İsmail Kaygusuz: "Anadolu Aleviliğinin Büyük İsyancı Halk Ozanı Pir Sultan Abdal"*

    * Bu çalışma daha önce “Alevilik İnanç, Kültür, Siyaset ve Tarihi ve Uluları I” (İstanbul 1995: 330-413) kitabımızın bir bölümü olarak yayınlanmıştı. Aradan yedi yıl geçmesine rağmen, Pir Sultan Abdal hakkında yazılanların, birkaç yazarın görüşlerinin biraraya getirilip yinelenmesinden ötede birşey yapılmadığını üzüntüyle görmekteyiz. Bizim ileri sürdüğümüz yeni savlar ve görüşler görmezlikten gelindi. Burada aynı çalışmayı bazı yeni eklemelerle genişleterek sunuyoruz.

  1. Pir Sultan Abdal'ın Sazıyla ve Şiirleriyle Sözetmediği Konu Yoktur
  2. Pir Sultan, Erenler Ceminin Bülbülüdür
  3. Celaleddin Ulusoy Pir Sultan İçin Neler Söylüyor?
  4. Pir Sultan'ın Yaşadığı Dönem: Tanık Olduğu ve İçinde Yaşadığı Alevi Halk Hareketleri
  5. Kalender Çelebi, Dergâhın Manevi Öncülüğünü Silahlı Başkaldırıyla Siyasi Toparlanışa Yöneltiyor
  6. Pir Sultan Abdal ve Hacı Bektaş Veli Dergâhı Seçeneği
  7. Kalender Çelebi, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Şah İsmail Hatayi İlişkileri Üzerine
  8. Pir Sultan'ın Hacı Bektaş Dergâhı'na Bağlılığı
  9. Pir Sultan Kalender Şah'ın Huzurunda Özünü Dâra Çekiyor
  10. Kalender Çelebi Ayaklanması ve Pir Sultan Abdal
  11. Pir Sultan Abdal'ın Kalender Çelebi Kırımından Kurtuluşu
  12. Pir Sultan Abdal Yıllar Boyu Rumeli'nde Gizlenmişti
  13. Sivas İllerine Geri Dönüş
  14. Pir Sultan Abdal’ın Tanrı İnancı ve Ali Tanrısallığının Anlamı
  15. Pir Sultan Abdal'ın Oğlu Pir Mehmed, Kendini Dergâh'taki Kayıtlardan İspatlayarak Yolu Sürdürüyor
  16. Pir Sultan Abdal'dan Seçme Şiirler

  1. Pir Sultan Abdal'ın Sazıyla ve Şiirleriyle Sözetmediği Konu Yoktur

    16. yüzyılın bu büyük Alevi ozanının şiirlerinde işlemediği konu yoktur dense yeridir. Sazıyla konuşur dertleşir inleşir:

    Gel benim sarı tamburam

    Sen ne için inilersin

    İçim oyuk derdim büyük

    Ben anınçin inilerim

    Emek çekip ev yaptırır ya, güzeline bildirmeye fırsatı olmamıştır. Ama kendisine değil, ot çiçek bitmeyen dağa, taşa üzülür:

    Bahar geldi çiçek bitti ot bitti

    Toprak güldü taşı güldüremedim

    Ozanımız en yüce konulardan en basitine kadar iner, güzelim nefeslerini, deyişlerini, güzellemelerini her insanın beğenisine sunar. Pir Sultan Abdal Alevi'dir, Ali ve Ehlibeyt sevdalısıdır. Aşk deryasını boylamış, ummana dalmıştır. Bu sevda onu aşk harmanında savurmuş, elenip yoğrulmuş ve kazanda piştikten sonra kendini ortaya koymuştur. Ayin-i Cem bülbülüdür asıl, Ali Meydanı'nda öter ve inci mercanlarını orada döker. Bu kadarla kalmaz, eksiğini noksanını da döker bu meydana, özünü Dâr'a çeker:

    Pir Sultan'ım yeryüzünde

    Hiç hata yoktur sözümde

    Eksiklik kendi özümde

    Dâr'ına durmaya geldim

    Pir Sultan Abdal, paşa olmuş yezitleşmiş eski bir talibinin (!) darağacında, inanç ve düşünceleri yüzünden can vermiştir “Şah” diye diye.

    Yürü bire Hızır Paşa

    Senin de çarkın kırılır

    Güvendiğin padişahın

    Gün olur bir gün devrilir

    (...)

    Şah'ı sevmek suç mu bana

    Kem bildirdin beni Han’a

    Can için yalvarmam sana

    Şehinşah bana darılır


    Yukari


  2. Pir Sultan, Erenler Ceminin Bülbülüdür

    Son yarım yüzyıl içerisinde Pir Sultan Abdal hakkında çok sayıda makaleler, kitaplar yazıldı. Yaşadığı dönem ve idamı üzerine farklı görüşler ortaya atıldı.

    Devrimciler Pir Sultan'ın kavga şiirlerini kendilerine bayrak yaparken, onu Aleviliğinden soyutlamaya çalıştılar. Sünni bağnazlar ise son günlerde büyük ozanın engin Ali sevgisini çarpıtarak, Alevilerin Müslümanlığını korumak (!) adına, - daha doğrusu onları Şii görmek istedikleri için - Pir Sultan'ın “Alevi olmadığını” söyleyecek kadar ileri gitmişlerdir.1 Üç zıtlar bu girişimleriyle Pir Sultan'a küfürde birleşmiş oluyorlar. Ama, o bunlara kendisi karşılık veriyor:

    Ezelden divane etti aşk beni

    Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

    Niçin dahledersin tarık düşmanı (tarık:yol)

    Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

    İmam-ı Ali'dir ayn-ı bekadır (daimi, sonsuza kadar gören-gözdür)

    Pir elinden zehir içsem şifadır

    Yardımcımız Muhammed Mustafa'dır

    Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

    İmam Rıza'nın ben envariyim (nurlarındanım)

    Şah-ı Kerbela'da doğan Ali'yim

    Münkirin yezidin Azrail'iyim

    Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin

    Pir Sultan Abdal yaşadığı dönem, özellikle ilişkide bulunduğu halk hareketleri konusunda üç tartışmalı görüş bulunmaktadır.

    Birinci görüşe göre, Pir Sultan 2. Bayezid (1483-1512), Yavuz Selim (1512-1520) ve Kanuni Süleyman (1520-1566) dönemlerinde Alevi halk kıyımlarını yaşamış; Şah Kulu'ndan başlayarak, Kalender Şah dahil birçok başkaldırılara tanık olmuş ve içinde bulunmuştur. Kanuni'nin İran seferi sırasında uyguladığı köylü-Alevi kırımı sonucunda idam edilmiştir. Yani Pir Sultan 1475/80 ile 1547/50 yılları arasında yaşamış oluyor. Biz de bu görüşü paylaşmaktayız.

    İkinci görüşün iddiası, Pir Sultan'ın, Aziz Mahmud Hüdai'nin 1. Ahmed'e yazdığı mektupta adı geçen Hızır Paşa tarafından, 1603-1608 yılları arasında astırıldığıdır.

    Üçüncüsü ve son zamanlarda en çok kabul görmüş olanı ise, ilk kez araştırmacı İlhan Başgöz'ün S. Eyuboğlu'nun Pir Sultan Abdal derlemesine yazdığı önsözde ortaya attığı görüştür. (Bkz. S. Eyuboğlu: Pir Sultan Abdal. İstanbul 1983: 11-56) Bu sava göre, Pir Sultan Abdal, 1577-78'de 50 bin kişiyi toplayarak Osmanlı'ya büyük bir başkaldırı hazırlıklarına girişen ve yönetimi dehşete sokan “Düzmece Şah İsmail” hareketiyle doğrudan ilişkisi yüzünden, 1588-90 yılları arasında Sivas'ta valilik yapmış Hızır Paşa tarafından asılmış olabileceği savıdır. Bu düşünce Mehmet Bayrak tarafından biraz daha da geliştirilmiş görülmektedir. (Bkz. Mehmet Bayrak: Pir Sultan Abdal. Ankara 1986: 111-133)

    Ne bütün bunları ayrıntılamayı, ne de,

    “Pir Sultan Abdal ne Hızır Paşa ile takışmasından ne de İran dostu olduğundan asılmıştır. Pir Sultan, Bedreddinci'lerle birlikte yeraltı örgütünde çalışıyor olmalıydı. İdamı onlarla birlikte hareket etmesinden kaynaklanıyordu, suçu buydu''

    diye kestirilip atılan görüşleri (V. Timuroğlu: İnançları Uğruna Öldürülenler. Ankara 1991: 86, 98) irdelemeyi uygun görmüyoruz.

    Bu arada, Baki Öz'ün Osmanlı'da Alevi Ayaklanmaları adlı kitabının son bölümünü “Düzmece Şah İsmail-Pir Sultan Abdal” başlığı altında, Pir Sultan hakkında yazılan ve ileri sürülen görüşlerin çok geniş bir özetine ayırmış olduğuna dikkat çekelim. (Baki Öz: Osmanlı'da Alevi Ayaklanmaları. İstanbul 1992: 190-204) Ancak, titiz bir araştırmacı olarak tanıdığımız Baki Öz'ün bu geniş özette, Celaleddin Ulusoy'un Alevi-Bektaşiliğin 7 büyük ozanını tanıtan Yedi Ulular kitabından hiç sözetmemesini doğrusu yadırgadık. Ulusoy'un kitabının Pir Sultan'ı inceleyen bölümünde getirdiği ve şimdiye dek araştırmacıların üzerinde durmadığı açık olan görüşe yer verilmemiş olması, bizce büyük eksikliktir. (Bkz. Celaleddin Ulusoy: Yedi Ulular. Ankara-tarihsiz, s. 157-194)



    [1] 20. 06. 1992 tarihli Türkiye gazetesinde Yavuz Bülend Bakiler adlı bir köşe yazarının “Aleviler müslümandır, Pir Sultan ise Alevi değil bir gulattır. Onun davası Ali iledir; Ali’ye Allahlık sıfatı yamamaya çalışan bir sapık, bir geri kafalıdır... ”diye yazdığına tanık olduk. Bu yazıda, sözde Alevilerin Müslümanlığı savunularak, ulu ozan Pir Sultan Abdal dinsiz ve sapıklıkla suçlanıp, ona hakaret ediliyordu. Kavga (Ağustos-Eylül 1992, sayı 18-19) dergisinde bu yazıya gerekli yanıtlar verilmiş ve Aleviler tepkilerini dile getirmişlerdi. 2000 yılında bir başka Sünni yazar, “Allah Bir Muhammed Ali’dir Ali: Pir Sultan Abdal’ın Tanrı Anlayışı” başlığı altında Hacı Bektaş Araştırma Dergisi’nde (sayı 15, s. 133-153), Pir Sultan’ın şiirlerinde 350 kadar ‘Tanrı, Allah, Hakk, Çalap vb’ isimleri saptayarak, garip bir biçimde ulu ozanın Allaha inandığını kanıtlamaya çalışacaktır. İlyas Üzüm adındaki bu İlahiyatçı akademisyen de Pir Sultan Abdal’ın Müslümanlığını savunmayı üstlenmiş ve onu, Ali tanrısallığını işleyen şiirlerin olan ait olmadığını söyleyerek Ali’den koparmaya çalışıyor.

  3. Yukari
  4. Celaleddin Ulusoy Pir Sultan İçin Neler Söylüyor?

    Celaleddin Ulusoy, önce büyük ozanın adı üzerinde değişik bir açıklama getiriyor:

    “Pir ve Sultan sözcükleri tasavvuf ehlince, Alevi-Bektaşi'lerce Ehl-i Beyt soyundan gelen kutsal kişilere ve yol kurucularına verilen sıfatlardır. Bizim kişisel kanımıza göre bu mahlasla kendisini `Pir Sultan Abdalı' olarak lanse etmiştir. `Pir Sultan Abdal'ım' derken, `Pir Sultan'ın abdalıyım' anlamında kullanmaktadır. Burada `Pir Sultan' sözcüğü, şairin bağlı olduğu yol ulusu Hacı Bektaş Veli, Seyyid Ali Sultan, Balım Sultan veya bir başkasıdır. (Başkası yoktur-İ. K. )” (agy, s. 157)

    Gerçekten, gelenekte Pir Sultan'ın asıl adının Haydar ya da Koca Haydar olduğu kabul edilir. O halde, ozanımız, Hacı Bektaş Dergâhı'nda ikrar verip nasip aldıktan sonra, bir yol talibi olarak kendini `Pir Sultan Abdalı' niçin saymasın?

    Sonra Celaleddin Ulusoy, üslup farklılıklarından yola çıkarak “birden fazla Pir Sultanlar” olduğunu düşünmenin yanlışlığına parmak basıyor. Mahlaslarının değişik kullanıldığı şiirlerin de kesin belgelerle ispatlanıncaya değin Pir Sultan'ın sayılması gerektiğini vurguluyor ve şöyle yazıyor:

    “Pir Sultan Abdal'ın yaşantısı ve kişiliği anlatılırken, O'nun Safeviler'e, özellikle Şah Tahmasb'a bağlı olduğu işlenmiş ve diğer tüm olaylar bu açıdan yorumlanmıştır. Pir Sultan Abdal'ın İran şahlarına sempati duyduğu şiirlerindeki her ’Şah’ sözcüğünden, İran şahlarının kastedildiğini sanmak yanılgıdır. Alevi-Bektaşi toplumunda ‘Şah’ sözcüğü büyük çoğunlukla İmam Ali ve onun soyundan gelenler için kullanılmıştır. Hacı Bektaş Veli'ye, Seyyid Ali Sultan'a ve Balım Sultan'a da ‘Şah’ denilmiştir.” (agy, s. 158)

    Ulusoy, Pir Sultan Abdal'ın hitap ettiği ve beklediği “Şah”ın -bizim de doğru yaklaşım olarak kabul ettiğimiz-, Hacı Bektaş Dergâhı'nın Postnişini ve soyundan gelen Kalender Şah Çelebi olduğu görüşünü getiriyor. İncelememizde Ulusoy’un bu görüşünü geliştirmeye çalışacağız.

