Ekmek
ve su tadında bir politikleşme hikâyesi 'SARIGAZİ'
Yoksulluk,
yoksunluk, işsizlik gibi hallere bir de 'itiraz etme' geleneği
ve direnme inadı eklenince, kolayca 'terörist' oluverdiler
bugüne dek. Ama artık, dile getirdikleri itirazlarının anlaşılmasını
istiyorlar
Benzer olan tüm mahalleler gibi, bir türlü
alamadığı hizmeti kendisi getirmek zorunda kalan Sangazi,
'büyük şantiye' İstanbul'un yeni fotoğrafında altyapıya
kavuşuyor. Peki ya Sarıgazili İstanbul'a ne zaman kavuşacak?
Yeni bir akşam, yine otobüsler yan yoldan
geri dönüyor. Şoför, "Tehlike varmış, emir geldi gidemeyiz
daha ilerisine" diyor ve isyan eden vatandaşı sakinleştirmek
istercesine ekliyor, "Biz de emir kuluyuz, görüyoruz halinizi
ama yapabileceğimiz bir şey yok. Ben de burada oturuyorum,
bilmez miyim şu çektiğimizi." Ardından, bu yazı dizisinde
anlatmaya çalıştığımız diğer mahallelerdeki halk gibi Sangazililer
de tabana kuvvet lanet okuyarak yola koyuluyorlar evlerine
doğru. Sangazi degöçten en çok nasibini alan yerlerden biri.
2000 yılı sayımlarında 48.600 olarak belirlenen nüfus şimdilerde
100.000'lere dayanmış durumda. 1992 yılında belde olan Sangazi
bölgesi, Merkez, İnönü, Meclis, Emek ve Kemal Türkler olmak
üzere beş mahalleden oluşuyor. 15 camisi bir tane de cemevi
var. Sangazi de tıpkı diğer mahalleler gibi 'muhalif' bir
kimliğe sahip. Bölgeye polis bakmadığı için polis baskını
hiç görmediler ama jandarma baskını çok oldu. Son 'muhaliflik'
her yıl halk tarafından yapılan jestiuali AKP'li belediyenin
üstlenmesi ile kendini gösterdi. Belediyenin her yıl insanların
severek dinlediği sanatçılar y erine/esti-vali arabesk ve
pop müzik sanatçılarıyla doldurmasına insanlar itiraz edince
jandarma müdahale etti, sokaklarda barikatlar kuruldu. Son
olarak da bu yazı dizisine konu olan diğer mahallelerdeki
gibi, bölgede yürütülen 'yozlaşmaya hayır kampanyalarıyla'gündeme
geldi Sarıgazi.
Uzun yıllardır burada yaşayan bir amcayla
karşılaşıyoruz, "neler neler yaşadık" diye başlıyor söze...
68 yaşındaki Rıza Ulucan, 1959'da Tunceli'den gelmiş. "O
zamanlar Kadıköy'e gittiğimizde, Sarıgazi'den geliyor bunlar
derlerdi bizim için" diyor ve ekliyor: "Çünkü dizimize kadar
çamur olurduk." Sangazi en kalabalık dönemlerini 1985 ve
1990 yılları arasında yaşıyor. "Otobüs yoktu o zamanlar,
buraya otobüs getirtmek için burada çalışan işçilere bilet
alıp sen şurada sen şurada in derdik. Ki talep olduğunu
görsünler diye".
Tokat ve Tunceli'den göçün ağırlıklı olduğu
Sarıgazi'de ortaokul 8o'li yıllarda kurulmuş. Semtin çoğunluğu
Alevilerden oluşuyor. Rıza Ulucan eski günleri şöyle anlatıyor:
"Gecekondu olarak yapıldı ama 65 -70'den sonra apartmanlar
dikildi. Sonra Almanya'ya giden çok oldu buralardan. Ne
yapacaklar ki burada iş yoktu. Bir yolunu bulup gidenler
kendilerini şanslı hissediyorlardı" diyor.
Mahallenin bugününe dair ise, "Hırsızlık
epey arttı. Askeriye alıp götürüyor ama ertesi gün serbest
bırakılıyor" diye dert yanıyor. Son günlerde bir çok mahallenin
ortak sorunu...
