ÖRSELENMEK
VE UNUTMAK ÇELİŞKİSİNDE "SİVAS OLAYLARI" - 3 -
DEVLET
GÖREVLİLERİ VE SİYASİLER, YAPTIKLARI AKIL DIŞI İZAHLARLA KARA
BİR SAYFA AÇTILAR
Bu
ülke Sivas'ta kurulmuştu, Sivas'ta da yıkılacaktı
Devlet
durumu biliyordu. Hicret koşusu gerekçesiyle yüzlerce insan
Sivas'a taşınmış ve saldırıya hazırlanmıştı. Şehirde başka
hiç bir yerde kaldırım çalışması yokken, otelin 50 metre uzağındaki
kaldırım taşları sökülmüştü. Emniyet müdürü "Göstericiler
dağıtılmadı ama kontrol altında tutuldu. Olayların bu duruma
geleceğini tahmin edemedik, ne yapalım. Takdir-i İlahi" yorumunu
yapıyordu.Sivas olaylarını inceleme amacıyla kurulan Meclis
komisyonunun raporu da tarihe çok önemli ve her dönem tartışılacak
saptamalar ve iddialar bırakmıştır. TBMM raporu; olayların
sorumlusunun ölenler olduğunu ima eden belirlemeler içermekteydi...
Vali
verdiği hiçbir kararın hayata geçirilemediği noktada "Sonumuz
geldi", "Sonumuzun geldiğini düşündük" gibi ifadeler kullanmıştı.
En yüksek mülki amir bile sonucu kabullendiğini itiraf ediyordu.
Belediye Başkanı Temel Karamollaoğlu kitleyi sakinleştirmek
adına "Gazanız mübarek olsun, bunların ruhuna bir fatiha okuyalım"
diyordu, belediyenin yaptığı "Taleplerinizi sıralayın" anonsunun
ardından. Ve taleplere göre, şenlikler iptal edilecek, şenlik
için gelen yazarlar, şairler, sanatçılar kenti terk edip gidecek
ve ozan heykeli kaldırılacaktı. Belediye, bu taleplerle aslında
bu katliamın örgütlenmesinde ne denli güçlü bir sorumluluğu
olduğunu itiraf ediyordu. Ama yargı ve idari mekanizmalar
bunu hiç bir zaman göremeyecekti.
Otel
içinde olan ve Aziz Nesin'i koruma görevini üstlenmiş olan
polis memurlarına diğer polis arkadaşları "Bunların neyini
kurtarıyorsunuz? Bırakın gebersinler" diyorlar, işini yapmak
isteyen komiser Mehmet adlı meslektaşlarını kınıyorlardı.
Yangın sonrasında yan binaya geçerek kurtulmaya çalışanlara
Büyük Birlik Partisi İl başkanlığında bulunan parti üyeleri
"Orospular gidin yanın, girdiğiniz kapıdan çıkın" önerisinde
bulunuyorlardı. İtfaiye merdiveninden inmeye çalışan Aziz
Nesin'e "Kurtarmayın onu, ölecek adam o. O insan değil hayvan.
Ölmesi gerek..." diyen belediye meclis üyesinin talimatına
itfaiye erleri uymakta tereddüt etmemiş ve saldırmaktan çekinmemişlerdi.
Saldırganların
amacı açıktı. Cumhuriyet Sivas'ta kurulmuştu, Sivas'ta da
yıkılacaktı. Vali gidecek ve şeriat gelecekti. Saldırıya maruz
kalanlar ise Sivas'ta devletin olmadığını, devleti yargısız
infaz yaparken gördüklerini ve devlet gözetiminde cinayet
işlendiğini anlatıyorlardı.
Devlet
durumu biliyordu. Hicret koşusu gerekçesiyle yüzlerce insan
Sivas'a taşınmış ve saldırıya hazırlanmıştı. Şehirde başka
hiç bir yerde kaldırım çalışması yokken, otelin 50 metre uzağındaki
kaldırım taşları sökülmüştü.
EN
DIŞARIDAN GELEN SESLER...