    Yukari


  5. Pir Sultan'ın Yaşadığı Dönem: Tanık Olduğu ve İçinde Yaşadığı Alevi Halk Hareketleri

    Celaleddin Ulusoy'un getirdiği yaklaşımla Kalender Çelebi'ye bağlandığında, Pir Sultan'ın yaşadığı dönem, yukarıda değindiğimiz birinci görüşte ileri sürülen dönemle, yani 2. Bayezid (1483-1512), 1. Selim (1512-1520) ve Kanuni Süleyman (1520-1566) zamanlarıyla denk düşebiliyor.

    Bunun yanısıra, İlhan Başgöz'ün, Düzmece Şah İsmail'in (1577-8) “Pir Sultan'ın beklediği Şah” olduğuna tarihsel kanıt olarak gösterdiği dörtlüğe göz atalım:

    Pir Sultan Abdal'ım dost çiresine

    Arzumanım kaldı Şah cilvesine

    60 ile 73'ün arasına

    Özümü irfana koşamam m'ola

    İlhan Başgöz, rakamları Hicri 960 (1552-53) ve Hicri 973 (1565-6) tarihleri olarak yorumlayıp, “bu yıllar arasında, özünü irfana koşmak isteyen Pir Sultan yaşamaktadır” diyor. (S. Eyuboğlu, agy, s. 55) Hangi gerekçe ile bu rakamları tarih kabul ettiği açık değil.

    Neden Pir Sultan Abdal, 60 ile 73 yaşları arasında özünü irfana koşmuş olmasın? Demek ki ömrünün bu dönemi, onun olgunlaştığı ve çağının bilgilerine ulaşıp onları özümsediği dönemdir. Bizce bu şiiri Pir Sultan 73 yaşlarındayken yazmış olmalıdır. Belki de Hızır Paşa'nın zindanlarında, ömrünün son zamanlarında yazmıştır. Böyle olunca onun 1475-80 arasında doğmuş olabileceği ortaya çıkıyor.

    Bu tarihi esas aldığımızda, “Pir Sultan'ın zamanında, yaşadığı çevrede herhangi bir halk hareketi olmamış ve kendisi de böyle bir harekete katılmamıştır” diyenlerin (bu iddia sahipleri için bkz. Baki Öz: Osmanlı'da Alevi Ayaklanmaları, s. 191) niyetlerinin karanlık olduğu görülür. Çünkü Pir Sultan Abdal, bu tarihe göre, 30 yaşlarından itibaren, idam edilinceye kadar en az on Alevi halk hareketi yaşadı. Büyük kırımlar ve kanla bastırılmış onca ayaklanmaya, Çaldıran savaşı (1514) öncesi ve sonrasında, yüzbinlerin öldürüldüğü toplu Kızılbaş kırımlarına tanık oldu. İran savaşları sırasında (1548-55) Kanuni'nin Kızılbaş kırımından yakasını kurtaramadı.

    Pir Sultan Abdal'ın yaşamış ve tanık olduğu bu halk hareketlerinden bazılarına değinelim:

    1. 1509-11 yılları arasında iki yıl süren Şah Kulu Sultan ayaklanması: Bu, Şah İsmail Safevi'yi dayanak alıp başlayan, ama kısa zamanda bağımsız gelişerek, Anadolu ve Rumeli'yi saran ve doğrudan siyasal iktidara yönelik bir Alevi halk hareketiydi. Yenilgiden yenilgiye uğrayan Osmanlı kuvvetleri, ancak Vezir Hadım Ali Paşa'nın yönetiminde Sivas yakınlarında Gedikhan'da yapılan savaşta Şah Kulu'nu öldürerek ayaklanmayı bastırabildiler. 1511 Haziran'ında yapılan bu savaşta Ali Paşa da öldü. Şahkulu Sultan'ın ölümüyle halk birlikleri dağıldı, 15 bin kadarı İran'a geçti. Şah İsmail daha başlardayken, bu hareketten desteğini çekmiş sudan bahanelerle birçoğunu katletti...

    2. Nur Ali Halife ayaklanması: 1512 yılında Tokat, Amasya, Yozgat ve Çorum yörelerindeki Alevi kitleler tarafından gerçekleştirildi. Nur Ali, Şah İsmail'in halifelerindendi. Tokat'da Şah İsmail adına hutbe okuttu. Şehzade Ahmed'in (Yavuz Selim'in kardeşi) isyanı bastırmakla görevlendirdiği Sinan Paşa'yı iki bin askeriyle öldürüp, Sivas'ı kuşattı. Şehzade Ahmed'in oğlu Murat Kızılbaş olmuş ve Nur Ali Halife'yle işbirliğine girmişti. Nur Ali, emrinde 10 bin kişilik kuvvet bulunan Murat'la Kazova'da birleşti. Aynı yılın yazında Erzincan yakınlarında Göksu'da yapılan savaşta Nur Ali Halife birlikleri Osmanlı ordusuna yenildi. Bıyıklı Mehmed Paşa, Nur Ali'nin başıyla birlikte 600 isyancı Kızılbaşın kellesini Yavuz'a İstanbul'a gönderdi. Doğrusu ise, F. Sümer'in yazdığı gibi, Nur Ali Halife kurtulup Erzincan'a döndü. Kendisi 1514 Çaldıran savaşında Şah İsmail'in kumandanlarından biri olarak görev yapmıştır. (Faruk Sümer: Safevi Devletinin Kuruluşu, s. 35-36) Şah İsmail, kendisi adına başkaldıran Nur Ali Halife’yi de desteksiz bırakmıştı. Bununla da kalmıyarak Çaldıran savaşının başında, Osmanlı ordusunun özelliklerini çok iyi tanıyan Diyarbakır valisiyle birlikte Nur Ali’nin de savaş planlarını kabul etmemiştir. Kızılbaş ordusunun Çaldıran’da yenilmesinin birinci nedeni Şah İsmail’in ateşli silahlar kullanmayışıysa, ikinci önemli neden bu çok değerli iki Kızılbaş önderinin savaş taktiklerini reddetmesidir.

    Çaldıran öncesi ve sonrası iki yıl içerisinde Anadolu'da Büyük Kızılbaş Kırımları gerçekleştirildi. Osmanlı'yla Safevi devleti arasında 1514 yılında yapılan Çaldıran savaşı, Anadolu Kızılbaşları için bir dönüm noktasıydı. Bu büyük yenilgiyle Şah İsmail’den umutlar kesildi.

    Bütün bu olaylardan, o sırada otuzunu aşmış bulunan Pir Sultan uzak mı kalmıştır? Hayır, tersine tamamıyla içinde bulunuyor ve kendisi Anadolu Kızılbaş siyasetinin öncülerindendi.

    3. Bozoklu Celal, 1517 yılı ortalarında, Yavuz Selim'in Mısır seferi sırasında ayaklandı. Amasya ve Tokat bölgelerinin Alevi Türkmenlerini başına toplamıştı. Bozoklu Celal eyleminin tabanının oluşturan 20 bini aşkın yoksul halk ve köylüler, iki yıla yakın süre Osmanlı'ya karşı mücadele verdiler. Ferhad Paşa liderliğinde ordunun üstlerine yürümesi karşısında Bozoklu Celal ve yandaşları Turhal, Zile, Artova ve Sivas üzerinden İran'a yöneldiler. Ancak sonunda Erzincan'da Celal yakalanıp kafası kesildi ve Yavuz'a gönderildi.

    4. Şah Veli ayaklanması: 1519'da Yozgat'ta başladı. Şah Veli, Bozoklu Şah Celal'ın talibiydi. Çevresinde toplanan 4 binden fazla insanla Celal'ın öcünü aldı. Zile'de Sivas beylerbeyi Şadi Paşa'yı savaşa zorlayarak, birliklerini dağıttı. Çarpışmalarda Sivas defterdarı öldürüldü ve Şadi Paşa yaralandı. Bu olayla Şah Veli büyük ün kazandı. Öyle ki bir Osmanlı tarihyazıcısı, sonradan onun “Şah İsmail Safevi'in bile adını unutturduğunu” yazacaktır. Şah Veli’nin kuvvetleri, aynı yılın ortalarına doğru, Kızılırmak üzerindeki Şahruh köprüsü yakınlarında Osmanlının Husrev Paşa’sına ve büyük bir Alevi katliamı daha yapıldı.

    5. Süklün ve Baba Zünnun ayaklanmaları da Alevi Türkmenlerin yoğun olduğu Bozok'da (Yozgat) çıkmış, Tokat, Sivas, Amasya, Maraş, Adana, Tarsus ve İçel yörelerine kadar yayılmıştır. Osmanlı'nın ağır baskıya dayanan toprak-vergi-köylü siyaseti, Aleviler ve Alevilik inancına horbakışı, Alevileri “mülhid, rafızi (dinsiz, sapık)” olarak nitelemesi ve hakaretin ötesinde Aleviliği “ağır suç” kapsamında görmesi, ayaklanmaların ana nedenleriydi.

    Türkmen oymaklarından Süklün aşiretinin Koca Dede'sine devlet memurlarının yaptığı hakaret (hiç bıçak vurmadığı sakalının, bıyığının zorla kestirilmesi), Alevi Türkmenlerin geniş tepkisine yol açan bir kıvılcım oldu. Yoksul halkın başa geçirdiği Baba Zünnun'un 1525'lerde başlattığı ayaklanma, hızla gelişip yayıldı ve 1527'ye kadar sürdü. Ayaklanma sırasında Bozok sancak beyi Mustafa bey, İlyazıcısı Kadı Muslihüddin öldürüldüler. Sancak beyinin Kanuni'nin halasının oğlu olması, İstanbul'da geniş yankı uyandırmış ve isyanı bastırmak üzere Hurrem Paşa görevlendirilmişti.

    Baba Zünnuncu Alevi yığınlar, Kayseri yakınlarında Hurrem Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetlerini perişan ettiler. Hurrem Paşa, İçel sancak beyi Ali bey, Kayseri valisi Behram bey ve daha birçok zeamet ve timar sahibi beyler öldürüldü. Bu başarılarıyla taraftarları artan Baba Zünnun ise Artova ve Kazova'ya doğru ilerleyerek, Alevi köylü yığınlarının kaynağına yöneldi.

    Osmanlı yönetimi bu kez Rumeli beylerbeyi Hüseyin Paşa'yı, Sivas beylerbeyi Hasan Paşa'yı ve Maraş beyi Mahmut'u isyanı bastırmakla görevlendirdi. Hüseyin Paşa tüm eyalet askerleriyle Zünnun'un üzerine yürüdü. Höyüklü'deki kanlı çarpışmalarda, Baba Zünnun'un kendisi ve yandaşlarından çok ölenler oldu, ama Aleviler Osmanlı ordusuna pes etmediler. Dağlara çekilip toparlandılar. Vakit geçirmeden yeniden Osmanlı güçlerine saldırıp onları dağıttılar ve Hüseyin Paşa öldürüldü.

    Baba Zünnuncu Alevi Türkmenler, daha sonra, güneyden gelen Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa'nın Kürt birlikleri tarafından dağıtıldılar.

    Aynı yıllar içinde, Atmaca ayaklanması, babasının öldürülmesiyle oymağının başına geçen Zünnunoğlu; Maraş, Adana, Tarsus-İçel hattında Tonuzoğlu ve Yenice Bey, yine Adana'da Veli Halife, Seydi Bey ve İnciryemez Alevi kökenli halk ayaklanmaları, aynı zincirin halkalarıydı ve resmi tarihin “Yükselme Devri” adını verdiği Kanuni Süleyman'ın “Cihan İmparatorluğu'nu” temelinden sarsıyorlardı.

     

  6. Yukari
  7. Kalender Çelebi, Dergâhın Manevi Öncülüğünü Silahlı Başkaldırıyla Siyasi Toparlanışa Yöneltiyor

    Baba Zünnun ölmüş, fakat yandaşları dağılmamış, mücadeleyi sürdürüyorlardı. Çünkü Hacı Bektaş torunlarından Kalender Şah, Ankara-Kırşehir yöresinde ayaklanmış, süratle Kazova'ya doğru gelmektedir. Bu iki büyük ayaklanma, ayrı ayrı değil birlikte ele alınmalıdır. Aynı ya da birbirini izleyen yıllarda ortaya çıkan bu iki eylem, Alevi-Bektaşi inancındaki halk kitlelerinin ilk ciddi toparlanışı ve birlikte hareket etmeyi ilk denemeleridir.

    Baba Zünnun'un harekete geçmesinden az bir süre sonra Kalender Çelebi'nin başkaldırması, iki ayrı cephede aynı beyleri ve vezirleri şaşkına çevirip yenilgiden yenilgiye sürüklemeleri bir rastlantı değildir. Kanımızca bu, Alevi-Bektaşi inancındaki halk yığınlarının “Pirlerin Piri Hünkâr Hacı Bektaş Veli Dergâhı”na manevi bağlılıklarının siyasi birliği, “İstanbul şehrindeki tac-ı devleti” ele geçirmek için bilinçli bir andlaşma ve güçbirliğidir.

    Ancak Osmanlı bunu sezmiş, ayaklanan kitlelerin Kazova'ya birlik sancağını dikmelerine, bütün güçleri seferber edip engel olmuştur. Zünnunculara en büyük darbeyi, Diyarbakır beylerbeyi Hüsrev Paşa, “Rüstem yaratılışlı Kürt askerleri!” ile vurmuş (Peçevi Tarihi, I, s. 96) ve onları dağıtarak Kalender Şah'ın da yenilmesine zemin hazırlamıştır.

    Anlaşılıyor ki, Hacı Bektaş Veli'nin torunlarından, Balım Sultan'ın (1426?-1518) kardeşi ya da oğlu olan, “Kalender Abdal”, “Civan Kalender”, “Kalender Çelebi” adlarıyla da tanınan Kalender Şah bu birlikteliğin önderi seçilmiştir.