MUHALİFSEN SORUN
AÇARLAR
"adımı vermezseniz bir sorundan bahsetmek
istiyorum" diyen M.U., Rıza Amca'dan daha genç. "Yaşlılarımız
hâlâ yarım anlatıyorlar gerçeği, çünkü korkuyorlar başlarına
bir şey gelir diye. Ben de çekmiyorum tabi ama adımı vermezseniz
sorun yok" diyor M. U. ve anlatmaya başlıyor:
"Politikleşmenin yaşandığı bir süreç oldu
burada. İnsanlar bu yüzden buralara yatırım yapmaktan çekindi.
Çünkü garantisi yok ki. Evet Almanya'ya gidip zengin olan
da çok oldu ama yatırımlarını başka yere yaptılar." Gençliğin
yaşadığı çelişkilere değinmeden geçemiyor ve en yalın haliyle
devam ediyor: "10 kişinin bir gecekonduda yaşadığını düşünün.
Sonrasında o kişilerden biri Nişantaşı ya da lüks bir semte
gidip, başka şeyler görüyor ve düşünmeye başlıyor. 24 saat
oralarda çalışan biri mahallesine döndüğünde yabancılaşıyor.
Aslında Sarıgazi'nin merkezi diğer yerlere oranla daha şanslı.
Burada öğretmeni, avukatı, memuru var. Ama şu bir gerçek
politikanın yoğun yaşandığı yerlerde her şey olur. Eskiden
hırsızlık olayı hiç yoktu. Kapkaç nedir bilmezdik. Ama bugün
baktığımızda bunu söylemek çok zor. Devlete ve sisteme karşı
gelirsen her şey mahalleye girer. Çok basit bir örnek vermek
istiyorum; kendi ellerimizle hırsızı yakaladık, jandarmaya
teslim ettik ama ertesi gün bırakıldı. Artık delilden suça
gidiliyor. Jandarma hiçbir şey yapmıyor. Eski İstanbul dediğimiz
yerlerin kırıntıları, oradaki yozlaşmalar buralara kadar
geldi. 98 yılından sonra hızlı bir değişim sürecine girdiğini
söylesek abartmış olmayız."
Sarıgazi'nin geçmişinde de bugününde de
politika hep var olmuş. Halkın çoğunluğu Alevi kökenli ve
bir de muhalif tutumları eklenince, politikleşmiş bir ortam
doğuyor. M.S. devam ediyor; "Sarıgazi'nin imarı gelişse
de, kiralarda artış gözlense de değişmeyen gerçekleri de
var. Hâlâ altyapı sorunları nedeniyle her yağmurda dere
taşıyor. Hiçbir belediye hizmeti gelmiyor Sarıgazi'ye.
Sarıgazili artık
konuşuyor
Ebru: Sarıgazi'de
değişimden söz etmek mümkün. İnsanlar konuşmasıyla, davranışıyla
her şeyi ile o kadar hızla değişiyor ki... Eskiden evlerde
Hacı Bektaşi geleneği öğretilir, aydınlar anlatılırdı. Ama
artık insanların bir araya gelip konuşması neredeyse imkânsız.
İletişimi olmayan bir çağda yaşıyoruz. İnternet ve bilardo
salonlarında zaman geçiren gençler var artık.
Ali: Burada
jandarma var. Ne işe yarıyor diyeceksiniz? Mesela uyuşturucu
meselesi olduğunda bir tane jandarma göremezsiniz ama ne
zaman ki bir eylem yapılır işte o zaman her yer kuşatılır.
Burada hırsızlık olmuştu, biz gençler olarak tepki göstermiştik.
Jandarma bizi gözaltına aldı. "Neden karışıyorsunuz size
ne?" dedi. Neden bana ne olsun ki?
Ebru: Jandarma
ya da polisin görevi bulundukları bölgede düzeni sağlamaktır.
Peki nerede düzen? Jandarma sadece kimse olay çıkarmasın,
kim ne kullanıyorsa kullansın diyor. Ben nasıl derim 'ne
yaparlarsa yapsınlar'. Benim de kardeşim var, onun ilerde
uyuşturucuya alışmayacağını kim garantileyecek? Engelleyebilirler
oysa.
Mehmet: Benim
gittiğim okulda da uyuşturucu kullananlar var. Ama bu sorunla
kimse ilgilenmiyor. Ama ne zaman ki muhalif bir etkinlik
yaparsın işte o zaman 'siyaset yapmayın' diye karşı çıkılır.
Uyuşturucu kullananı şikâyet edersin, gözaltına alınırsın...