Peki
en dışarıda neler vardı? Öncelikle başbakanın durum tespit
girişimi hem etik, hem estetik ve hem de politik bir bomba
olarak gündeme düştü. Başbakan Tansu Çiller: "Otelin etrafını
saran vatandaşlarımıza hiçbir biçimde zarar gelmemiştir, oteli
hissedarlarından biri yakmıştır" diyerek olaylardaki siyasal
sorumluluğunun bir lapsus, yani dil sürçmesi olarak aşikar
hale getirmişti. Diğer bir girişim olaylara bir meşruiyet
kazandırma ve hedef şaşırtma çabasıydı. Dönemin Refah partisi
Genel Başkanı Necmettin Erbakan "Sivas halkı doğal olarak
reaksiyon göstermiştir. Bunun arkasından CIA çıkar" iddiasında
bulunuyordu. Diğer bir eğilim ise günah keçileri yaratma uğraşısıydı.
BP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ..."Sivas'a Aziz Nesin'i
getirenler olaylardan birinci derecede sorumludur..." diyerek
1.5 yıldır valilik yapan ve Sivas'taki dinci-gerici çevrelerle
büyük sorun yaşayan Vali Ahmet Karabilgin'i adres gösteriyordu.
Çok
az sayıda siyasetçi, sorumluyu arama çabası ve önerisi içindeydi.
Bu yönde dikkat çeken çaba Aydın Menderes'ten gelmişti. Menderes
"Devletin temel görevi vatandaşının can ve mal emniyetini
sağlamak olduğundan olayların sorumlusu idaredir. İşin ucu
Vali'den İçişleri Bakanlığı'na kadar dayanıyor..." diyerek
asıl sorumluluk alması gereken kişilerin kimler oluğunu vurgulamak
istiyordu.
Sosyolojik
açıklamalar da ardı sıra gelmeye başladı. Aziz Nesin ve diğer
kurtulanlar, olayların Alevi-Sünni çatışması olduğuna vurgu
yaparken Başbakan Çiller bu olayların Alevi-Sünni çekişmesi'
olmadığında ısrarcıydı.
Sosyolojik
açıklamaları psikolojik yorumlar izledi. İçişleri bakanı Mehmet
Gazioğlu kendi sorumluluğunu görmezden gelerek, "Yangın önceden
planlanmış değildir. Kitle psikolojisi ile ortaya çıkmıştır"
açıklamasında bulunuyordu. Abdüllatif Şener, akademisyen edasıyla
"Kitle psikolojisi denen bir olay vardır. Halk tahrike uğramıştır..."
iddiasını sürdürüyordu. Erdal İnönü ise tüm izleyenlerine
dudak ısırtacak bir saflık ve kayıtsızlıkla "Güvenlik güçlerimiz
vatandaşlarımızın zarar görmemesine dikkat ederek olayları
kontrol etmeye çalışmışlardır" cümlesini kuruyordu.
Emniyet
müdürlüğünün açıklamaları, sanki olayda izledikleri örtük
teşvik edici rolü uygun bir rasyonele giydirme çabasıydı.
Emniyet müdürü "Göstericiler dağıtılmadı ama kontrol altında
tutuldu. Olayların bu duruma geleceğini tahmin edemedik, ne
yapalım. Takdir-i İlahi" yorumunu yapıyordu. Bölgenin MİT
yöneticisinin ifadesi ise hem gülünç hem de içler acısı bir
durumu resmediyordu. İlgili kişi protesto yapılacağı ihbarı
ile ilgili olarak: "Telefon ettim. Emniyette hiçbir yetkiliye
ulaşamadım, karşıma çıkan görevli bir polise şifaen söyledim"
demekteydi.
Süleyman
Demirel'in "Devlet güçleri ve halk karşı karşıya getirilmemelidir..."
ifadesi ise, unutturma çabalarının ve bu olayın muhasebesini
yapmama planlarının en üst düzeydeki girişimini temsil etmekteydi.
Daha sonra basında yer alan "Süleyman Demirel bazı politik
manevralar adına aydınları feda etti" yorumunu doğrulayan
net bir ifadeydi aslında bu.