    Kalender Şah (1476-1527/8) iyi bir ozandır. Balım Sultan'dan sonra Pir postuna oturmuş ve Hacı Bektaş Dergâhı’nın başındadır.1

    Balım Sultan'ın barışçıl yumuşaklığına karşın, Kalender bu yola başkoymuştur. Dedesi Hacı Bektaş Veli'den manevi buyruğu almıştır:

    Dün gece seyrimde batın yüzünde

    Aslı imam nesl-i Ali'yi gördüm

    Elif taç başında nikap yüzünde

    Hünkâr Hacı Bektaş Veli'yi gördüm

    Geçti de secdeye oturdu kendi

    Cemalin şeminden çerağlar yandı

    İşaret eyledi Kar Abdal geldi

    Bize Hak'tan gelen doluyu gördüm

    İçtim o doluyu aklım yitirdim

    Menzil gösterdiler geçtim oturdum

    İndirdim kisvetim ikrar getirdim

    Kemend ile bağlı belimi gördüm

    Mürşid eteğidir tutmuştur destim

    Bu idi muradım erişti kastım

    Ben beni yitirdim serhoşum mestim

    İsmini vird eden dilimi gördüm

    Kalender yoluna koymuştur seri

    Şükür kurban kestim gördüm didarı

    Erenler serveri Horasan piri

    Hünkâr Hacı Bektaş Veli'yi gördüm

    Anadolu Alevi-Bektaşi önderleri Seyyidler, Dedeler toplanarak, bir anlaşmaya varmış ve karar vermişlerdi. Kalender Şah'ın arkasında yürüyeceklerdi. Alevilerin büyük umudu ve şahı Şah İsmail (1487-1524) büyük yenilgiden sonra toparlanamamış ve 1524'de ölmüştü. Anadolu Alevilerini Erdebil Tekkesi'ne bağlayan, Hoca Ali'den (1392-1429) bu yana en büyük halka da kırılmış bulunuyordu. Anadolu’daki Alevi-Bektaşi inançlı halk kitleleri kendi şahlarını yaratmalıydılar. Bunu Hacı Bektaş Dergâhı'nın başındaki Kalender'in kişiliğinde buldular.

    İşte bu dönemde Pir Sultan Abdal da nefeslerinde, deyişlerinde ve düvazimamlarda Hacı Bektaş Veli ve evlatlarını, Dergâh'ını işleyerek, onları ehlibeytle, Muhammed Mustafa ve Haydar-ı Kerrar (Ali) ile eşleştirerek, Hacı Bektaş Dergâhı'nın siyasetini yapmıştır.

    Pir Sultan, şiirlerinde adını kullanmayacak kadar Şah'laştırıp, bağlanmıştır Kalender'e. Olasılıkla özel olarak Kalender Şah üzerine yazdığı şiirler ortadan kaldırılmış olduğu için günümüze ulaşamamıştır. Buna rağmen yeni saptamış bulunduğumuz iki önemli şiirde, iki ayrı ozanın doğrudan Kalender'e hitap ettiğini de görüyoruz. Ayrıca konumuzla da çok yakından ilişkilidir, Kalender Şah'ın taliplerinden olduğu anlaşılan Koyun Abdal adındaki ozan (Mezarı Kayseri-Bünyan'ın Akkışla köyünde), bilinen tek şiirinde Kalender'e seslenmektedir.

    Koyun Abdal, hareketin içinden olup, ortamı değerlendirirken (Kalender'in) İran Şahı'na (Şah Tahmasb) gideceği dedikodusu üzerine, endişelerini dile getiriyor ve gitmemesini diliyor:

    Seni Şah'a gider derler

    Gel gitme güzel Kalender

    Anan atan yüzün suyun

    Gel gitme güzel Kalender

    Hacı Bektaş değil m'atan

    Kerbela'da mekân tutan

    Hünkâr Veli değil m'öten

    Gel gitme güzel Kalender

    Bölük bölük oldu beyler

    Yedilmez oldu yedekler

    Terketme güzel Kalender

    Gel gitme güzel Kalender

    Sen Hacı Bektaş oğlusun

    Şu aleme dopdolusun

    Sen de bir erin oğlusun

    Gel gitme güzel Kalender

    Koyun Abdal durmuş ağlar

    Kurulmaz oldu otağlar

    Dikildi sayvanlar tuğlar

    Gel gitme güzel Kalender

    Koyun Abdal'ın dileği olmuş, daha sonra anlatacağımız ayaklanma sırasında “İran Şah'ından yardım dileme” ya da İran’a “gitme” olayı vuku bulmamıştır.

    Ayrıca Kalender Çelebi'nin, Şah İsmail Hatayi'nin - büyük olasılıkla ölümünden kısa bir süre önce - ziyaretine gittiğini görüyoruz. Hatayi, aruzla yazdığı bir şiirinde, kendisinden on yaş kadar da büyük olan Hacı Bektaş Veli Dergâhı Postnişini Kalender'e büyük övgüler düzmüştür.2

    Onu “iki alemin gerçek sırrı ve sultanı” diye niteleyen, Kalender'in başkanlığında gelmiş olan heyete “Hak kadehinden içip mest olmuş konuklar” diyen Hatayi, Kalender'i “Mustafa (Muhammed) ve Murteza (Ali)” gibi karşılıyor. “Şah'a kavuşmuş mihman (ım)dır Kalender / Hatayi'nin açtığı velilik kâbesinde Şah-ı Merdan kuludur Kalender” diyen Hatayi, konuklarını yedirip içirip ağırlıyor ve onları hesaba ihsan olarak geçirdiği şakasını yapıyor. Arkasından ona “şöhretin dünyayı tutması göründü (imdi şöhret-i alem göründü)” derken, sanki Kalender'e el verip, bir gelecek muştuluyor:

    İki alemde sultandır Kalender

    Kadimi küfr ü imandır Kalender

    Kalender'dir hakikat sırr-ı kevneyn (iki dünyanın gerçek sırrı)

    Emir-i Hayy-i fermandır Kalender (Hayy: Tanrı)

    Kalender Mustafa vü Murteza'dır

    Zihi cism ile hem candır Kalender (Zihi: ne mutlu)

    Cihan içinde sertapa bürehne (baştan ayağa çıplak)

    Şehin aşkına kurbandır Kalender

    Misafirler ki mest-i cam-ı Hak'tır (Tanrının kadehi)

    Visal-ı Şah'a mihmandır Kalender (visal: kavuşma, mihman: konuk)

    Cihanın devrini buldu gıda nuş

    Acayip ehl-i imandır Kalender

    Geç imdi şöhret-i alem göründü

    Hisaba cümle ihsandır Kalender

    Velayet Kâ'besin açtı Hatayi

    Gulam-ı Şah-ı Merdan'dır Kalender

    [1] Çelebi Cemaleddin Efendi ve Celaleddin Ulusoy, Kalender'in Balım Sultan'ın kardeşi olduğunu yazmaktadırlar. Oğlu da olabilir. Ama ölüm yıllarının kesin olduğuna dikkat edilirse, onu Balım Sultan'ın torunu kabul etmek, ya da İ. H. Uzunçarşılı gibi ikisi arasına birkaç kuşak koymak bizce çok yanlıştır; kasıtlı yapılmış da olabilir.

    [2] A. Yaşar Ocak'ın, Kalenderiler adlı kitabında (s. 158), Kalender Sultan'a doğrudan hitabeden bu şiirin, Şah İsmail Hatayi tarafından, Kalenderiliğin propagandası için yazıldığını, ileri sürmesi bir zorlamadan başka birşey değildir. Çünkü, şiirin Kalenderilik için yazılmadığını görmek için öyle büyük çaba gerekmiyordu. Ocak işlediği konudan dolayı, işine geldiği için böyle yorumlamış görünüyor.


  8. Yukari
  9. Pir Sultan Abdal ve Hacı Bektaş Veli Dergâhı Seçeneği

    Pir Sultan Abdal, Kalender Şah ayaklanmasına kadar, tam yirmi yıl boyunca yukarıda dökümünü yaptığımız, sözünü ettiğimiz onlarca isyan hareketlerini ve onların kanla bastırılmalarını, kırımları gördü. İçinde yaşadı. Dikkat ettiysek başkaldırıların çoğunluğu Bozok (Yozgat), Tokat, Artova, Kazova (Tokat-Turhal arasındaki ova), Sivas ve Erzincan yöresinde düğümleniyor, güçleniyor, büyüyüp taşıyor. Ya da çözülüp yok oluyor. Kesin olan, Pir Sultan'ın Sivas'ının her başkaldırıda bulunmak durumunda olmasıdır.

    Pir Sultan Abdal'ın - şiirlerinde karşılıklı etkileşimde bulundukları - Şah İsmail Hatayi ile görüşmüş olduğu, hakkındaki söylencelerden ve bazı şiirlerinin yorumundan çıkarılabiliyor. (Bkz. Cahit Öztelli: Pir Sultan Abdal. 7. baskı, İstanbul 1989: 26, 131, vd.)

    Dede-Talip yakınlıkları bir yana, Şah'lığını kabul ve ilan ettiği Kalender'in Şah İsmail Hatayi ile görüşmeğe gittiği heyetin içinde Pir Sultan da olsa gerektir. Ayrıca aşağıda kısaca değineceğimiz gibi 1509 yılında Şah İsmail ile bir buluşma gerçekleştirilmiştir. Zaten şiirlerindeki kent ve ülke adlarına bakılırsa Pir Sultan Abdal’ın bu yerleri gezmiş olduğu hemen anlaşılır.

    Pir Sultan'ın Şah Hatayi'ye bir çeşit serzeniş, ya da Çaldıran felaketi sonrası için teselli kokan bir şiiri vardır. Eğer sözünü ettiğimiz “konuk heyette” bulunuyorduysa, bunu kendisine okumuş olmalıdır. Bu dört kıtalık şiirinde serzeniş olduğu kadar, teselliyle birlikte eleştiri de bulunmaktadır:

    Erenlere eş olayım

    Bu yola yoldaş olayım

    İçeyim serhoş olayım

    Aymak elinden gelir mi?

    Alna yazılmış yazıyı

    Besili körpe kuzuyu

    Hakkın yazdığı yazıyı

    Bozmak elinden gelir mi?

    Dere tepe dümdüz olur

    Gece geçip gündüz olur

    Gökte kaç bin yıldız olur

    Saymak elinden gelir mi?

    Pir Sultan'ım ey Hatayi

    Dilimiz söyler hatayı

    Pişmedik çiğ yumurtayı

    Soymak elinden gelir mi?

    Oysa daha önceleri, gençlik yıllarında, olasıdır ki bağ-bahçe ile uğraşırken, ağaçlara yazdığı şiirde bile ismiyle birlikte “Şahım!” diye sesleniyordu:

    Yel esti mi aşka gelir sallanır

    Mart ayında yeşillenir ağaçlar

    Kıpkırmızı donlar giyer allanır

    Hü dost çağırır sallanır ağaçlar

    (...)

    Pir Sultan Abdal'ım Hatayi şahım

    Adem için ne halk etmiş Allahım

    Güz gelince salar yaprağın daim

    Vakti geldi mi sulanır ağaçlar

    Yukarıda söylediğimiz gibi, Erdebil Tekkesi ile Anadolu Alevi-Bektaşilerinin bağları, son büyük halka olan Şah İsmail Hatayi'nin ölümüyle kopma noktasına ulaşmıştı.

    Erdebil tarihine bir göz atarsak; Şeyh Safi (1252-1334) tarafından 13. yüzyılın sonlarına doğru kurulan Erdebil Tekkesi, ikiyüzyıl sonra kurulan Safevi Şii devletine ve hanedanına temel olmuştur. Şeyh Safi'nin oğlu Sadreddin (1334-92), torunu Hoca Ali (1392-1429) ve torununun oğlu Şeyh İbrahim (1429-1447), kimseyi istekleriyle rahatsız etmeksizin Safevi postunda oturuyorlardı. Ünleri Bursa'daki Osmanlı sarayına kadar ulaşmıştı. Öyle ki buradan Erdebil'e Çerağ Akçesi adı altında değerli hediyeler gönderirlerdi (Bkz. Walther Hinz: Uzun Hasan ve Şeyh Cüneyt. 2. baskı, Ankara 1992: 7 vd.)

    Başlangıçta Şafii olan Erdebil tekkesini tam bir On İki İmamcı Şii dergâhına çeviren ve Aleviliğe yaklaştıran, Şeyh Safi'nin torunu Hoca Ali (1392-1429) olmuş görünüyor. Hoca Ali'nin Anadolu'da, özellikle Teke, Hamid ve Karamanoğulları gibi güney beyliklerinde çok müritleri vardı.

    Bu önemli ilişki 1402 Ankara savaşından sonra gerçekleşmiştir. Timur bu savaştan muzaffer dönerken Erdebil Dergâhında Hoca Ali'yi ziyaret etmiş. Bu şeyh Timur üzerinde çok büyük etki bırakmış olacak ki, kendi egemenlik alanı içerisindeki Erdebil kentini köyleri ve arazisiyle birlikte Safevi ailesine vakıf olarak bağışladı. Ayrıca dileği üzerine yanında götürdüğü 30 bin Türkmen tutsağını Şeyh'e verdi, o da tümünü serbest bıraktı. Böylece bunların hepsi Erdebil Tekkesi'ne bağlandılar. Bir kısmı yurtlarına geri döndüyse de, Hoca Ali kalanların yerleşmesi için Erdebil'de bir mahalle ayırdı. 17. yüzyılda bile bu mahalle Anadolu Türklerinin torunları “Sofiyan-ı Rum” adını taşıyordu.