»Ebru: Hakkımızı
arıyoruz sadece. Tam olarak hizmet giden mahalleleri düşünün,
Kadıköy'ü, Üsküdar'ı vs.'yi. Neden oralara tam teşekküllü
hizmet gidiyor da buraya yapılmıyor aynı şeyler? Biz bu
farklılığı yüksek sesle dile getirdiğimiz için suçlanıyoruz
aslında.
» Hasan Nacar (İnönü
Mahallesi Muhtarı): Büyükşehir Belediyesi'ne bağlandığımızdan
beri, altlapı çalışmaları var. Bu, İstanbul'un Avrupa Kültür
Başkenti olması planlarıyla da paralel bir gelişme. Ben
15 senelik muhtarım daha önce randevu bile alamıyordum Büyükşehir
Belediyesi'nden. Ama şimdi konuşuyoruz çünkü seçimler yaklaşıyor
yine.
Sorunun kaynağında
'zenginlik' var
DAYANIŞMACI PLANCILAR
Bu mahalleleri öne çıkaran nedir diye kendimize
sorduğumuzda iki cevapla karşılaştık. Kentin çoğunluğuna
kendilerinden daha sefil durumda olanların tehdidini hissettirmeye
sürekli ihtiyaç duyan, meşruiyetini vatandaşının vatandaşına
karşı korkusunda arayan devletin çıkarları bir yanda...
Bunların, toplumla bağı zedelenmiş, bu bağın oluşumundaki
hakikatini, toplumun hayatının daha insani olması, yaşanabilir
kılınması, toplumun kendi adına dile gelmesi, görünür olması,
bir özgürleşme pratiği olarak dayanışma hallerinin yaygınlaştırılması
gibi hasletlerini kaybetmiş muhalefet biçimleriyle rastlaşması
diğer yanda. Bunların üstüne de imaj çağının gerçeğe değil
sansasyona ihtiyaç duyan 'sahibinin sesi' medya eklenince,
'kahramanlık' hikâyesine gereksinme duyanlarla, canavara
ihtiyaç duyanlar, imaj çağı tanrılarının desteğiyle bu mahallelerde
yaşayanların hayatında 'ihtiyaçlarının' ne tür sonuçlara
yol açtığını umursamadan aynı kaynaktan beslenerek yaşayıp
gidiyor.
Kentin yoksulluğunu didik didik edip yoksulları
dilencileştirenler, yoksulluğun müsebbibinin yanı başlarındaki
zincirlerinden boşalmış zenginlik olduğunu da unut(tur)makta....
Çok az insanın aklına bir ur gibi kentin ormanlarına, su
havzalarına yayılmış ultra lüks kurtarılmış bölgelerinde,
köpekleri için özel koltuklu servis aracı bulunan ve köylüleri
yıllardır mantar topladıkları ormanlarından atanların yaşadığı;
meselenin asıl kaynağının da zenginin zenginliği ve zenginliğini
yaşama biçimi olduğu gelmiyor. Öyle olmasa ortalıkta onca
"yoksulluk" araştırması dururken yanında mevcudundan daha
fazla sayıda "zenginlik" araştırması bulunurdu.
Kentsel Dönüşüm Planları sürecinde insanlara
bunun hakkında danışmanlık hizmeti vermek için gönüllü olarak
biraraya gelmiş Şehir Planlama Bölümü öğrencileri ve hocalarının
çoğunlukta olduğu, aralarında sosyal bilimler ve mimarlık
bölümlerinden öğrencilerin, mimarların bulunduğu bir grup.
Neoliberal devlet
ve toplumsal tecrit
ZEYNEP GAMBETH
Türkiye'nin en çok göç alan ili İstanbul'un
sosyetik göbeğinden soyutlanmış mahallelerde dile getirilen
ortak sorun devletin çöküşünün aldığı çarpık hali yansıtır.
Bir yandan neoliberalizm ve tüketim toplumunun etkileri;
diğer yandan devletin vatandaşlarının can ve mal güvenliğinden
sorumlu bir kamusal aygıt olduğu imajının çökmesi göze çarpıyor.
Burada sorulması gereken soru şu: devletin bir ülkedeki
tüm farklılıkların üstünde ve ötesinde ortak değerleri temsil
eden, ortak ihtiyaçları gideren bir aygıt olduğu savı, ekonomik
liberalizmin çelişkilerini örtmek için geliştirilen bir
ideoloji değil miydi zaten? O halde, mahallelilerin ifadelerinde
eskiye oranla bir farklılık olduğu tesbiti nasıl yorumlanmalı?
