurgu yaparak, Cem Evleri açılabilmesi için devletten parasal destek almanın peşine düştüler.” “Devlet katında resmiyete kavuşmanın nişanesi olarak Diyanet İşleri Başkanlığı’nda temsil edilme”nin peşine düştüler” diyor ve ekliyor: “Kapatma kararına tepki gösteren Alevi örgüt yöneticilerinin vurgularının birleştiği noktanın ‘asli kurucu unsur’, ‘20 milyon Alevi’ ve ‘azınlık’ gibi kavramlarla dile gelmiş olması, bilinçsiz bir tercih değilse, büyük bir talihsizliktir.”, “...resmi ideolojiye yakın durmak, Aleviliği Sünnileştirme sürecine suç ortaklığı yapmaktan başka bir anlam taşımaz.”

          Sayın Işık doğru söylüyor ama eksik söylüyor. “Son yıllarda ortaya çıkan Alevi örgütlenmeleri” gibi genel bir tabir kullanmakla, tüm Alevi örgütlerini aynı kefeye koyuyor ve anlaşılıyor ki; Alevi örgütleri arasındaki temel görüş ayrılığının ayırdında değil.

          Şöyle ki; Alevi örgütleri arasında Aleviliği İslam dairesi içinde görenlerle, O, ancak kendisine benzer, diyenler gibi önemli bir fark vardır. Birinci değerlendirmeyi yapanlar, o anlayışın bir sonucu olarak, elbette, Diyanet kalksın demek yerine orada bizim de masamız olsun diyeceklerdir ve diyorlar, Zorunlu Din Dersleri seçmeli hale gelsin demek yerine, Alevilik de okutulsun diyeceklerdir ve diyorlar, devlet ne Cami’ye ne Cemevi’ne, ne imama ne dedeye maaş versin demek yerine, bize de cemevi yapsın, dedemize de maaş bağlasın diyeceklerdir ve diyorlar.

           İşte bu temel ayrılık; evrensel anlamda laik olup olmamanın da, Aleviliği resmileştirip, dar kalıplara sıkıştırıp yozlaştırmanın da veya onu özgürleştirip, muhalif kimliğini muhafaza edip etmemenin de bir ölçütüdür.

           Başta Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Hacı Bektaş Vakfı ve dernekleri olmak üzere tüm yurtdışı federasyonları, Sayın Işık’ın bu genel nitelemesine girmezler. Diğer deyişle, olumsuzladığı bu durum Cem Vakfı’ndan başka hiçbir Alevi-Bektaşi örgütünü tarif etmez. Hele ABKB’yi hiç tarif etmez.

           Demokratik Alevi Hareketi, Türkiye’nin laikleşmesi ve demokratikleşmesi için mücadele ederken, devletle olan ilişkisinde mesafeli olmaya özen gösterirken, Cem Vakfı resmileşmenin gayreti içinde olduğu gibi; bu kapatma kararı karşısında dahi ABKB’yi karalama yolunu seçmiştir.

          Kuşkusuz bu iki ayrı anlayış, iki ayrı yoldur.

         Konu hakkında yazı yazan kimselerin, kimi ayrıntılar bir yana, bu açık gerçeği bilmeleri gerekmez mi?..

         Sayın Işık’ın değindiği; “asli unsur”, “azınlık”, “bölücü” vb. konulara gelince; Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi’nin Gerekçeli kararı açıklandı işte; kapatma gerekçesi; “Alevi”, “Cem”, “Cemevi” sözcükleri, bölücülük suçu, Aleviliğin mezhep olarak değerlendirilmesi ve azınlık yaratma iddiasıdır.

         Bunu diyen mahkemedir. Mahkemeye bu kararı aldırtan ise; Tantan’ın hazırlayıp mahkemeye gönderdiği; Diyanet, Başbakanlık ve MGK Genel Sekreterliği’nin görüşleridir. Dönüp sayın Murat Aksoy’a bir kez daha itiraz edecek olursak, Alevilerin muhatabı devlettir.

        Bu durumda; bu suçlama karşısında; Aleviler neden; Cumhuriyetin asli unsurlarından biri olduklarını, azınlık olmadıklarını, hele bölücü hiç olmadıklarını, asıl bölücünün devlet olduğunu neden söylemesinler?...

       Elbette sorun, 20 milyon Alevi’nin sorunu değildir, tüm Türkiye’nin sorunudur. 20 milyon değil de 2 kişi olsalar bile bu gerçek değişmeyecekti kuşkusuz.