    Walther Hinz “Bu esirler de, şükran borcu olarak Safevi Tarikatına bağlandılar” demektedir. Oysa bu esir Türkmenler zaten Sünni değillerdi, Aleviydiler. Dergâh değiştirip Erdebilli oldular. Ama, bu çok önemli ilişkiyle, Baba İlyas'dan bu yana özgünlük kazanıp, Hacı Bektaş Veli ile kurumlaşmış Anadolu Aleviliğini Erdebil Tekkesi'ne ilk sokan da bunlar olmuştu. Ancak bu ilişki, Sulucakarahöyük'teki Hacı Bektaş Dergâhının Anadolu'da ikinci plana düşmesinin de başlangıcı oldu.

    Asıl büyük ve sürekli temas, amcası Şeyh Cafer'in Karakoyunlu Cihan Şah'la işbirliği yaparak, Erdebil dergâhı postundan uzaklaştırdığı Şeyh İbrahim oğlu Şeyh Cüneyd ile oldu. Onun 1448'den 1456'ya kadar Anadolu'da geçirmiş olduğu 7-8 yıl, hem Anadolu Türkmenlerinden çok geniş taraftar kazanmasını, hem de Erdebil Şiiliğinin iyiden batınileşip Anadolu Aleviliğine dönüşmesini sağladı.

    Safevi Erdebil Tekkesi'nin etkisi de büyük çapta, Anadolu Alevi halkları arasında, yine Şeyh Cüneyd'le başlayıp yayıldı. Şeyh Cüneyd, 1456 yılına değin Anadolu ve Suriye'de durmadan dolaşmış, batıniliği ağır basan bir Şiiliğin siyasetini yapmıştır. Özellikle Teke ve Hamidoğulları Türkmenleri arasında, Suriye ve Adana bölgelerinde aralarına sığındığı Bedreddini Varsak Türkmenleriyle birlikte ve daha sonra Samsun-Canik yöresinde Çepniler arasında yaşamıştır. (Walther Hinz, agy, s. 16-17)

    Erdebil Dergâhı'na bağlılık, sonra Şeyh Haydar'ın arkasından Anadolu'dan akın akın İran'a giden Türkmen oymak ve boylarına dayanarak 15001/2’de Safevi devletini kurmuş olan Şah İsmail Hatayi ile en üst düzeye ulaştı. Çünkü bu yığınlar için, bir “tek kurtuluş yolu” siyasetine dönmüştü.

    Kanımızca Kalender Şah olayı Anadolu Aleviliğinin bugüne kadarki tarihsel gelişimi açısından bir dönüm noktası olmuştur. Anadolu Alevi-Bektaşileri Şah İsmail'in ölümünden itibaren Erdebil'in etki alanından çıkmıştır. Bakıyoruz, Pir Sultan Abdal, bu aralıkta kesin siyasal tercihini Hacı Bektaş Veli Dergâhı ve onun soyundan postnişinlerden yana yapıyor. Alevi-Bektaşiliğin serçeşmesi Hacı Bektaşi Veli'nin Dergâhı ve ardılları (halife, postnişinleri) üzerine övgü dolu, etkileyici nefesler, şiirler söylüyor ve onun açık siyasetini yapıyor.

     

  10. Yukari
  11. Kalender Çelebi, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet, Şah İsmail Hatayi İlişkileri Üzerine

    Pir Sultan Abdal, Kalender Abdal’a bağlı bir talip olduğu gibi kendisi de İmam Rıza soyundan bir Seyyid olarak Kul Himmet’in Dede’sidir. İnanç bağlamında belli bir dönem Anadolu Kızılbaşlarının (Alevi-Bektaşiler) Mürşid-iKamil olarak bağlanıp peşinden gittikleri, Şah İsmail Safevi’yi (1487-1524) aynı zamanda, can, derviş, derdimend vb. sıfatlarla birlikte, daha çok Şah Hatayi tapşırması-mahlasıyla büyük Alevi ozanı olarak tanıyorlardı. Aralarındaki ilişkiler konusunda “Büyük Ozan, Şiir Dilinin Ustası, Siyaset ve Mücadele Adamı Dede Kul Himmet” (www.alewiten.com/Düşünürler) makalemizde geniş açıklamalar yapmaya çalıştık. Burada da çok kısa olarak yinelemek yararlı olacaktır:

    Bu üç büyük Alevi-Kızılbaş ermiş ozanı birbirinden etkilenmiş ve çok kez nefesleri birbirine karıştırılmıştır. İçlerinde yaşça en küçüğü olan Kul Himmet birçok şiirinde hem Şah hem ozan olarak Hatayi'yi ve ustadı-piri olarak Pir Sultan'ı zikretmiştir. Pir Sultan'ın da yukarıda verdiğimiz örneklerde görüldüğü gibi, bazı şiirlerinde Şah Hatayi'nin adı geçmekte. Ayrıca Şah Hatayi'nin, o dönemlerde Hacı Bektaş Veli Dergâhının Pir'i, Balım Sultan (1450?-1418?) hem de kardeşi Kalender Çelebi (1483?-1428) üzerine birer şiiri vardır. Bu kişiler, Şah'ın kendi inanç ve siyasetinin kaynağı Hacı Bektaş Veli'nin temsilcileri olduğu kadar, Küçük Asya'da yaşamakta olan Alevi-Kızılbaşların birinci derecede bağlı oldukları dergâhın başındaydılar. Alevi toplulukların manevi önderleri Dede'ler, her yıl orada kazan kaynatıp icazet aldıktan sonra gelip Cem-cemaatlarını yaptırıyorlardı. Hatayi’nin, özellikle Balım Sultan'ı öven şiiri tamamıyla siyasidir. Olasıyla 1509'da, II. Bayezid'in izniyle Osmanlı sınırında Yıldız Dağı çevresinde bir süre kalışı sırasında yazmıştır.[1]

    Burada yapılan Cemlere ve siyasi toplantılara Hacı Bektaş Dergâhı'ndan Balım Sultan'ı temsilen Kalender Abdal, aynı Dergâhtan icazetli dede Pir Sultan Abdal ve henüz 17-18 yaşlarında bulunmasına rağmen ozanlığıyla kendini kabul ettirmiş Safevi soylu dede Kul Himmet de katılmıştır. Bu geniş katılımlı siyasi toplantılarda ozan olarak Şah İsmail Hatayi, Pir Sultan ve Kul Himmet'in biraraya geldiklerini belirleyen Kul Himmet köyünde (Varzıl-Görümlü) anlatılan bir önemli söylence ve üçünün de adını birarada zikreden nefesler mevcuttur. Kalender Abdal bu üç ozanın biraraya gelişini, çok geniş yorumlara açık görünen “Eli kanlıların elin yumağa” dizesiyle vermiştir. Kalender üçünü de cümle âşıkların atası ilan etmektedir:

    Ezel-i ervahtan ceddim cemalim

    Hatayi Kul Himmet Pir Sultan geldi

    Eli kanlıların elin yumağa

    Hatayi Kul Himmet Pir Sultan geldi

    (...)

    Kalender yok bu sözümün hatası

    Beş harftendir âşıkların futası (Âşıkların çektiği –beş harfli- maşuk’tandır)

    Üç âşıktır cümle âşık atası

    Hatayi Kul Himmet Pir Sultan geldi[2]

    Kul Himmet dondan dona geçen, sürekli bir dönüşüm içinde herşeyde, heryerde ve bütün sevdiği kutsadığı kişiliklerde Ali'yi gördüğünü anlattığı nefesinde ikisini de anar. Ali hem kendisinde, hem de Şah Hatayi ve Pir Sultan'dadır:

    Ali'sin Muhammed yoktur gümanım

    Şeriat içinde dinimsin Ali

    Tarikat içinde sırr-ı ummanım

    Marifet içinde pirimsin Ali

    (...)

    Dilek diler seni severim canda

    Kul Himmet, Hatayi, Pir Sultan sende

    Ruz-i mahşerde ulu divanda

    Mümine şefaat edensin Ali

    Kul Himmet bir başka nefesinde, Hatayi'nin şiirine benzek yaparak; hem onun söylemiyle hem de onu arada kullanıp Hacı Bektaş'a yalvarıyor. Ayrıca Pir Sultan yolundan gittiğini ve ondan ayrılmak istemediğini öğreniyoruz:

    Hatayi'm (e) Kul Himmet eder niyazı

    Pir Sultan yolundan ayırma bizi

    Ol mahşer gününde isteriz sizi

    Muhammed önünde car Hacı Bektaş

    Şah İsmail Hatayi, Pir Sultan ve Kul Himmet'in Yıldız dağında buluşup dem-devran geçirdikleri, hal diliyle muhabbet ettiklerini belirleyen bir söylence anlatılmaktadır Kul Himmet’in köyü Varzıl'da. İrfan Çoban'ın derlediği söylenceye göre tarikatı yürüttükten, yani cem-cemaattan sonra Yıldız dağında üçü birlikte geziye çıkar. Bir ara kırda çiçekler arasında oturur kendilerine sunulan bir tas balı yemeğe hazırlanırken Pir Sultan: “Dostlar, bu bala birer işaret koymadan yemeyelim!'' diye öneride bulunur. Diğerleri öneriyi kabul ederler.

    Bunun üzerine her keresinde ikisi hakem olur biri işaretini söyler. Önce Kul Himmet başlar; hal diliyle buyurur bir arı gelip balı yemeğe girişir. Hatayi: “Ey Kul Himmet, vızıltın kesilmesin,balını eller yesin!'' der. Bu, bir çeşit Kul Himmet'in geleceğinin görülmesi okunmasıdır.

    Pir Sultan Abdal emreder; bir kıl takılır bala. Hatayi: “Ey Pir Sultan, sen de bala düşürdüğün kıl ile asılasın” dediği için o da ipe çekilmiştir.

    Sıra Hatayi'ye gelince; bala el atar, bal tası münevver olur (aydınlanır). Kul Himmet ile Pir Sultan aynı anda: “Ey Hatayi, balın çok olsun, yemeye doyma!” Sultan Hatayi tutkuludur ve çok kazanmıştır, ama yemeye doyamamıştır…

    Önce Kul Himmet yıkanmak için Kızılırmak’a girer ve “Vah, vaah!” der. Arkadaşları: “Ne oldu sana?” diye sorarlar. Kul Himmet: “Aah, Şimir'in açtığı yaraya su değdi!'' Sonra Pir Sultan soyunup suya girer, ırmak daha çok kanlanır. “Vaah!” der Pir Sultan. Arkadaşları ona “Ne oldu?'' diye sorarlar. O da, “Cude kızı Esma'nin elinden içtiğim zehirin acısı yaktı beni” der.

    En son Şah Hatayi ırmağa girer ve su tamamıyla kızılkan akmaya başlar. Hatayi de “Vaah!”' diye inler. Öbürleri “peki sana ne oldu?'' diye sorunca, “Mülcem oğlunun açtığı yaraya su değdi” diye yanıtlar Hatayi.

    İşte o zaman anlarlar ki, Kul Himmet İmam Hüseyin, Pir Sultan Abdal İmam Hasan ve Şah İsmail Hatayi de Ali'dir. İşte o günden beri Kızılırmak kıpkızıl akmaktadır. Bu söylence, Kalender Çelebi'nin “cümle âşık atası” üç büyük ozanın Yıldız dağı büyük Kızılbaş birlik toplantısında karşılıklı muhabbet ettiklerini açıkça göstermesi dışında, iki önemli olayı da vurgulamaktadır: Birincisi, dönemin Anadolu Alevi-Bektaşi-Kızılbaş toplumu Şah İsmail Hatayi'yi Ali olarak tanıdıkları ve onun donunda Ali'nin zuhur ettiğine inandıkları (Kızılbaş siyasetinin en önemli parçasıydı bu) gibi, Kul Himmet'i İmam Hüseyin, Pir Sultan'ı da İmam Hasan olarak öne çıkartıp değerlendirmiş ve büyük saygı göstermişlerdir. Otuzuna yaklaşmış bulunan Pir Sultan ile 17-18 yaşlarındaki Kul Himmet'e, henüz yirmiüçüne yeni girmiş Şah İsmail'i baba ve seçmiş onları kutsal aileden, ehlibeytten saymışlardır.

    İkincisi doğrudan Kızılırmak'ın, padişah fermanlarıyla katledilip içine atılan Kızılbaş yığınların kanlarının rengini almasının simgesel öyküsüdür. Binlerce-onbinlerce Ali'lerin, Hasan ve Hüseyin'lerin bu ırmağa karışmış kanlarına dolaylı göndermedir.

    Yine Kul Himmet bir düvazimam nefesinde, yardıma çağırdığı Muhammed Ali ve Oniki İmamları zikrederken üç ozanın adını birlikte anıyor. Hatta ilk dörtlükteki “Bastığın topraklar derman derdime” dizesini, doğrudan Şah İsmail'in Yıldız Yaylasına gelişiyle ilgili görmek çok olasıdır. Anadolu'nun her yöresinden gelen Alevi önder ve dedelerinin, Hacı Bektaş Dergâhı'nın başında bulunan Balım Sultan'ın temsilcisi olarak Kalender Çelebi'nin de katıldığını düşündüğümüz bu büyük toplantıda; Hacı Bektaş Dergâhının başını çektiği siyaset, Anadolu'da yaşayan -özellikle Osmanlı ülkesinde oturan Alevi-Kızılbaş Türkmenlerin kendi toprakları “dertlerine derman'' olacağı gerçeğidir. Yani Kızılbaş devleti İran'da kurulup, Şah'ın Tebriz'den Küçük Asya'yı yönetme siyaseti eleştirilmiş ve Kızılbaş Safevi siyasetinin derhal değiştirilmesi arzu edilmiş. Kızılbaş ihtilalini gerçekleştiren kaynağa, yani başın gelip gövdenin üzerine oturması gerektiği tartışılmıştır. (Bu görüşün geniş açılımı ve Yıldız Dağı birlik toplantısı için bkz. İsmail Kaygusuz: Görmediğim Tanrıya Tapmam, Alevilik-Kızılbaşlık ve Materyalizm. Alev Yayınları, İstanbul 1996: 220-232; İsmail Onarlı: Şah İsmail. Can Yayınları, İstanbul 2000: 73-86) Kul Himmet'in sözünü ettiğimiz düvazimam nefesinin birinci ve sonuncu dörtlüklerini konumuzla çok yakın ilgisi dolayısıyla aşağıya alıyoruz:

    Siperimde verdin bunu yedime

    Yetiş car günleri Ali Muhammed

    Bastığın topraklar derdime derman

    Yetiş car günleri Ali Muhammed

    (...)

