10
Aralık insan hakları günü manzaraları: Çizmeden yukarı, belden
aşağı
Bazen
üniversite kılığına girip, açıklanan görüşle açık seçik hesaplaşmak
yerine resmi ideolojinin girdabına kapılmayı, insan hakları
bildirgesi dahil her şeyin üstünde görüyoruz; bazen de demokrasinin
içselleştirildiği bütün toplumlarda ayıplanan bir politik
görüş kılığına girmekten çekinmeyip, kürsüden ders anlatan
hocanın söylediklerinin hıncını arabasının lastiğinden çıkartıyoruz.
İnsan
Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul edilişinin üzerinden
58 yıl geçti ve aralarında Türkiye’nin de bulunduğu dünya
ülkeleri her 10 Aralık’ta Dünya İnsan Hakları Gününü resmi
törenlerle kutluyor. İnsan hakları ihlallerine karşı örgütlenmiş
çok sayıda derneğin bulunduğu bir ülkede, hakları esas olarak
ihlal eden bir kurum olarak devletin de insan hakları gününü
kutluyor olması tuhaflığın sadece bir yönünü oluşturuyor.
Asıl tuhaflık, bir yandan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nden
alıntı yapıp, diğer yandan bizim gibi düşünmeyenlere yönelik
linç kültürünün iliklerimize kadar işlenmesinde yatıyor.
Kabul
edilişinden kısa bir süre sonra TBMM’nde onaylanan bildirgenin
hemen tüm ilkeleri, resmi veya özel bir erki elinde tutanlar
tarafından rahatlıkla ihlal edilebiliyor. Örneğin “Herkesin
düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak din
ya da inanç değiştirme; dinini ya da inancını tek başına ya
da topluca, açık ya da özel olarak öğretim, uygulama, tapınma
ve anma bağlamında açığa vurma özgürlüğünü içerir” diyen 18.
maddesini olur olmaz yerde kullanıyoruz; ancak, anne babasından
farklı bir dinsel inanca meyleden kişiyi, kökeninden hareketle
yerden yere vurmakta hiçbir beis görmüyoruz. Yahut, “Herkesin
düşün ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır; bu özgürlük düşüncelerinden
dolayı rahatsız edilmemek, ülke sınırları söz konusu olmaksızın
bilgi ve düşünceleri her araçta arama, elde etme ve yayma
hakkını içerir” diyen 19. maddesini sonuna kadar savunuyoruz;
ancak konu bizim görüşlerimize aykırı sesler çıkaran birinin
söylediklerine gelince iş değişiyor.
Akıntıya
kürek çekenin vay haline!
Bazen
üniversite kılığına girip, açıklanan görüşle açık seçik hesaplaşmak
yerine resmi ideolojinin girdabına kapılmayı, insan hakları
bildirgesi dahil her şeyin üstünde görüyoruz; bazen de demokrasinin
içselleştirildiği bütün toplumlarda ayıplanan bir politik
görüş kılığına girmekten çekinmeyip, kürsüden ders anlatan
hocanın söylediklerinin hıncını arabasının lastiğinden çıkartıyoruz.
Yayınlanır
yayınlanmaz kabul etmekle övündüğümüz İnsan Hakları Evrensel
Bildirgesi’nin temelini oluşturan özgür düşünce, tercih hakkı
ve demokrasi kavramlarının somutlaşması nedense bazılarını
fena halde rahatsız ediyor. Egemenler, ip oyununda olduğu
gibi çizdikleri hizanın bozulmasını istemiyorlar ve kim ki,
hizanın dışında başka bir hizada durmak isterse onu doğduğuna
pişman edecek erk hemencecik harekete geçiyor. Egemenler,
“iki nokta arasında tek doğru geçer” anlayışıyla hareket
ettikleri için İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin kabul
edildiği 10 Aralık’ta “insan hakları” nutuğu atmakta hiçbir
sakınca görmüyorlar. Oysa hem matematik bilimi hem de toplumsal
pratik hayat bize öğretmiştir ki, bahse konu o iki noktanın
her birinde sayısız doğru geçiyor.
Bu
doğrulardan herhangi birini dile getiren kişi, resmiyetin
girdabına karşı durup akıntıya kürek çekiyorsa vay haline!