       Dava şimdi Yargıtay yolunda, umarız ki AİHM yollarına düşülmeden sorun çözülür.

        Ama unutulmamalı ki; sorun sadece bir dernek tüzüğü’nün dernekler kanununa aykırı olup olmaması sorunu değildir. Gelişmeler, Türkiye’nin gerçekten laik ve demokratik olup olmadığının, bu doğrultuda bir adım atılıp atılmayacağının belirteci olacaktır. Sadece bu dava değil, yurt genelinde yüzlerce Alevi-Bektaşi derneği ve vakfı hakkında sudan gerekçelerle, yüzlerce dava açılmıştır. Yöneticileri yargılanmaktadır. Cezalar verilmektedir. Emniyetin dernekler masasındaki görevlileri, kimi bürokratik eksiklikler karşısında, öbür dernek yöneticilerine yol gösterirken, öğretmenlik yaparken, Alevi örgüt yöneticilerini mahkemelere sevk etmektedirler.

        Demokratik kamuoyu bu olay karşısında, tepkisini ortaya korken, konuşur yazarken, devleti yönetenlerin suskunluğu da başka bir gerçektir. Alevileri mahveden de budur işte. Neden sadece seçim zamanlarında anımsanırlar?.. Hem de Alevi kimlikleriyle...

        Sayın Işık, konuya ilişkin olarak 12.03.2002 tarihli Radikal Gazetesi’nde, yukarıdaki eleştirilerimi eleştiren bir yazı daha yazdı. ...

        "asıl sayın Balkız’ın kendisi herhangi bir Alevi örgütünün için olmadığım halde, en az kendisi kadar, ‘Alevi örgütleri arasındaki temel görüş ayrılığının ayırdında’ olduğumun ‘ayırdında’ değil" , dedi.

  Olabilir.

  Bunun ayırdında olmak o kadar kolay değil.

  Ama bu bir günahsa, sayın Işık’a aittir o günah...

  Kendi kendini ayırt ettirmeli ki, ayırt edilebilmeli...

  Sayın Işık’ın 24 Şubat 2002 tarihli yazısına yeniden dönecek olursak;

  Şöyle demişti: “Ancak son yıllarda ortaya çıkan Alevi örgütlenmeleri, Aleviliğin İslam’ın bir kolu gibi gösterilmesine özellikle vurgu yaparak, Cemevleri açılabilmesi için devletten parasal destek almanın peşine düştüler.”

  Tanım açık; “son yıllarda ortaya çıkan Alevi örgütlenmeleri.”

              Hani “bazıları” dese, “kimileri” dese, ya da ayırdında ise eğer; tek tek adlarını yazsa anlaşılacak... Ama bunu demek yerine, toptancı bir tutumla eleştirdiği için eleştirince, eleştiriyor.

            Okuyucu nereden bilecek Sayın Işık’ın bazı şeylerin ayırdında olduğunu; bir de telefon açıp sorarak merakını giderme zahmetine katlanmadıysa eğer.

           Nüfus cüzdanlarına “Alevi” sözcüğü yazdırma önerisine gelince;

           Sayın Işık, bu öneriyi “yangına körükle gitmek” olarak değerlendiriyor. Ama, herhalde bilmiyordur, o yangının müsebbibinin Aleviler olmadığını... Belki, her yangını söndürenin sadece su olmadığını bilmiyor, bazı hallerde en güçlü yangınları bile güçlü rüzgarlar söndürür.

            Bir ABKB kurucusu bunu dillendirebilsin ki; bir başkası da; “ne Alevi, ne İslam” diyebilsin. Nüfus cüzdanlarında “Dini” hanesinin boş bırakılması önerisini getirebilsin... Evrensel anlamda laikliğin bu şekli unsuru, nüfus cüzdanlarına böylece yansıyabilsin.

* * *

            Ankara 2. Asliye Hukuk Mahkemesi, sadece ABKB’yi kapatmakla yetinmedi bir de kendince Alevilik tanımı yaptı: Alevilik Mezheptir.

            Mahkeme; “Alevilik Mezheptir.” der de İzzettin Doğan bunun üstüne atlamaz mı?..

            Bir hukuk profesörünün, hukukçu kimliği ile bu hukukî olayda; Mahkemenin, böyle bir işi olmaması gerektiğini; Aleviliği tanımlamaya kalkışmaması gerektiğini söylemesi gerekmez miydi?... Mahkeme illa da buna ihtiyaç hissediyorsa; bunu bir teolog, etnolog, sosyolog, felsefeci ve tarihçilerden oluşacak bir bilirkişi heyetine danışması gerekirdi demesi gerekmez mi?... Ama, Cem Vakfı Başkanı sıfatı ile oportünistçe bir tavır takınarak, olayın üstüne atladı ve M. Nuri Yılmaz’a nazire edercesine, Cem Dergisi’nin Mart-2002 sayısının “Başyazı”sında fetvasını şöyle buyurdu: “Ancak üzücü olan Türkiye’de yargı sistemi içinde hala bu tür davaları açmaya cesaret eden bir savcının ve o savcıya emir verecek bir İçişleri Bakanlığı Teşkilatı’nın bulunması ve Alevilikle yakından uzaktan ilgisi olmayan, Aleviliği bir kültür zannedip cehaletlerini saklayan kişilere kamuoyunu harekete geçirme şansını vermeleridir.

          Alevi yurttaşlar ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin hukuk nizamı Yargıtay aracılığıyla tabii ki yerel mahkemenin verdiği kararı bozacaktır. Ama daha önemlisi bugüne kadar kendilerini Alevi kisvesi altında özenle saklayanların Aleviliğin bir inanç olmadığını, bir kültür olduğunu söyleyenlerin maskelerini düşürmelidir.

         Şimdi iş Alevi yurttaşlara düşüyor. Aleviliği, Hz. Ali’den, Kur’an’dan, Muhammet’ten soyutlayarak bir kültür boyutuna indirgeyenlere halk derslerini vermek zorundadır da... Bu gibilere hiçbir yerde ve zeminde de Alevilik adına yer verilmemelidir.”

       Bu fetvaya göre; ABKB kurucularının;

  • Alevilikle yakından, uzaktan bir ilişkisi yoktur.
  • Onlar Aleviliği kültür zanneden cahillerdir.
  • Onlar Alevi kisvesi altında kendilerini saklayan kimselerdir.
  • Mahkeme, onların maskesini düşürmüştür.
  • Halk bunlara derslerini vermek zorundadır.
  • Bunlara hiçbir yerde ve zeminde Alevilik adına yer verilmemelidir.

            “Dede”nin fetvası sadece M. Nuri Yılmaz’ın fetvalarına benzemiyor, bir adım ötesinde Ebussuud Efendi’yi anımsatıyor. “Ey Aleviler benden başka kimseyi dinlemeyin, onların yollarından gitmeyin, onları konuşturmayın, derslerini verin” diyor.

             Şimdi ABKB yöneticileri, bu fetvadan sonra çok daha dikkatli, çok daha uyanık ve tedbirli olmalıdırlar. Zira her köşe başında, her karanlık noktada, onlara birileri derslerini vermek için pusuya yatmış olabilirler.

             İzzettin Doğan’ı bunca sinirlendiren asıl şey; ABKB’nin ilk oluşumundan, gelinen şu son noktaya kadar yaşanan süreçte, herhangi bir dahlinin olmamasıdır. Düşmanlığının kaynağı da buradadır. Tüm bunların ona rağmen olmasıdır.

            Sonuçta ABKB davası, tam bir turnusol olmuştur.

            Alevilik, tarihinde ilk kez, ucunda bir hakaret, yıkım, karalama, katliam olmaksızın, toplumun tüm kesimleri tarafından bu denli geniş ölçekli tartışılmıştır, tartışılmaktadır. Bu anlamda mahkeme kararı “hayırlı” olmuştur. Yeter ki Aleviler attıkları bu adımdan geri durmasınlar.

03 Eylül 2005

Ali BALKIZ

 

 
Ana Sayfa | Basın Açıklamaları | Yazı Dizisi | Haberler | Şubemizden Haberler | Yazarlar | Etkinlikler | Foto Galeri | Etkinlik Fotografları | Makaleler | Sivas Katliamı | Sivas Şehitleri | Katliamlar | Alevilik | Bilgi-Belge | Genel Mer.Yön Kurulu | Antalya Şube Yön. Kurulu | Pir Sultan Anıtı | Pir Sultan Yazıtı | Pir Sultan Abdal | Pir Sultan'ın Eserleri | Pir Sultan Abdal Dergisi | Tüzük | Takvim | Arşiv | Kaynakça | Kronoloji | Linkler | iletişim | Ziyaretçi Defteri
 
©2006 Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Antalya Şubesi Tüm hakları saklıdır.
Tel: 0 (242) 326 34 44 Faks: 0 (242) 247 55 45 E-Posta: iletisim@psakd.org