SOSYAL DEVLETİN ÇÖKÜŞÜ
Bunu bir yanılsama olarak değerlendirmek
yerine, tam tersine, neo-Iiberalizmin özgül yapısını açığa
çıkardığı için ciddiye almak gerekir. Türkiye'de 90'larda
başlayan toplumsal dönüşüm, devletin tarafsız olduğuna dair
kanının çökmesine yol açtıysa eğer, bu bize devlet pratiklerinde
bir farklılaşma olduğunu anlatır. Bundan önce en azından
belli bir sosyal refah devleti ideali ve söylemi çerçevesinde
hareket eden devlet, bir takım sorumluluklarını, imajı bozmamak
uğruna da olsa, üstlenmek veya üstleniyor gözükmek zorundaydı.
Bugün ise göz boyama ihtiyacı dahi hissetmiyor. Toplumsal
sorumluluklarını tamamen özel sektöre ve sivil topluma havale
etmiş durumda. Bundan, neoliberal ideologların iddia ettikleri
gibi, devletin çöküyor olduğunu mu anlamalıyız? Hayır, çökmüyor
çünkü farklılıkları bastırmak, muhalefeti susturmak, is-tenilmeyeni
çeşitli stratejilerle (eski otobüs tesis etmekten ruhsatsız
içkili lokallere göz yummaya kadar) tecrit etmek ve yıldırmak
açısından devlet her zamankinden de güçlü ve mevcut. Bunu
yeni bir paradoks olarak anlamalı ve öyle yorumlamalıyız.
'PİYASA'NIN KORKUSU
YOKSULLAR
Sadece Türkiye'de değil tüm dünyada neoliberalizm
yeni bastırma stratejileri geliştirmekte ve devleti bu yönde
kullanmakta. Yoksulluğun yapısal sebepleri tamamıyla gözardı
edilirken, yoksullar "suçlu" olarak damgalanmakta, piyasa
ekonomisinden pay alan kesimlerin korkulu rüyası haline
getirilmekte. "Yoksullukla savaş" söylemindeki militarist
dil tesadüfi değildir, örneğin. Şiddet, neoliberal rejimi
tehdit eden bir unsur değil, aksine pürüzsüz işleyebilmesinin
koşuludur. Güvenlik diskuru ve tehdit algılarındaki artış
da aynı işlevi görür. Toplumsal bağların piyasa mekanizması
yüzünden koptuğu, iş güvencesinin kalmadığı, gelecek korkusunun
yer ettiği bir toplumsallık üreten neoliberalizm, ortaya
çıkan yeni gerginlik ve eşitsizlikleri kontrol altına almak
zorundadır. Mekânsal stratejilerle tecrit edilen yoksullar,
göçmenler ve farklı etnik kimliklerin "toplumsal özne" olmalarının
engellenmesi, neoliberal rejimde devlete biçilen roldür.
Ancak görülmektedir ki, her yönetimsel stratejide olduğu
gibi burada da, beklenmedik direniş şekilleri gelişiyor.
Polisin suç ile başa çıkmadığı, çıkma niyetinin de olmadığı
mahallelerde toplum adaleti kendi ellerine alıyor. Bu durum
sadece Türkiye'de değil, dünyanın birçok ülkesinde gözlemlenmekte.
Piyasadan payını alanlar özel güvenlik şirketlerine yönelirken,
yani pasif tüketici konumlarını korurken, mahallelerde kendi
güvenliğinden sorumlu öznelerin ortaya çıktığını görüyoruz.
Yalnız, burada dikkat edilmesi gereken nokta, linççilerin
de benzeri bir role soyunmuş olmalarıdır. Devlet taraftarı,
devletten çok devletçi linççi de adaleti kendi ellerine
alma iradesiyle hareket eder. Devletle toplumun arasındaki
çatışmayı sivil toplumun içine taşıyan bu yeni bölünme ekseninde
kurumsal yapılara paralel (paralegal ve paramiliter) oluşumlar
devletin bir uzantısıdır. Bunun karşısında durabilecek bir
irade var ise eğer, mahallelerdeki gibi özdenetim (ve nihai
olarak özyönetim) pratiklerinin gelişmesiyle güçlenebilir
ancak.