Söylediği sözlerin hiçbir iler tutar yanı olmamasına karşın,
kullandığı “o adam, bu adam” gibi sözler nedeniyle
üniversitedeki görevine son verilmekle kalmayıp sokağa çıkılamaz
hale getirilen Atilla Yayla vak’ası tipik bir insan hakları
ihlali örneği olarak karşımızda duruyor. Düşünce özgürlüğü
kavramı, toplumsal yapımıza sirayet etmiş olsaydı; “1945
öncesinin gerici, sonrasının ilerici” olduğuna ilişkin
ayrımının ne kadar temelsiz olduğunu öğrencileri bile Yayla’ya
anlatabilirdi. Ama biz mazruftan çok zarfla ilgileniyoruz
ve o zarf, hemen her zaman mazrufu görmemizi engelliyor.
Hizayı
bozanın da vay haline!
“Her
şeyi devletten beklememek lazım” diye bir siyaset geyiği
vardır ya; Gazi Üniversitesi’nin “Tanrı Dağı kadar Türk,
Hira Dağı kadar Müslüman” ülkücüleri, öğrencilerine verdiği
sosyoloji dersinde, Mehmet Ağar’ın “dağda silahlı gezeceklerine,
ovada siyaset yapsınlar” sözüne katıldığını açıklayan
Kadir Cangızbay’ın aracının lastiklerini patlatıp, üzerine
de, “Üniversite bir kaledir. Senin gibileri sokmayız. Sabrımızı
zorlamayın” yazarak “çizmeden yukarı” çıkmışlar.
Kimse çıkıp da, bu zorbalara, “çizmeden yukarı çıkmayın”
demediği için kimsenin dile getiremediğini dile getirmesiyle
gönüllerde taht kuran Cangızbay Hoca, “beni yıldıramazlar”
gibi toplumun kanıksadığı cümleleri kullanmak yerine, ezber
bozan bir tutum takınarak, “korktum, dersleri bırakıyorum”
demiş.
Resmi
açıklamalarda İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin insanlık
tarihi açısından taşıdığı öneme değinip, pratikte bu hakkını
kullanan insanın can güvenliğini koruyacak toplumun kültürel
kodları dahil maddi ve manevi önlemler alınmazsa olacağı budur!
Önce aydınlar susturulacak ve giderek bütün toplum tek tip
haline dönüştürülecek; sonra da gelsin insan hakları nutukları!...
Aleviliğin
asıl İslam olduğunu savunan, üstelik profesör unvanlı İzzettin
Doğan da, “bu ne yaman çelişki” dedirtecek süreçten
geri kalmıyor. Etyen Mahçupyan’ın, “Ayrımcılığa uğrayan Alevilerin
bölücülükle suçlanmasını resmi söyleme sinmiş olan ahlaki
zaafın göstergesi” olarak yorumladığı günlerde, Doğan, Alevilik
konusunda kendisinden farklı düşünen Atilla Erden’e yönelik
bildik yöntemler kullanarak, “belden aşağı” vurmayı tercih
ediyor.
Zira, Alevi Bektaşi Federasyonu Başkanlığı’nı geçtiğimiz günlerde
devreden Atilla ERDEN hoca için, “Sünni kökenlidir
; Solculuğu da kamuflaj olarak kullanarak Alevilerin içine
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ajanı olarak giren bir arkadaştır...
Ama Alevî kesimden görünüp Alevîleri parçalamayı, hiçbir Sünnî
yurttaş göze almamıştır. Ama bu Atilla Erden alıyor” suçlaması
yapabiliyor.Bildirgenin 18. maddesinin, herkesin “din
ve inancını değiştirme” hakkı olduğunu dile getirdiğini
anımsatmak beyhude bir çaba olacak; çünkü, Doğan’ın, Alevilik
konusunda çizdiği bir hizası bulunuyor ve bu hizanın dışına
çıkanı, “belden aşağı” vuruşlarla dize getiren bir
geleneği temsil ediyor.
Öte
yandan Avukat Behiç Aşçı, 58. yılını kutladığımız 10 Aralık
İnsan Hakları Günü, yani bugün itibariyle 250 gündür ölüm
orucunu sürdürüyor. Hakkı, hukuku herkesten çok bilmesi gereken
bir avukatın, söyleyecek sözün tükendiğini düşünerek, kendisini
ölüme götürecek bir yola girmesi, sizi ürkütmüyor mu?