Kendini dünyanın en "zeki'', en "cin" insanı ve Anadolu Halkı'nı
da dünyanın "en aptal" ve en "reaksiyonsuz" halkı sayan Soytarı, "bela"nın
üstüne üstüne gidiyordu uzun zamandır:
"Ben delikanlıyım, ben cesurum, ben hiçbir şeyden korkmam, ben demokratım.
Bu "Şeytan Ayetleri"ni ben yayınlayacağım ve göreceksiniz, kimsenin gıkı çıkmayacak!
Ben Allahsızım, ben kitapsızım, ben sosyalistim, ben ilericiyim. Bütün Anadolu
halkı, pısırık aptallar sürüsü. Bunlar parmaklarını bile oynatamazlar, bunların
sülalesi gerici!"
Dünyada hangi halkın üzerine böyle giderseniz, "cevabını" alırsınız!
Bunu bilmemek için, Soytarı gibi su katılmamış ahmak olmak gerekir.
İnsan psikolojisinden, toplum psikolojisinden pay sahibi bir insan
için, Sivas Kıyamı hiç de şaşırtıcı değil. Hadiseler, "Arayan, Mevla'sını
da bulur, belasını da" ve "Kurunun yanında yaş da yanar" atasözlerinin, yüzyılların
tecrübesinden süzülüp gelmiş hikmetleri çerçevesinde gelişti ve beklenen oldu:
Sivas'ta halkın öfkesi tek bir yumruk oldu ve işgalci hainliğinin simgesi
Soytarı'nın beyninde patladı!..
Patlamanın böylesini lügatta karşılayacak en uygun kelime, "şanlı"
kelimesidir ve bu yüzden biz, Sivas halkının bu haklı kıyamına "Şanlı Kıyam"
diyeceğiz...
Soytarı, yazmaktan okumaya fırsat bulamamış bir şeddeli cahil olduğundan,
hâlâ kıvranıyor: "Gericiler ayaklandı, paşalarımız uyuyor mu? Menemen, 37
Mart!......."
Fert ve toplum psikolojisine uygulanabilen bir fizik kanunu var:
Etki - Tepki Kanunu! Yani, ne kadar etki, eşittir o kadar tepki!
Ancak, fert ve toplum psikolojisinde bu kanun,
her zaman "etki eşittir tepki" şeklinde formüle edilemiyor. Bazen tepki, etkiden
fazla, bazen etki tepkiden fazla, ama her halükârda, her etkinin bir tepkisi
var!..
İşte Soytarı, kendini kilitlediği otel odasında 8 saat boyunca, o
inanmadığı cehennemden küçük bir numune yaşayıp, korkudan dili dişi kilitlendiği
saatlerde, topluluk psikolojisinde bu kanun işliyordu!
Bakın, topyekûn "ahmak" saydığı Anadolu halkı, yüzyıllar öncesinden
bunu ne güzel formüle etmiş: "Etme bulma dünyası!" "Eden bulur!"...
Sivas'ta ne gericiler ayaklandı, ne yeni bir "Menemen" yaşandı; olan
şu: Sivas halkı, Soytarı'nın küstahlığına karşı öfkesini tek bir yumruk haline
getirdi ve vurdu! Vurduğu yer de yandı bitti, kül oldu! Halk vurdu mu, işte
böyle vurur ve "Halkın dili, Hakk'ın dilidir" ölçüsünün tedaisinde, bu olayda
halkın eli "Hakkın eli" olmuştur. Bir ismi Muntakim, bir ismi Cebbar, bir
ismi Kahhar olan ve her bir ismine kurban olmaya amade olduğumuz Hakk'ın eli!...
Eee, Soytarı, "hava nasıl oralarda"?
Bu hadiselerde ölen 36 kişinin katilleri aranacaksa, bu katiller
bellidir: Soytarı ve Aydınlık gazetesi!
Niçin?
Çünkü bu hadise, Soytarı ve Aydınlık'ın hedef saptırmaya çalıştığı
gibi, bir "Alevi - Sünni çatışması" değildir ve hadise, Soytarı'nın Sivas'taki
konuşmasından çıkmamıştır. Hadisenin kökeninde, Soytarı ve Aydınlık gazetesinin
aylardır "Şeytan Ayetleri"ni vesile ederek bu halkın mukaddeslerine kin kusması
vardır. Soytarı'nın Sivas konuşması ise, belki bardağı taşıran son damla olmuştur,
hepsi bu! Sivas halkı, "Kahrolsun Aleviler" diye değil, "Sivas, Soytarı'ya
mezar olacak" diye şahlanmıştır. Halk düşmanı Soytarı, şahlanan Sivas halkının
öfkesinden kurtulmak için otele sığınmış ve halk onu cezalandırmak için otele
yönelmiştir. Soytarı, iddia ettiği gibi "cesur" ve otelde ölenler ise "masum"
ise; o zaman bu "cesur" Soytarı, kendini otel odasına kilitleyip, titreyerek
ölümü bekleyeceğine ve kendisiyle beraber otelde kalan diğer kişilerin ölümüne
seyirci kalacağına, "erkek" gibi ortaya çıkıp, "Ey aptal ve gerici Sivaslılar,
sizin aradığınız benim. Oteldekiler masumdur. Beni alın ve bunları bırakın"
diyebilir ve mesele biterdi! Ama, attığı zaman mangalda kül bırakmayan bu
sahte kabadayı, kendi canını kurtarmak pahasına, 36 kişinin ölmesini tercih
etmiştir. Tabii ya, bu ülkenin tek akıllısı o! Gerisi nasılsa aptallar sürüsü!..
Öyleyse, kurban olsunlar Soytan'ya!..
Bu olayda ölen 36 kişi, Soytarı'nın sahte kabadayılığı ve Aydınlık'ın
tiraj hesaplarına kurban olmuştur! Hesap sorulacaksa, işte bunlar ortadadır
ve telaşla kendi suçlarım örtmek için bu halka iftira etmeye devam etmektedirler.
Asker ve polis, kabaran halk öfkesinin önüne geçmemekle akıllılık
etmiştir. Tersini yapmak, ölü sayısını artırmaktan başka bir işe yaramazdı...
içişleri Bakanı, hadiseyi doğru tahlil etmiş ve sorumluları doğru teşhis etmiştir.
Sorumluların olaydan sonraki "şirretlikleri" ne pabuç bırakmazsa iyi eder.
Generallerin Sivas'a gidişine bir mâna veremedik. Sınırları kevgire
dönmüş, her gün bir askerî karakolun yerle bir edildiği, her gün kendilerine
emanet edilen onlarca Anadolu çocuğunun cenazelerinin evlerine döndüğü bir
ülkede generallere yakışan, Sivas gibi bir "iç güvenlik" meselesini vesile
edip gövde gösterisine girişmek değil, -şayet niyetleri buysa- onlara yakışan,
savaş elbiselerini giyip Güneydoğu sınırları boyunca "tetkik ve incelemelerde
bulunmak" ve kendi karakollarını koruyamayan bir ordu görüntüsünden kurtulmanın
çarelerini bulmaktır. Ordunun birinci görevi, "laikliği" değil "sınırlan"
korumaktır. Ve şayet "laiklik" diye korunması gereken bir şey varsa, bu görev
generallerin değil, Emniyet Genel Müdürlüğü'nündür.
Vali ve Emniyet Müdürü'nün kendilerini vilayete kilitledikleri bir
hadisede, RP'li Belediye Başkanı'nın deli danalar gibi koşuşturup "asayişi"
sağlamaya çalışmasına da bir mâna veremedik doğrusu! Bari, yaranmak istediği
çevrelere yaranabilseydi!..
RP yönetimi, her şanlı halk hareketinde olduğu gibi, kendine biçilen
"pasifist ajan" rolünü kusursuz oynadı; hemen halk düşmanlarına, kendilerinin
ne kadar "zararsız" olduklarını ispata giriştiler ve şanlı kıyamı, "provokasyon
ve provokatörlük" olarak karalamaya yeltendiler! Böylece, onlara yönelttiğimiz
eleştirinin haklılığının ispatçısı oldular! Halis RP tabanı, şu sorunun cevabını
kendi vicdanında aramalıdır: "Bu tıynetsiz, ödlek ve hımbıllar seçim kazanıp
iktidara gelseler ne olur?" Sivas Milletvekili Muhsin Yazıcıoğlu, K. Maraş'ın
dağ köylerinden birinden inip, şehirde şapşallaşan saz şairi Karakoyun'un
akıl hocalığında sağlamayı düşündüğü "milli mutabakat" ve "Büyük Birlik"in
akıbetini yeniden düşünmelidir. Türkiye'nin hızla değişen ve karmaşıklaşan
siyasî yapısında "Müslümanca" politika yapmak, köy kahvelerinde saz elde "atışma",
"dudak değmez", "muamma" tıngırdatmak kadar kolay değil ve Mümtaz Türköne
gibi çapsızların kılavuzluğunda, burnundaki "bok" kokusundan kurtulmak mümkün
değil! Yazıcıoğlu, "Büyük Birlik"m peşindeyse, önce eteğindeki bu çakıl taşlarından
kurtulmanın bir yolunu bulmalıdır. Yoksa, Sivas örneğinde çok açık görüldüğü
gibi, ayak altında kalmak ve gürültüye gitmekten kurtulamaz...
Bu halkın 70 yıldır biriken öfkesi, "liderlik" verine "engelcilik"
yapanları da çiğneyip geçecektir.
"Kendinen zuhur" şeklinde ortaya çıkan şanlı Sivas kıyamından alınacak
ne çok ders var herkes için! Biz sadece çok azının altını çizebildik! Sivas'taki
"Cuma’da ani zuhur"dan, son olarak altını çizmek istediğimiz husus şu: Halk,
hakkına sahip çıkıyor ve 70 yıldır kendisine hayatı zindan eden işgalci laiklere
karşı "kısas"ın hayat veren soluğuna sığınıyor! Artık TC'de hayat, yalnız
Müslümanlar için zor olmayacak, işgalci laikler için de zor olacak! Sivas,
sadece küçük bir haber! Herkes safını doğru seçmekle mükellef! Bizden söylemesi!
Gerisi: "Mevlam görelim neyler / Neylerse güzel eyler!"
(Faruk AKINCI Taraf, l Ağustos 1993)
(*) Kıyam: Ayağa kalkma, kalkışma, ayaklanma. (Redaksiyon)
Kaynak: http://www.sodev.org.tr/