Bazı
aydınlara göre, olayların yorumu yalıtık ve duygusuzdu; "Yerleşik
düzenin, kurulu dizgenin her zaman ayrıksı, tartışan, eleştiren,
soran ve sorgulayan yaklaşımlara kapalı kaldığı" biçimindeydi.
Olayların düşünce özgürlüğüne bir tehdit olduğunu belirten
dönemin Kültür Bakanı Fikri Sağlar'a yanıt çok gecikmeden
olaylardan siyasal bir kazanç elde etme çabasında olan Mesut
Yılmaz'dan gelmişti. "Devletin valisi halkımızın dini duygularını
rencide eden, dini değerlerle alay eden bir konuşmacıya tepkisiz
kalmışsa milletin o valiye güvenmesini bekleyemezsiniz. Fikir
özgürlüğü halkımızın mukaddes değerleri karşısında geçersizdir"
açıklamasını yapıyordu.
Eylemcilerin
psikolojik durumu da en dışardan gelen seslerin içinde yer
buldu. Olaylar öncesi oluşturulan gergin ortamın etkisiyle
bazı kişilere tepki gösteren bireyler, "Tahrik edilen bireyler",
"Merak edenlerin katılımıyla büyüyen eylemler", "Dağıtılabileceği
halde dağıtılmayan grup" olarak adlandırıldılar. Diğer yandan
kendi karanlık düşüncelerini egemen kılmak için insanlarımızı
yakan saptırılmış kitleler oldular. Sivas olaylarını inceleme
amacıyla kurulan Meclis komisyonunun raporu da tarihe çok
önemli ve her dönem tartışılacak saptamalar ve iddialar bırakmıştır.
TBMM raporu; olayların sorumlusunun ölenler olduğunu ima eden
belirlemeler içermekte; PKK ve Amerika karşıtı sloganların
varlığını eylemin meşruiyeti yönünde değerlendirme eğilimindedir.
Ve eylemin meşru olduğu izlenimini vermektedir. Rapor, tek
sıra ve 10-15 kişilik polis barikatı kurulmuş olduğunu belirtmiş
ama emniyetin bu zaafı konusunda sağlıklı bir değerlendirme
yapmaktan kaçınmıştır. Bu raporda da yerel basında ve ilgili
çevrelerde yer bulan söylemleri destekler biçimde, gerçekte
tahrik unsuru içermediği halde Aziz Nesin'e ve onun konuşmasının
tahrik ediciliğine vurgu yapılmıştır. Raporda örgüt vurgusu
yoktur. Bir gün önce dağıtılan 'Müslümanlara' başlıklı bildiri
ciddiye alınmamış ve yeterince değerlendirilmemiştir. "Sivas
olaylarının nedeni Müslümanlar imzalı bildiri değil, Pir Sultan
Şenlikleri'nin düzenlenmesi ve buna izin veren mülki amir"
olduğu iddiası yapılmıştır. Yine Pir Sultan Abdal ve kangal
köpeklerini temsil eden 'Ozan' heykeli tahrik unsuru olarak
gösterilmiştir. Gerçekte "Atatürk ve devrim şehitleri için
yapılan saygı duruşunun" eksik yansıtılarak çarpıtıldığı da
dikkat çekmiştir.
YANITLANMAMIŞ
SORULAR...
»
Bir gün önce yapılan protesto çağrısından sonra polis neden
önlem almadı?
»
Gösterici sayısı 10 bini aşarken neden iki manga asker ve
400 polis vardı?
»
Neden askeri birlikler olaya müdahale etmedi?
»
Belediye başkanı neden göstericileri yüreklendirdi ve destekledi?
»
Valinin yardım talebi neden hükümet tarafından ciddiye alınmadı?
»
Müdahale istekleri neden gerçekleştirilmedi?
»
Göstericiler polis otolarının hoparlörlerini nasıl kullandı?
»
Çevre kent ve kasabalardan göstericilerin geldiği doğru
muydu?