    Kul Himmet Hatayi Pir Sultan geldi

    Kur'an Muhammed'e kandilden indi

    Mucizatın gören bu dine indi

    Yetiş car günleri Ali Muhammed


    [1] Şah İsmail'in II. Bayezid'e mektup yazarak, Osmanlı sınırında bir süre oturup müridlerinin kendisini ziyaret etmesi için izin istediğinde; Osmanlı Padişahı Şah’ın Balım Sultan ile karşılaşmasını önlemek için onu, tarikata girmek bahanesiyle İstanbul'a çağırmıştı. Şiirinden de anlaşıldığı gibi Hatayi ona büyük önem vermektedir. Bu konuda geniş bilgi için bkz. İsmail Kaygusuz: Görmediğim Tanrı’ya Tapmam. İstanbul 1996: 224-235.

    [2] Bu şiiri Hacı Bektaş Müzesi Kitaplığındaki 137 Numaralı bir cönkte bulduğunu söyleyen Cahit Öztelli (agy, s. 28-29), tamamını kitabın sonunda verdiğini kaydettiği halde orada bulunamamıştır.

  12. Yukari
  13. Pir Sultan'ın Hacı Bektaş Dergâhı'na Bağlılığı

    Pir Sultan zaten Hacı Bektaş Veli Dergâhı'ndan el almış, Pir Balım Sultan elinden dolu içmiştir. Dergâh eşiğine yüz sürdüğünü belirttiği nefesten anlaşıldığı üzere, Balım Sultan sağdır.

    Pir Sultan'ın Piri, C. Öztelli'nin ileri sürdüğü gibi, iki şiirinde adı geçen kesinlikle “Hasan Efendi” olamaz.

    Hasan Efendi postunda oturur

    Rumun abdalları hizmet yetirir

    Zemheride deste gülü getirir

    Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var

    Bu dörtlüğün geçtiği nefeste Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaş Veli ve Balım Sultan'a sevgisini anlatmaktadır. Üstelik şiirin sonunda ``Pir Sultan'ım biat ettik ol erden'' demektedir. Bir başka şiirinden, Hasan Efendi'nin Koyun Baba Tekkesi postnişini olduğu da rahatlıkla çıkarılabildiğine göre (bkz. Cahit Öztelli, agy, s. 38-39 ve 190), onu Hacı Bektaş Dergâhı'na halife yapmak zorlamadan başka birşey değildir. C. Öztelli, Pir Sultan'ın asılma tarihini 1617'lere kadar yaklaştırdığı için bu zorlamayı yapmış olmalıdır.

    Hasan Efendi, Dergâh'ta yapılan Cem'lerde 12 hizmet postlarından birinde oturmuş olabilir. Hatta Pir Sultan'ın kendisi bir nefesinde, “Ayn-ı Cem'in bülbülüyüm” dediğine bakılırsa o da, saz çalıp deyiş okuyan “Zakir” postunda oturmuştur.

    Arzuladım sana geldim

    Hünkâr Hacı Bektaş Veli

    Eşiğine yüzler sürdüm

    Hünkâr Hacı Bektaş Veli

    Pir elinden dolu içtim

    Erenler demine düştüm

    Ak cenneti gördüm geçtim

    Hünkâr Hacı Bektaş Veli

    Kırk Budak'ta şema yanar

    Dolusun içenler kanar

    Abdalları semah döner

    Hünkâr Hacı Bektaş Veli

    (...)

    Balım Sultan er köçeği

    Keser kılıncı bıçağı

    Cümle erenler gerçeği

    Hünkâr Hacı Bektaş Veli

    Pir Sultan'ım gerçek veli

    Erenlerden çekmem eli

    On'ki imamın serveri

    Hünkâr Hacı Bektaş Veli

    Hacı Bektaş Veli, onun dilinde hem Muhammed Mustafa, hem Haydar-ı Kerrar'dır (Ali'dir). Gerçek Şah odur:

    Firdevs-i ala'da bir yanal elma

    On sekiz bin alem nuru dediler

    Muhammed Mustafa Haydar-ı Kerrar

    Hünkâr Hacı Bektaş Veli dediler

    (...)

    Pirim der ki Bektaşiyim Bektaşi

    Size nasip veren ol nasıl kişi

    Sıkar un ederdi örs gibi taşı

    Budur cümlesindenh ulu dediler

    (...)

    Evvel Ali'ydi sonra sonra Veli oldu

    Yol erkân bir zaman batında kaldı

    Urum ellerinden nameler geldi

    Budur Hakk'ın doğru yolu dediler

    Pir Sultan'ım eydür Şah'ım Veli'dir

    Cihanı bürüyen onun nurudur

    Şüphesiz ki Hak Muhammed Ali'dir

    Bilmeyene Mülcem soyu dediler

    Pir Sultan Abdal Hacı Bektaş kapısından, yani Dergâh'dan medet-mürvet bekliyor. Hacı Bektaş Veli'yi “Pirlerin Piri ve Şahların Şahı” olarak niteliyor:

    Sensin bizim zahir batın ulumuz

    Aman medet mürvet Pir Hacı Bektaş

    Her taraftan sana çıkar yolumuz

    Ali'sin bir adın var Hacı Bektaş

    Seni sevdik senden yana yakıldık

    Münkirlerin kesretinden sıkıldık (kesret : çokluk)

    Herbirimiz künc-i gamda takıldık (künc-i gam: gam köşesi)

    Yetiş bu imdada er Hacı Bektaş

    Pirlerin pirisin yok sana teki

    Müminin canısın münkirin şeki

    Zahirde batında değilsin iki

    Yetmiş üç milletsin bir Hacı Bektaş

    Şahların şahısın zat-i Ali'sin

    Her ilmin kânısın Şah-ı Veli’sin

    Abdal Musa kendi Kızıl Deli'sin

    Abdalların başı der Hacı Bektaş

    Pir Sultan Abdal’ım sana dayandım

    Uyur idim hizmetimden uyandım

    Her isteyenlere verdin inandım

    Benim de muradım ver Hacı Bektaş

    Görüldüğü gibi, Pir Sultan Abdal Hacı Bektaş Veli'den manevi destek diliyor. Bir başka şiirinde Hacı Bektaş Dergâhı’ndan “nasip alır da var, almaz da” derken, onları Dergâh'a bağlayıp “irfan defterine yazdırmak” amacında olan Pir Sultan, “gelmezleri, görmezleri, bilmezleri” birliğe çağırır:

    Evvel bu dergâhtan nasip

    Alan da var almaz da

    Tarikate kadem basıp (kadem: ayak)

    Gelir de var gelmez de

    Sazını almış destine

    Hizmet ederdi dostuna

    Ahd ile ikrar üstüne

    Durur da var durmaz da

    Olayım der isen Hızır

    İrfan defterine yazıl

    Hak her yerde hazır nazır

    Görür de var görmez de

    İçin bizim dolumuzdan

    Çıkman sakın yolumuzdan

    Pir Sultan'ım halımızdan

    Bilir de var bilmez de

    Pir Sultan Abdal, Dergâh'ta birliğe çağrı yaparken koşulları, kuralları da tek tek açıklıyor. Yoksa “sürerler dergâhtan haller nic'olur” korkusunu çekiyor, anımsatıyor baştan. Kendisi Şah’ın, yani Hacı Bektaş'ın “aciz kuludur”, öyle görüyor:

    Pir Sultan'ım kemter kuldur Şah'ına

    Hünkâr Hacı Bektaş nazargahına

    Deli gönül hak ol düş Dergâh'ına

    Er olayım dersen er ile görüş

    Aksi takdirde:

    Pek imiş kurulmaz feleğin yayı

    Ezelden sunulur aşığın payı

    İki dinli yüzlü yüze gülücü

    Sürerler Dergâh'tan haller nic'olur

    Er değildir er nefesi tutmayan

    Er pislik temiz etmeyen

    Özünü rızaya teslim etmeyen

    Sürerler Dergâh'tan haller nic'olur

    Erenler kabul eylemez yalanı

    İçi sual olup dışı güleni

    Evvel ikrar verip sonra güleni

    Sürerler Dergâh'tan haller nic'olur

    Pir Sultan’ım ihlas çağır Pir'ine

    Yerler gökler inler ah ü zarına

    Mümin olan çıkar Hak divanına

    Sürerler Dergâh'tan haller nic'olur

    Pir Sultan Abdal inanmıştır ki, Pir önünde gerçeklerden söz açılır. Ama “yapı birlik ile yapılır”.

    Yine gerçeklerden açtık kapuyu

    Bir Pir'in önünde kıldık tapuyu

    Arı birlik ile yapar yapuyu

    Birlik ile bitmeyende bal olmaz

    Pir Sultan’ım eydür kalbimin nuru

    Müminler gözlüyse münafık kördür

    Erenlerin yolu kadimdir birdir

    Her tepenin başında da yol olmaz

    Pir Sultan Abdal, hem şöyle sorar:

    Muhammed Ali neslinden kim kaldı

    Kim var Hacı Bektaş Veli'den gayrı

    Onulmaz yaraya merhem kim sardı

    Kim var Hacı Bektaş Veli'den gayrı

    Hem de soruşturmasına yine kendisi yanıt verir:

    Çok şükür olsun Hüda'nın demine

    Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var

    Mehdi evsafı eyledim temine

    Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var

    (...)

    Bir güneş doğdu dünyanın yüzüne

    Âşıkların nur göründü gözüne

    Cümle canlar niyaz etti özüne

    Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var

    Pir Sultan’ım biat ettik ol erden

    Muhabbet kokusu geliyor serden

    Katarından ayırma Şah-ı Merdan

    Hacı Bektaş Veli Sultan Balım var

    Anadolu'nun yetiştirdiği ve Aleviliğin Yedi Ulu'sundan biri olan büyük ozan, artık Hacı Bektaş Dergâhı'nda daha önce oturmuş ve oturmakta olanların ve Bektaşilerin açık yürekli propagandası içindedir.

    Artık Pir Sultan'a göre “devir Bektaşilerindir”. Öyleyse “sevdalı, bade süzen, dünyayı gezen, sırlarına güç erilen ama arifler arifi ve hak yoluna canlarını kurban etmekten çekinmeyen Bektaşiler” derlenip toparlanmalıdır.

    Sevda çekmek şanlarıdır

    Gizlice erkânlarıdır

    Hak yoluna canlarıdır

    Kurbanı Bektaşilerin

    Onlar Horasan'ı gezer

    Demkeş olur bade süzer

    Seyyah olup daim gezer

    Sultanı Bektaşiler'in

    Sırlarına güç erilir

    Remizleri geç bilinir

    Üstad olan Pir seçilir

    Hünkârı Bektaşilerin

    Arifler arifi gelir

    Arife tarif vız gelir

    Uzak yakın hep bir gelir

    Hassına Bektaşilerin

    Pir Sultan’ım bu ne demek

    Yerde insan gökte melek

    Hiç cahile çekme emek

    Devridir Bektaşilerin

    Sanki bu derleniş için “Rum (eli)’u fetheden Kırklar serdarı Şah Kızıl Deli'yi (Seyyid Ali Sultan'ı) imdada” çağırmaktadır.

    Şah-ı Merdan Ali kurdu bu yolu

    Hazreti Fatıma cihanın gülü

    Evvel Seyyid Ali aldı yürüdü

    Kırkların serdarıdır Kızıl Deli

    Pir Sultan'ım eydür sancak getiri

    Zemheride gonca güller bitiri

    Kalenin altın üstüne getiri

    Rum'un fethin eden Şah Kızıl Deli

    ***

    Hey erenler evliyalar serveri

    Himmet eyle bize Şah Seyyit Ali

    Tarık-ı Naci'nin sensin rehberi

    Himmet eyle bize Şah Seyyit Ali

    Pir Sultan'ım eydür yola âşıkız

    Ta ezelden böyle kalbi sadıkız

    Severiz ey Şah'ım kalbi sadıkız

    Rahmet eyle bize Şah Seyyit Ali

  14. Yukari
  15. Pir Sultan Kalender Şah'ın Huzurunda Özünü Dâra Çekiyor

    Pir Sultan Abdal'ın, 1514 Çaldıran felaketi öncesi tek güvendiği ve peşinden koştuğu Şah, Şah İsmail Hatayi idi. Kendilerini ancak, 13-14 yıl önce Anadolu Alevi Türkmen boylarının yardımıyla Safevi Devletini kuran Şah İsmail kurtarabilirdi. “Urum'da (Anadolu'da) ağlayan sefilleri, o şad eder (sevindirir)” ve güldürebilirdi.

    Hak'tan inayet olursa

    Şah Urum'a gele birgün

    Gazada bu Zülfikar'ı

    Kâfirlere çala birgün

    Hep devşire gele iller

    Şah'a köle ola kullar

    Rum'da ağlayan sefiller

    Şad ola da güle bir gün

    Çeke sancağı götüre

    Şah İstanbul'da otura

    Firenk'ten yesir getire

    Horasan'a sala bir gün

    Gülü Şah'ın doğdu deyü

    Bol ırahmet yağdı deyü

    Kutlu günler doğdu deyü

    Şu alem şad ola birgün

    Mehdi Dede'm gelse gerek

    Ali divan kursa gerek

    Haksızları kırsa gerek

    İntikamın alsa gerek

    Pir Sultan’ın işi ahtır

    İntizarım güzel Şah'tır

    Mülk iyesi padişahtır

    Mülke sahip ola bir gün

    Bizzat nasip aldığı Piri Balım Sultan'ın o dönemdeki anlaşmacı gördüğü tavrından olacak, “Hacı Bektaş evladını günahkar görüp” Şah İsmail'e sıkıca bağlı görünüyor. Fakat, Çaldıran yenilgisi ve büyük Kızılbaş kırımının ardından Pir Sultan Abdal'ın bütün gücüyle Hacı Bektaş Dergâh'ına sarıldığını anlıyoruz.

    Pir Sultan'ın Çaldıran öncesi ve sonrası yapılan kırımdan kurtulması, Divriği-Arapkir-Kemaliye ilçelerinin ortak otlağı olan Sarı Çiçek Yaylası'nda Koca Haydar adıyla bir zaman gizlenmiş olmasına bağlanabilir. (Bkz. Cahit Öztelli: Pir Sultan Abdal, s. 30-31)

    Yine Sarı Çiçek Yaylası'na çok yakın, Arapkir ilçesinin sınırları içerisinde bulunan Onar köyündeki Şeyh Hasan Oner türbesi ve zaviyesini ziyaret ettiği ve orada konukladığını belirleyen bir nefesi günümüze gelmiştir. Bu nefeste Şeyh Hasan'a yalvarmakta, “zulümat (karanlık) içinde ve darda bulunduklarını” açıklayarak, evliyadan “imdat!” istemektedir. Aşağıya aldığımız uzun şiirinde, Pirini arayan Kul Himmet'in de yardım dilediği; 1204-5’de Bağdad halifesi Nasir tarafından Anadolu’da üst düzey Ahiliği kurmak, yani Selçuklu Sultanına Fütüvvet kuşağı bağlamak ve şalvarı giydirmek için gönderilen büyük Şeyhler arasında bulunan ve 1220’lerde ise bu bölgeye yerleşen Şeyh Hasan Onar, Bayad Türkmenlerindendir. Ve adı geçen köyde bir zaviye kurarak bölgeyi yurt tutan bir Şeyh-Beg olduğu bilinmektedir. (Geniş bilgi için bkz. İsmail Kaygusuz: Onar Dede Mezarlığı ve Şeyh Hasan Oner. İstanbul 1983; İsmail Onarlı: Şeyh Hasan Aşireti-Anayurttan Anadolu’ya. İstanbul 2001 ve İsmail Kaygusuz’un aynı kitaba yazdığı “Şeyh Hasan, Bölgesinin Ulu Evliyasıdır” başlıklı tanıtım yazısı) Köyün yaşlıları ve Dede’lerinden derlediğimiz nefes şöyledir:

    Bir gececik mihman oldum Onar'a

    Aman Onar Dede sen imdat eyle

    Özümü bağladım ol nazlı Pir'e

    Aman Onar Dede sen imdat eyle

    Adın Şeyh Hasan'dır hem derik Oner

    Elbet er olanda bulunur hüner

    Adını işiden secdeye iner

    Aman Onar Dede sen imdat eyle

    Kimimiz dardadır kimimiz yolda

    Kimi zulümatta kandadır kanda

    Tut elimiz' koyma bizi dar günde

    Yetiş Onar Dede sen imdat eyle

    Dört duvar üstüne binasın' kuran

    Mahrum kalmaz eşiğine yüz süren

    Horasan elinden azmedip gelen

    Yetiş Onar Dede sen imdat eyle

    Kalkıp Horasan'dan sökün edensin

    Urum diyarını mekân tutansın

    Çağıranın imdadına yetensin

    Yetiş Onar Dede sen imdat eyle

    Pir Sultan'ım düşmüş dürür cüdaya (cüda: ayrı, ayrılmış)

    Halim' arzedeyim Bar-i Hüda'ya (Bari: yaratıcı)

    Canım kurban olsun Onar Dede'ye

    Yetiş Onar Dede sen imdat eyle

    1516 ya da 1518 yılında Balım Sultan'ın ölümüyle Mürşid postuna oturmuş olan Kalender Şah'ın kişiliğinde Alevi-Bektaşi halk yığınları liderini bulmuştur. Kalender Şah'ın yukarıda aktardığımız şiirinde görüldüğü gibi, Şah İsmail Hatayi'nin de bir bakıma buna onayı vardır.

    Pir Sultan, aşağıdaki nefeste Kalender Şah'a seslenmektedir. “Aman mürvet” diyerek onun kapısına gelmiş, Pir'inin huzurunda özünü dâr'a çekmiş, hatalarını bir bir saymaktadır. Kendini düşkün görüp, Pir'ine yalvarmaktadır. Hatta vaktiyle “Hacı Bektaş oğlunu (Balım Sultan kastediliyor olmalı) günahkar” görüp (Dergâh'tan) uzaklaşmasından dolayı kendi kendine “yüzü kara” (iftiracı) nitelemesini yakıştırmaktan bile çekinmiyor. Pir Sultan Abdal, Pir Meydanı'nda özü dârda, müthiş bir özeleştiri vermektedir:

    Zahir batın On'ki İmam aşkına

    Aman Şah'ım mürüvvet deyü geldim

    Pirim nazar eyle şu ben düşküne

    Aman Şah'ım mürüvvet deyü geldim

    Bakmaz mısın cesedimin nârına

    Elim ermez oldu cihan kârına

    Yüzüm yerde geldim durdum dârına

    Aman Şah'ım mürüvvet deyü geldim

    Hacı Bektaş oğlun günahkar gördüm

    Aradım isyanımı özümde buldum

    Yüzümün karasın elime aldım

    Aman Şah'ım mürüvvet deyü geldim

    Erenler yolundan bir taş kaldırdım

    Gönül bahçesinde gülün soldurdum

    Bugün eksikliğim nefsi öldürdüm

    Aman Şah'ım mürüvvet deyü geldim

    Pir Sultan’ım eydür karşımda durma

    Gidip münkirlerle yol erkân kurma

    Alnımın karasın yüzüme vurma

    Aman Şah'ım mürüvvet deyü geldim

    Pir Sultan Abdal kendini Şah'ına, yani Piri Kalender Sultan'a bağışlattırdıktan sonra, nefeslerini, düvazlarını en etkin propaganda silahı olarak kullanmaya başlamıştır. Sazı elinde sözü dilinde dağlar aşmakta, ülkeyi köy köy, oba oba dolaşmaktadır. Artık Kalender; Şah'tır, Sultan'dır, Hacı Bektaş ve dört gözle beklediği Ali'dir O. Onun kişiliğinde Hacı Bektaş Veli'yi gördüğünü Pir Sultan Abdal şöyle dile getirir:

    Kuş olup güvercin donunu geyen

    Uyan dağlar uyan Ali'm geliyor

    Mucizatın cümle aleme bildiren

    Uyan dağlar uyan Ali'm geliyor

    (...)

    Pir Sultan Abdal’ın cisminde cansın

    Gönlümün evinde kurulu hansın

    Urum'un içinde sen bir Sultan’sın

    Uyan dağlar uyan Ali'm geliyor

    Kalender Şah’ın kurtarıcı lider olarak gelmekte olduğunu bildirirken, çekimser duranlara ve korkanlara güven veriyor. Onları bıkmadan-usanmadan, toparlanıp ayaklanmaya çağırıyor:

    Muhammed Mehdi'nin hak sancağını

    Çekelim bakalım nic'olursa olsun

    Teber çekip münkirlerin kanını

    Dökelim bakalım nic'olursa olsun

    (...)

    Münkirlerin sarayını yıkalım

    Yıkalım bakalım nic'olursa olsun

    ***

    Serden başka benim sermayem yoktur

    Verelim gaziler İmam aşkına

    ***

    Gelin canlar bir olalım

    Münkire kılıç çalalım

    Hüseyn'in kanın alalım

    Tevekkeltü Taalallah (= Tanrıya dayandım-yaslandım)

    Mervan soyunu vuralım

    Padişahı öldürelim

    Hüseyn'in kanın alalım

    Tevekeltü Taalallah

    Açalım kızıl sancağı

    Geçsin Yezit'lerin çağı

    Elimizde aşk bıçağı

    Tevekkeltü Taalallah

    Şah'ının ve evlatlarının, yani Alevi-Bektaşi halk yığınlarının maddi-manevi gücünü açıklama gereği duyup, çatlak sesleri susturma yollarına da başvuruyor:

    Arkası yok deme Şah'ım (ın) oğlunun

    Zahirde batında yüzbin er vardır

    Ondört masum ile Oniki İmam

    Yanınca Muhammed'le Ali vardır

    Önümüzce Rabbim sözüm pişirir

    Yaramaz sofular Şah'ı şaşırır

    Dervişler ar'oldu çiçek devşirir

    Arının gömecinde balı vardır

    Oddan kılıçtan keskindir gülbengi

    Kırmızıdır donu hem aldır rengi

    Renginde dürüm dürüm alı vardır

    (...)

    Pir Sultan'ım der ki vaktın beklesin

    İkrarını mümin olan haklasın

    Arif olan kalb evine saklasın

    Erenlerin çok gizli yolu vardır

    Pir Sultan Abdal “el-gün arasına düşmüş”, toplu halde “köpüklenmiş sel gibi aşıp giderlerken” biraz kuşkulu, ama büyük umutlar içinde Şah'ın yollarındadır.

    “Engürü dağından” çok ötelerde değildir, Dergâh ve başındaki Pir Kalender Şah. Dolayısıyla toprağını, yurdunu en güzel, en içten duygularla tanımlamış olduğu aşağıdaki şiirine “birçok kimse ile birlikte Pir Sultan'ın İran'a, Şah'a giderken söylediği” yorumunu yapmak gerekmiyor. Engürü dağından (Ankara yöresinden) İran Şahı'nın yolu mu sorulur? (Bkz. C. Öztelli, agy, s. 67, dipnot 2) Ayrıca, şiirin içine, İran tahtında birincisi 1587 yılından sonra görünen “Ala dağ ardındaki Şah Abbas” ifadesi çok sonradan girmiştir. Aşağıda görüleceği gibi söz konusu dörtlük, Pir Sultan Abdal'ın nefesinin genel havasına da kesinlikle uymamaktadır.

    Engürü dağından bir yol azıttım

    Acap Şah'a giden yollar bu m'ola

    Sarardı gül benzim döndü aynaya

    Acap Şah'a giden yollar bu m'ola

    Nice pınarım var dolar eksilir

    Ardıç dallarına gök tekeler asılır

    Gırcılı boran tutmuş beller kesilir

    Acap Şah'a giden yollar bu m'ola

    Merdindendir deli gönlüm merdinden

    Ala Dağ ardından Şah Abbas yurdundan

    Kanlı yaş akıttım Şah'ın derdinden

    Acap Şah'a giden yollar bu m'ola

    Nice pınarım var üstü bovalı (bentli)

    Taşı kimyalı da toprağı dualı

    Kayalarımız var şahin yuvalı

    Acap Şah'a giden yollar bu m'ola

    Pir Sultan Abdal'ım coşup giderim

    El-gün arasına düşüp giderim

    Köpüklenmiş selim taşıp giderim

    Acap Şah'a giden yollar bu m'ola

    Pir Sultan Abdal'ın “Şah'a gider ben bir bezirgân gördüm” diye başlayan nefesinde “bezirgân” ve “katar” birer simgedir bizce. Üstü örtülü olarak, bezirgân, Kalender Şah'ın yükselttiği isyan katarına çağrıdır. Kendisi de artık o katarın ayrılmaz eridir. Çünkü bu katar “hemen hakikatın yolunu tutmuştur. ” “Ona hizmet eden ancak Dergâh'a yeter”. Ayrıca “Bezirgân yükünü Yemen'den tutmuş” betimlemesi, Kanuni döneminde Osmanlı'ya Yemen'in iç kısımlarını kaybettiren Zeydi ayaklanmalarını anımsatmakta ve çok gezmiş olan Pir Sultan'ın oralara kadar uzanmış olduğunu düşündürmektedir. Katar çok güçlüdür; ona kâretmez Osmanlı haramisi. Şu dünyada çekilen vefasızlıktan kurtulmak için tek fırsat, bezirgânın katarına girmektir.

    Şah'a gider ben bir bezirgân gördüm

    Ayrılmam katardan ben şimden geri

    Hemen tutmuş hakikatin yolunu

    Ayrılmam katardan ben şimden geri

    Bezirgân yükünü Yemenden tutmuş

    Ona hizmet eden Dergâh'a yetmiş

    (...)

    Bezirgânın yükü lal ile gevher

    Ona kâr mı kılar harami safder

    (...)

    Şu yalan dünyada ne bulduk vefa

    Fırsat elde iken giregör safa

    (...)

    Pir Sultan Abdal'ım âşıkı çoklar

    Hiç kardaş bulmamış kend'özün saklar

    Korktuğumuz yerden yaradan saklar

    Ayrılmam katardan ben şimden geri

    Artık zamanı gelmiştir. Kalender Şah Ali'liğini göstermelidir ki “Ali kim olduğu bilinsin”.

    O Şah'ına, yukarıdaki nefeslerinde görüldüğü gibi hem “Ali” hem “Hacı Bektaş” diyordu. Erenler evliyalar serçeşmesi Hacı Bektaş Veli ise, torunlarından Kalender Şah da serçeşmedir. Şu halde “kendini teslim et bu ser çeşmeye” diyor Pir Sultan.

    Ama onun asıl istediği, tüm Anadolu Alevileri ve de ezilen halklar adına dileği “Hazreti Ali'nin devrinin yürümesi ve yeryüzünü kızıl taçların bürüyerek İstanbul şehrinin alınmasıdır”.

    Hazreti Ali'nin devri yürüye

    Ali kim olduğu bilinmelidir

    Alay alay gelen gaziler ile

    İmamların öcü alınmalıdır

    Kendini teslim et bu Serçeşme'ye

    Er odur ki birisinden şaşmaya

    Bin gaziye bir münafık düşmeye

    Din aşkına kılıç çalınmalıdır

    Çağırırlar filan oğlu filana

    Kılıcı arştadır doğru gelene

    Ne itibar yezit kavli yalana

    Ya ser verip ya ser alınmalıdır

    Yeryüzünde kızıl taçlar bürüye

    Münafık olanın bağrı eriye

    Sahib-i zamanın emri yürüye

    Mehdi kim olduğu bilinmelidir

    Pir Sultan Abdal’ım ey Dede Dehman

    Kendini çevir de andan gel heman

    İstanbul şehrinde ol sahib-zaman

    Tac ü Devlet ile salınmalıdır

    Pir Sultan Abdal'ın "Dede Dehman, Dehmen''ı (doğrusu Dih-man-İ. K.) hakkında C. Öztelli'nin P. N. Boratav'dan kaynaklanarak yazdığı “Dede Dehmen, Şah Tahmasb'ın adıdır” (C. Öztelli, agy, s. 139) yorumu bizce burada uygun değildir. Bu, Pir Sultan'ı İran Şahı'na bağlamak için zorlama bir yorum olurdu. Pir Sultan Abdal'ın “mihman canlar bize safa geldiniz” şiirindeki bir dörtlüğü biz, bizzat Dede olan babamızdan aşağıdaki biçimde dinledik:

    Misafir kapının iç kilididir

    Ev sahibi ise anın dilidir

    Mehman Muhammed'dir dehman Ali'dir

    Mihman canlar bize safa geldiniz

    Ayrıca Kul Hüseyin:

    Hak ileridedir geride sanma

    Münezzeh şehrinde mihman bizimdir

    Mümin kullar mabuduna tapmıştır

    Ali Keramullah dehman bizimdir

    Mihman Haktır dehman Ali demişler

    Didar arzulayan veli demişler

    İşte budur Allah kulu demişler

    Nur alem nuruyla devran bizimdir

    Hemen anlaşılacağı üzere bu ifadeler, “konuk Hak'tır, Muhammed'dir, yani onların makamındadır; karşılayan, yani evsahibi de Ali'dir” anlamını taşımaktadır. Birincisinde, dolaylı olarak Muhammed'in Kırklar'a konukluğu ve Ali'nin onu karşılaması anımsatılmaktadır. Yani, yukarıdaki nefesinde Pir Sultan Abdal, Ali olarak gördüğü ve nitelediği Kalender Şah'a, “Dede Dehman” diye hitap etmesi oldukça doğaldır.

  16. Yukari
  17. Kalender Çelebi Ayaklanması ve Pir Sultan Abdal

    Baki Öz, Kalender Çelebi ayaklanmasının kitle tabanı ve toplumsal niteliği üzerine şu genel belirlemeyi yapmaktadır:

    “Hacı Bektaş soyundan olan Kalender Çelebi ayaklanmasının kitle tabanı köylü-çiftçi kesimiydi. Yoksul halktı. Geniş Türkmen yığınlarıydı. Elinden dirliği alınmış, yoksulluğa itilmiş küçük dirlik sahipleriydi. Devletçe dışlanmış, baskıyla düzen içerisinde tutulmaya çalışılan kesimlerdi. Bunların geneli Alevi ve Türkmenlerdi. Doğallıkla içlerinde devletçe kıyıma uğramış, toprak yoksulu bırakılmış Sünni ögeler de vardı. Kalender Çelebi'nin bağlâşıkları bu tür Sünni ögelerle, elinden dirlikleri alınan küçük toprak sahipleriydi.” (Baki Öz: Osmanlı'da Alevi Ayaklanmaları. İstanbul 1992: 185)

    Osmanlı tarihyazıcıları, örneğin vakanüvis İbrahim Peçevi, Müneccimbaşı, Solakzade Mehmet ve Hemdani Çelebi, Kalender Şah ayaklanmasından uzun uzun söz etmektedir. Ortak oktaları, Kalender'in büyük güç ve itibar kazandığı, arkasında çok sayıda ve her kesimden halkın toplandığıdır. Tarihyazıcıların hepsi de, kendi inançları doğrultusunda, bunların “dinden çıkmış, inancı bozuk, dinsiz-mezhepsiz” olduklarında birleşirler. Bu nitelemelerle Alevi halkı “Rafızi, mülhid, Kızılbaş” diye adlandırırlar.

    İbrahim Peçevi şunları yazmaktadır:

    “Kalender Şah o kadar güç ve itibar kazandı, o kadar kalabalık bir toplumun başı oldu ki, böylesi hiçbir isyancıya nasip olmuş değildi. Âşık ve Abdal diye anılan ne kadar imanı ve fiili bozuk kimseler var idiyse yanına toplanıp, yirmi-otuzbin kadar eşkıyadan oluşan bir çete meydana geldi.” (Peçevi Tarihi I, s. 93)

    Solakzade de benzer yargıdadır:

    “Kalender adlı kötü yollu bir âşık... zamanın Mehdi'siyim diyerek (ortaya çıktı)... abdallar, torlaklar, dinsiz meşrebliler ile mezhepsizler, pekçok kötülükseverler ile onun havasına uyarak, yanına toplandılar. Bunların otuz bin kadar olduğu anlaşılmaktadır.” (Solakzade Tarihi II, s. 154, vd.)

    Osmanlı tarihinin bu en büyük ayaklanmasını Hünkâr Hacı Bektaş Veli'nin torunlarından ve Dergâh postnişini Kalender Şah'ın yönetmesi, tüm Alevi-Bektaşi topluluklarını biraraya getirmişti. Gün, “İstanbul'daki devletin tac ü tahtını” ele geçirmenin günüydü.

    Baba Zünnun'dan başlayarak Atmaca, Zünnunoğlu, Tonuz oğlan, Veli Halife ayaklanmaları, 1526-1528 yıllarındaki Kalender Çelebi büyük toplumsal başkaldırısının halkalarıydı.

    Ayaklanma Ankara-Kırşehir yöresinde patlamıştı. Ayaklanmanın merkezi karargâhı Hacı Bektaş Dergâhı çevresi olmuş; yığınlar burada toplanmıştı. “Ali nesli güzel İmam Urum üstüne” Doğu'dan - İran'dan, Horasan'dan - değil “Mağripten çıkmış”, yani Batı'dan geliyordu:

    Yürüyüş eyledi Urum üstüne

    Ali nesli güzel İmam geliyor

    İnip temenna eyledim destine

    Ali nesli güzel İmam geliyor

    Doluları adım adım dağıdır

    Tavlasında küheylanlar bağlıdır

    Aslının sorarsan Şah'ın oğludur

    Ali nesli güzel İmam geliyor

    Tarlaları adım adım çizili

    İrakip elinden ciğer sızılı

    Al yeşil giyinmiş gerçek gazili

    Ali nesli güzel İmam[1] geliyor

    Magripten çıkar görünü görünü (magrip: batı)

    Kimse bilmez evliyanın s ırrını

    Koca Haydar[2] Şah-ı Cihan torunu

    Ali nesli güzel İmam geliyor

    Pir Sultan Abdal'ım görsem şunları

    Yüzüm sürsem boyun eğip yalvarı

    Evvel baştan On'ki İmam serveri

    Ali nesli güzel İmam geliyor

    Pir Sultan, onca ayaklanmalar yaşamış, katılmış, toplumsal birliğin siyasetini yapmış ve hatta sazını silah gibi kullanarak, sancağın nereye dikileceğinin taktiğini bile vermiştir. “Görsem şunları ve boynumu eğip, yüzümü sürsem”, yalvarsam derken, “Kızılırmak gibi yatağından boşansın artık kuvvetlerin; Hama, Mardin ve Sivas'takilerle birleşip, ikiyüzlü Osmanlı'nın başına taşlar üşürerek, yani onları yokederek sancağımızı Kazova'ya dikin artık” diye beklemektedir.

    Gözleyi gözleyi gözüm dört oldu

    Alim ne yatarsın günlerin geldi

    Korular kalmadı kara yurt oldu

    Ali'm ne yatarsın günlerin geldi

    Kızıl Irmak gibi bendinden boşan

    Hama'dan Mardin'den Sivas'a döşen

    Düldül eyerlendi Zülfikar kuşan

    Ali'm ne yatarsın günlerin geldi

    Mümin olan bir nihana çekilsin (nihan: gizli)

    Münafık başına taşlar üşürsün

    Sancağımız Kazova'ya dikilsin

    Ali'm ne yatarsın günlerin geldi

    (...)

    Pir Sultan Abdal'ım bu sözüm haktır

    Vallahi sözümün hatası yoktur

    Şimdiki sofunun Yezidi çoktur

    Ali'm ne yatarsın günlerin geldi

    Ankara, Kırşehir, Bozok (Yozgat), Tokat, Sivas, Erzincan, Maraş, Adana ve Tarsus, ayaklanmaların alanı olmuştur. Kazova'ya sancak dikildiği takdirde Kalender Şah bütün güçlerin birleşmesini sağlayabilirdi.

    Ayaklanmayı bastırmak için Sadrazam İbrahim Paşa görevlendirilmişti. Anadolu beylerbeyi Behram Paşa ile Karaman beylerbeyi Mahmud Paşa eyalet askerleriyle ona katılmış bulunuyorlardı. Her iki Paşa'nın askeri birlikleri, Kazova'ya yönelen Kalender Şah'ın ardına düştü. Kazova'daki korkunç savaşta Kalender'in yoksul köylü Alevi savaşçıları Osmanlı ordusunu bozguna uğrattı. Arkasından Mahmud Paşa'yla birleşen diğer Osmanlı güçleri Tokat yakınlarında Cincifle denilen yerde, 27 Mayıs 1527/8’de yapılan savaşta yine yenildiler. Karaman beylerbeyi Mahmud Paşa, Alaiye beyi Sinan bey, Amasya beyi Koçi bey, Anadolu Timar defterdarı Ruh ve Karaman defterdarı kethudası Şeyh Mehmed öldürüldüler.

    Bu yenilgilerle birlikte Osmanlı ordusunun tüm ağırlıkları Kalender Şah birliklerinin eline geçti. Tarihyazıcı Solakzade'nin söylemiyle:

    “Bütün torlaklar ağırlıklı silah, hayme ve çadırlar edindiler. Çıplak ve perişan iken giyinip kuşandılar. Övünülecek giysilerle donandılar.” (Solakzade Tarihi II, s. 155)

    Pir Sultan Abdal bu olayları Kızıl Deli Sultan üzerine yazdığı bir

    şiirinde anlatmakta ve Kırklar simgesiyle vermektedir:

    (...)

    Kırklar Urum'a geçti sen duydun mu

    Tanrının arslanı geldi bildin mi

    Pınar yanında kendini buldun mu

    Kırklara serçeşmesin pirim Ali

    Cümlemizden ulusun Kızıl Deli

    Kırklar bir bir arda sökün eyledi

    Domuz kâfirlerin yolun bağladı

    Tanrının arslanı imdat eyledi

    Kırklara serçeşmesin pirim Ali

    Cümlemizden ulusun Kızıl Deli

    Geldi Kazova'sın duman bürüdü

    Kara kâfirlerin yağı eridi

    Allah allah deyüp Kırklar yürüdü

    Kırklara serçeçmesin pirim Ali

    Cümlemizden ulusun Kızıl Deli

    Kırklar Rum ilinde makam tuttular

    Makamlar açtılar çırağ yaktılar

    Bütün kâfirleri dine çektiler

    Kırklara serçeşmesin pirim Ali

    Cümlemizden ulusun Kızıl Deli

    Pir Sultan’ım bu sözleri söyledi

    Kâfirleri Yezitleri bağladı

    İlk selamı essela'da söyledi

    Kırklara serçeşmesin pirim Ali

    Cümlemizden ulusun Kızıl Deli

    (Esselâ: kendine güvenen ortaya çıksın anlamında meydan okuma deyimi)

    Kalender'in bu başarılarından sonra, Dulkadırlı boylarının çoğu ayaklanmaya katıldı. Bunların büyük bir kısmı Alevi değildi, fakat dirlik ve timarları elinden alınmış kimselerdi. Bunlarla birlikte Kalender Şah kuvvetlerinin sayısı 40 bine yükselmişti.

    Ayaklanma, giderek önünde durulmaz hale geliyordu. Bu durum karşısında Sadrazam İbrahim Paşa, Dulkadıroğulları'ndan (Kalender tarafına geçen) Başatı, Karacalu ve Dokuzboy beylerine gizlice dirliklerinin derhal geri verileceğini bildirdi. Ayrıca yolsuzlukların düzeltileceğini duyurdu. Vali Ferhad Paşa ile bazı sancak beyleri de “halka yanlış davranıyorlar” gerekçesiyle, ama aslında ayaklanmacıları ezemedikleri için idam edildiler. Dulkadır beyleri devletçe doyurulunca başkalarını da yanlarına çekmeye başladılar. Böylece Kalender Şah ayaklanmasına katılanlarda büyük çözülmeler başgösterdi.

    Sonuçta Osmanlı, savaşta yenemediği Kalender güçlerini onların hazır olmadığı içten parçalama siyasetiyle güçten düşürdü. Özellikle geceleri birçok insan ayrılıp evine dönüyordu. Öyle ki, Kalender Çelebi'nin yanında “3-4 bin Kalenderi (bizce burada “Kalenderci, Kalendersever’’, yani Alevi-Bektaşiler anlamındadır. İ. K.) kaldı.” (Müneccimbaşı Tarihi II, s. 527)

    Pir Sultan Abdal'ın “dostların muhabbeti kaldırıp, geriye kaçışını”, vefasızlığı ve ihaneti anlatan şiirinden birkaç dörtlük ve arkasından da her ne pahasına olursa olsun kendisinin Pirinden dönmeyeceğini korkusuzca vurgulayan nefesini verelim. Bu “Pir”, tabii ki “Pirlerin Piri Hacı Bektaş Veli”nin torunu Kalender Şah'tan başkası değildir.

    Çıktım yücesine seyran eyledim

    Gönül eğlencesi küstü bulunmaz

    Dostlar bizden muhabbeti kaldırmış

    Hiçbir ikrarından ahdi bulunmaz

    Zülüfleri top top olmuş cığalı

    Rakiplerin Hak'tan olsun zevali

    Bir günahkar kulum doğdum doğalı

    Günahkar kulunun dostu bulunmaz

    Kanı benim ile lokma yiyenler

    Başı canı dost yoluna verenler

    Sen ölmeden ben ölürüm diyenler

    Dostlar da geriye kaçtı bulunmaz

    Yine kırcılandı dağların başı

    Durmuyor akıyor gözümün yaşı

    Vefasız ardından gitse bir kişi

    Hakikat ceminde desti bulunmaz

    ***

    Koyun beni Hak aşkına yanayım

    Dönen dönsün ben dönmezem Pir'imden

    Pir'imden dönüp mahrum mu kalayım

    Dönen dönsün ben dönmezem Pir'imden

    Benim Pir'im gayet ulu kişidir

    Yediler ulusu Kırklar eşidir

    On İki İmamın server başıdır

    Dönen dönsün ben dönmezem Pir'imden

    Kadılar müftüler fetva yazarsa

    İşte kement işte boynum asarsa

    İşte hançer işte kellem keserse

    Dönen dönsün ben dönmezem Pir'imden

    Ulu mahşer olur divan kurulur

    Suçlu suçsuz gelir anda derilir

    Piri olmayanlar anda dirilir

    Dönen dönsün ben dönmezem Pir'imden

    Pir Sultan’ım arşa çıkar ünümüz

    O da bizim ulumuzdur Pirimiz

    Hakka teslim olsun garip canımız

    Dönen dönsün ben dönmezem Pir'imden

    Kalender Çelebi, elinde kalan birkaç bin kişilik kuvvetle Kayseri - Sarız üzerinden - olasıdır ki Adana ve Tarsus yöresinde ayaklanmacılarla Bozok bölgesindeki Zünnunoğlu ve Atmaca kuvvetlerini birleştirmek için, iki gücün ortasında bulunan - Nurhak Dağları'na çekildi. Bazı yazarların ileri sürdüğü gibi “İran'a gitmek için Kalender'in yol aradığını” sanmıyoruz. (Bkz. Baki Öz, agy, s. 189, dipnt. 163) Kaldı ki, İran yolu Nurhak tarafından değil Sivas-Erzincan hattı üzerinden geçiyordu. Kalender Şah kuvvetleri ise güneye doğru inmişti.

    Kalender Şah'ın elindeki inançlı ama yetersiz kuvvet, Sadrazam İbrahim Paşa'nın “Mehmet Ağa ile Pervane adındaki iki eşkıya avcısı” tarafından Başsaz (ya da Başsan) adlı yerde tuzağa düşürüldü. (Peçevi Tarihi I, s. 94) Burada Kalender Çelebi ve sadık adamı Veli Dündar öldürüldüler. Başları bir atın terkisine asılarak Padişah'a götürüldü. Kalender'in taraftarlarından pek azının kırımdan kurtulabildiğinde Peçevi, Solakzade ve Müneccimbaşı hemfikirdirler.

    Kalender Şah Ayaklanması'nın böylece bastırılması üzerine, Kanuni Süleyman (1520-1566) Sadrazam İbrahim Paşa'yı cömertçe ödüllendirdi. Sadrazamın yıllık ödeneğini iki katına (1 milyon 200 bin akçeden 2 milyon akçe'ye) çıkardı.


    [1] Burada "Ali nesli güzel İmam”, Kalender'den başkası değildir. Hatırlanırsa, Koyunoğlu da şiirinde ona "güzel Kalender” diye hitap ediyordu. Pir Sultan Abdal onu hep ”Şah, güzel Şah” bilmiş ve öyle demiştir. (Gençlik döneminde Şah İsmail'i kurtarıcı olarak beklerken yazdığı şiirlerinde de, onun adını nadiren kullanmıştır.

    [2] Bizce, dördüncü dörtlükte geçen "Cihan Şahı'nın torunu Koca Haydar'' da Hacı Bektaş Veli'nin torununun oğlu Kalender Şah'ın ta kendisidir. Yersiz yerde, kendi Koca Haydar adını kullanarak takıyye yapmıştır. Bu dizeyi "Şah Kalender ya da Pir Kalender Şah-ı Cihan Hacı Bektaş torunu" anlamında almak gerekir. Pir Sultan'ı tamamıyla İran şahlarına yamamak isteyen Cahit Öztelli'nin şiirin bu dizesini değiştirerek, "Şah Cüneyt torunu Koca Haydar''a dönüştürmesinin doğru bir yanı yoktur. (Bkz. Cahit Öztelli, agy, s. 140-141) Bu takıyye’yi şöyle açıklayabiliriz: Alevi-Bektaşi saz ve söz geleneğinde; deyiş söyleyen zakire ya da aşığa, saza niyaz edip bir kenara koyduğunda, ”Telden dinledik, bir de dilden dinleyek” denir. Bu âşığın, deyişin şiirin açıklanması ve dinleyenlerle tartışılması, yani sohbete geçmektir. Bir çeşit yığınsal eğitim ve propagandadır. Deyiş okuyan, nefes söyleyen âşık, aralarında bir "Zahid (dindar, Sünni)'' bulunduğunda, deyişi doğrudan ya da açıklarken onun ölçüleri ve anlayışına uygun değişikliklere sokar. Eğer bir yabancının bulunduğunu zakir ya da âşık bilmiyorsa, bu arada muhabbette bulunanlar da "Semah dönmek'' istiyorlarsa, orda bulunan en yetkin birinden uyarı gelir: "Âşık bize 'İtbilmez havaları' çal. Biraz da 'itbilmez oyunu' oynayalım!'' der. Bu sinyali alan âşık, hafif demeler, taşlamalar söyler, değişiklikler yapar. Semah çalarken de aynı şekilde düvazimamlar, tevhid, miraçlama ve devriye türünden nefesler okumaz ve Semah bitiminde gülbenk çekilmez. Pir Sultan Abdal'ın bu nefesini böyle bir ortamda söylediği anlaşılıyor.

  18. Yukari
  19. Pir Sultan Abdal'ın Kalender Çelebi Kırımından Kurtuluşu

    Baştan beri ileri sürdüğümüz düşünceler doğrultusunda akılyürütüldüğünde, Kalender Şah ayaklanmasına elli yaşlarında katılmış olması gereken Pir Sultan Abdal ayaklanmanın bastırılmasını izleyen kırımdan acaba nasıl kurtuldu?

    Şah İsmail'in ölümünün ardından, Hacı Bektaş Veli Dergâhı'nı Erdebil'in önüne geçirme ve merkez yapma siyasetini cesaretle ortaya atıp savunan Pir Sultan Abdal, Osmanlı'nın Bektaşileri ve Alevileri birbirinden ayırma ve parçalama gayretini boşa çıkarmış, Dergâh postnişini Kalender Çelebi'yi ezilen Anadolu Alevi kitlelerinin kurtarıcı “Şah”ı olarak görüp, onun övgüsünü yapmıştır. Bektaşi ve Alevileri tam birliğe yöneltmiştir. Ve de, inançları doğrultusunda başını vermekten çekinmeyen Alevi halk topluluklarını Muhammed-Ali, Hüseyin, Ehlibeyt, Oniki İmam sevgisi; Muaviye-Yezit-Mervan laneti, yani “Tevella ve Teberra” simgeleri içinde Kalender Şah’ın çevresinde toplama, birleştirme çağrıları yaptığı anlaşılıyor.

    Şiirlerine simgeleri öylesine ustalıkla yerleştirmiştir ki, bunlar adeta Pir Sultan’ı koruyucu örtü olmuşlardır. Ancak Kanuni'nin, babası Yavuz Selim'i aratmayan Kızılbaş düşmanlığından belki 20 yılı aşkın bir süre kendini koruyabilmesi, Anadolu'yu daha doğrusu yaşadığı bölgeyi uzun süre terketmesine bağlanmalıdır.

    Gençliğinde, Şah İsmail yandaşı olarak onun propagandasını yaptığı zamanlar, kendini Arapkir-Eğin-Divriği'nin ortak otlağı olan Sarı Çiçek Yaylası'nda gizlediğini belirleyen bilgilerden söz etmiştik. Pir Sultan Abdal’ın -kendini ikinci gizlenme dönemi olarak niteleyeceğimiz- bu yılları nerede geçirmiş olduğunu açık veya kapalı olarak gösteren şiirlerinden örnekler bulunmaktadır. Onlardan bazılarını aşağıda vereceğiz.

    Feleğin bile düzene desteğini vererek kendisini “çevre çevre yeldirdiğini” söyleyen Pir Sultan, “ayrılığın okunu dolduran” nedeni üç şeye bağlamaktadır; “ecel, didar ve nasip”. Başta ecel, yani ölüm korkusu olunca güzel yüz ve nasip kavramlarının önemi kalır mı?

    Kısmet verip bizi salan çöllere

    Ya eceldir ya didardır ya nasip (didar: sevgilinin güzel yüzü)

    Felek bizi saldı özge hallere

    Ya eceldir ya didardır ya nasip

    Kısmet verip çevre çevre yeldirdi

    Bilmediğim hikmetlere daldırdı

    Çekip ayrılığın okun doldurdu

    Ya eceldir ya didardır ya nasip

    Felek arka vermiş çarhın devine

    Arıt kalbin evin iman sevine

    Türlü dalga geldi gönlüm evine

    Ya eceldir ya didardır ya nasip

    (...)

    Pir Sultan Abdal’ım der ki vardığım

    Ulu dergâhıdır yüzler sürdüğüm

    Bilmediğim hikmetleri bildiğim

    Ya eceldir ya didardır ya nasip

    Ayrıca Pir Sultan Abdal'ın talibi Kul Himmet'in bir şiirinde, yana yakıla Pir'ini aradığını ve Oniki İmamlardan, velilerden, peygamberlerden, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinde yatmakta olan erler-evliyalardan yardım dilediğine tanık oluyoruz. Kul Himmet “Allah bir Muhammed Ali diyerek” Pir'inin derdine düşüyor ve onu göremediği için çok dertli olduğunu söylüyor. Oniki İmamlar dahil olmak üzere 44 kişi ve yer adı geçmektedir. Kul Himmet'in bütün buraları dolaşmış ve bu erlerin mezarlarını ziyaret etmiş olması büyük olasılıktır. Ve yine olasıdır ki, kendisi de Pir'i gibi uzun süre izini kaybettirmiştir. Aşağıda sunduğumuz bu şiir bize Pir Sultan'ın nasıl uzun bir süre kayıplara karışıp gizlenmiş olduğunu açıkça göstermektedir:

    Mekân mı tuttun sen bu gurbet illeri

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    ... görsem sorayım sinleri

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Turna gibi kanadı var yolu var

    Figanı var firkatı var ünü var

    Ölümün elinden çokca gamı var

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Niyaz kılın Pir Sultan'a Pirime

    Her kul dayanır mı böyle zulüme

    Zayıf Yusuf melhem etsin yarama

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Hüseyin Ova'nın gen' olur yazı

    Samah tutuyor mu gelini kızı

    Bir haber vereydin Hüseyin Gazı

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Abdal Ata tekkesine varalım

    Elven Çelebi'ye yüzler sürelim

    Koyun Baba'ya bir peyik salalım

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Bu imiş kısmetim bunda Mevla'dan

    Pirime kimler kıydı hey Yaradan

    Bizi sevindirir bir gün ağladan

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Mehmet Dede Sultan erlerden okun

    Karpuzu Büyük'ten gülleri sokun

    Var imdi düşmanlar kınalar yakın

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Kızıl Deli imdadıma gelindi

    Şah-ı Haydar ahvalimden bilindi

    Çoban Baba'ya garibi sorundu

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Monla Hünkâr Umur Sultan varıyom

    Depreşir yaraya merhem arıyom

    Baba Kaygusuz'u nerde soruyom

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Sahap çıkamadım da verdi Mısır'ı

    Bilin Mısırlının çoktur kusuru

    İmam Ali imiş erin asılı

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    İmam Hasan sır içinde sır idi

    ................

    Erler imdat eylen gönül farıdı

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    İmam Hüseyin'in makamı kande

    Üstüne irahmet yağmaz mı günde

    Pirim kula himmet imdat etsin de

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Vardım idi İbrahim'e Halil'e

    Erler niyaz kılın İmam Zeynel'e

    Soralım Veysel'e Yemen iline

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Gelindi varalım Acem Şah'ına

    Kimidi sır veren İmam Bakır'a

    Sordum bulamadım İmam Cafer'e

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Eba Müslim teberini alıyor

    Himmet eylen İsa gökten iniyor

    Elalem Musa Kazım da biliyor

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Şit peygamber evladına Hu dedi

    Güruh Naci silsilesi bu dedi

    Muhammed Taki Naki'ye su dedi

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Hasan Askeri'den bulak miraci

    Bostan Kulu'yunan Er Kara Hacı

    Teslim Abdal Derviş Ali davacı

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Abdal Musa kalemini çalınca

    Çok çağırdım üşermedi yalınca

    Hesabımız görek Mehdi gelince

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Şeyh İbrahim Şeyh Hasan'ın gülüdür

    Ali Baba Hubuyar'ın yaridir

    Er Aslanoğlu'nu desen Ali'dir

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Gelindi varalım Hoca Bodun'a

    Ak Hoca yardımcı ikrar güdene

    Çeltek Baba yardım etmez la diyene (la: yok)

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Şeyh Nusret tekkisini unuttuk

    Allah'ım şu dünyayı da kuruttuk

    Dikin kefenimi suyum ılıttık

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Denizli Baba'nın da açıktır çiçeği

    .....................

    Ya Seyyid Selhaddin erin gerçeği

    Göremedim Pirimi dertliyim dertli

    Uyan Balım Sultan halim pek yaman

    Hacı Bektaş Veli göndersin iman

    Benim güddüğüm yol Sahib-i Zaman

    Göremedim