»
Milli Gençlik Vakfı, eylemi yönlendiriyor muydu? Kim organize
etti?
»
Tahliye etmek ile ilgili neden hiçbir girişim yoktu?
» İçerde kalanları korumaya yönelik neden hiçbir çaba gösterilmedi?
Sivas
Katliamı konusunda yapılmış ve yurtdışında bilimsel bir dergide
yayınlanmış bir psikiyatrik araştırma (2)
Sivas
Olayları ve ruhsal sonuçları
Tanımda
belirtilen ruhsal travmaya maruz kalan bireyler TSSB tanısı
için gerekli tanı ölçütlerinden herhangi birini karşılamazlarsa
'sınırda (borderline)' olgular olarak tanımlanmaktadırlar.
Bu çalışmada da, sınırda TSSB olguları saptandı. 18 aylık
uzunlamasına değerlendirme boyunca 79 olgunun 45'ine değerlendirme
aşamalarının herhangi birinde 'sınırda TSSB' tanısı kondu.
Üç olgu tüm değerlendirme aşamalarında 'sınırda TSSB' ölçütlerini
karşıladı. Kimi olgular ise bazı değerlendirme aşamalarında
'sınırda' belirtiler sergiliyordu. Bu olgular TSSB belirtilerine
sergilemekle birlikte sınıflama sistemine göre ruhsal bozukluk
olmayan grupta yer alıyorlardı.
Kronikleşme (süreğenleşme), hastalığın uzun dönemdeki kalcılığını
anlatan bir tanımlamadır. Kronikleşme ile hastalık öncesi
ve sonrası değişkenlerin ilişkisine bakıldığında şunlar gözlenmektedir:
Otel grubunda çok daha fazla konikleşme gözlenmiştir. Bu travmanın
şiddetinin bu grup için en yüksek olması ile ilişkilidir.
Daha önce benzeri olaylara maruz kalanlarda kronikleşmenin
daha az olduğu dikkat çekmiştir. Bu bulgu daha önce benzeri
stresörlere maruz kalmanın ve hazırlıklı olmanın bir tür bağışıklık
kazanmaya neden olduğu biçiminde açıklanmaktadır. Otel grubu
ile diğer gruplar arasındaki önemli bir fark, kişinin kendisinin
veya bir aile bireyinin yaralanması ve ceset görme ile kronikleşme
arasındaki ilişki ile ilgilidir. Otel grubunda ağır yaralanma,
ceset görme, mal kaybı vb. etkiler daha fazla olmasına rağmen
kronikleşmeyi artırıcı bir etkisinin olmadığı gözlenmiştir.
Kültür merkezinde ise yaralanmalar daha seyrek ve hafif olmasına,
daha az oranda ölü bedenlerle karşılaşmalarına rağmen, bu
değişkenlerin kronikleşme üzerinde önemli düzeyde etkisinin
olduğu görülmüştür. Araştırmacılar bu bulguyu yine travmanın
şiddeti ile açıklamaktadırlar. Otelden kurtulanlar grubu zaten
çok ağır bir travmaya maruz kaldığı için ek faktörlerin fazla
katkısı olmadığını belirtmişlerdir. Kültür merkezi grubunun
yaşadıkları travma daha hafif düzeyde olduğu için ek faktörlerin
kronikleşme üzerinde belirleyici olduğunu vurgulamaktadırlar.
TARTIŞMA
Bu
çalışma, yaşanan bir travmaya verilen tepkilerin farklılığını
göstermektedir. Üç çalışma grubu arasında TSSB oluşumu açısından
ilk değerlendirmede istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmezken,
daha ileri aşamalarda TSSB gelişmesinde stresörün uzun süreli
etkisinin devamı açısından karşılaşılan travmanın şiddetinin
belirgin bir fark yarattığı görülmüştür. TSSB'nun sınıflandırılmasında
travmayı temel etiyolojik etken olarak alıp ayrı bir tanısal
kavramı oluşturmaya çalışan düşünce günümüzde yeniden bir
tartışma alanı oluşturmaktadır.
Bu
çalışmanın önemli bir diğer bulgusu DSM-III-R sınıflama sistemine
göre TSSB ölçütlerini karşılayan olguların sayısında 1. aya
göre 6. ayda azalma olurken 12. ve 18. ayda 6. aya göre artış
saptanmasıdır. Bu olgular 6. ayda iyileşiyor, 12. ve 18. aylarda
yeniden alevlenme gösteriyor olabilirler. Bu bulgular, yineleyen
değerlendirmelerin gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır. Eğer
bu çalışma 6. ayda bitmiş olsaydı daha uzun zaman sürecinde
TSSB sayısında ortaya çıkan bu kaymayı saptamak mümkün olmayacaktı.
Travmanın yıldönümünde ve yaşanan olayın bir parçası olan
mahkeme sürecinde TSSB belirtilerinin artışı biçimindeki bulgular,
uzunlamasına çalışmaların gerekliliğini ve önemini göstermektedir.
Güncel
travmanın yeniden anımsanmasına yol açacak olayların belirtileri
alevlendirmesini beklemek sürpriz olmayacaktır. Bununla birlikte
18. ayda TSSB gösteren olguların 12. ayda bozukluğu gösterenlerden
istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olması, mahkeme
kararının felaketin kurbanlarının beklentisini karşılamaması
ile ilişkili görünmektedir.
İlginç bir diğer bulgu da, akut, kronik ve geç başlangıçlı
olmak üzere yalnızca üç TSSB formunun varlığı düşüncesinin
aksine, sekiz farklı formunun bulunması olmuştur. Bu bulgu
'sınırda, inatçı, tekrarlayın, iyileşen' gibi çalışmanın 6.
ayda bitirilmesi halinde saptanamayacak olan farklı TSSB formlarının
tanımlanmasına olanak verme açısından uzunlamasına çalışmaların
gerekliliğinin önemli bir kanıtıdır. Doğal felaketlere bağlı
oluşan TSSB ile ilgili bir çalışmada da benzeri alt formlardan
söz edilmiştir
SONUÇ
OLARAK;
a.
Bulgular göstermektedir ki; travmaya maruz kalma süresi TSSB'nun
başlaması ve seyrinde tek belirleyici olmamakla birlikte,
önemli bir belirleyicidir.
b.
Akut, kronik ve geç başlangıçlı üç temel form dışında uzun
seyir sırasında TSSB sekiz farklı forma kadar görünüm alabilmektedir.
c.
Beklenenin aksine, geç başlangıçlı tepkiler otel grubunda
akut ve kronik formlardan daha yüksek bulunmuştur.
d.
Strese tekrar maruz kalmak ve benzeri travma yaşantısı, bazı
olguları travmatik sterse karşı bağışık hale getirmektedir.
e. Travma sonrası hastalanma sürecinde moral ve parasal destek
beklentisi önemli olabiliyor.
Türkiye'de bu konudaki çalışmalar yetersiz olduğu için bu
tür siyasi olayların, katliamların uzun dönemdeki etkilerini
yeterince bilemiyoruz. Bu çalışmanın sonuçları uzun dönemde
ciddi ruhsal ve toplumsal sorunların sürdüğünü gösteriyor.
Türkiye gibi, sorunların askeri yöntemlerle çözüldüğü, toplumsal
muhalefetin yaygın ve yoğun bir şiddetle bastırılmaya çalışıldığı,
işçi sınıfına açıkça saldırıldığı, kamu emekçilerinin kendilerini
ifade etmelerinin önüne copla geçildiği, Kürt halkının kırıma
uğratıldığı, köylerin boşaltıldığı, her gün onlarca insanın
faili meçhul cinayetlere kurban gittiği, sorunlara mafyatik
çözümler üretildiği ve milyonlarcasının bu olaylara tanık
olduğu bir ülkede bu çabaların ne kadar önemli ve yaşamsal
olduğu; oluşturulacak politik bir tavrın ne kadar gerekli
olduğu anlaşılmaktadır.
04.07.2007
DOÇ.DR.
BURHANETTIN KAYA
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilimdalı