Sivas
olayları 13. yılında, failleri hâlâ cezalandırılmadı,
kamu vicdanını sızlatmaya devam ediyor.
Sivas
katliamının yıldönümü 2 Temmuz, Alevilerin taleplerinin
yerine getirildiği gün olmalı. Bunu sağlamak, özellikle
mevcut hükümet de dahil olmak üzere, devletin kendisini
temize çıkarması için bir vesile sayılmalı
Anadolu
Selçukluları öncesi Mengücekoğullarının payitahtı (bugünkü
Divriği ilçesi) ve inşa edilen kimi mimari eserleriyle UNESCO
tarafından "Dünya Mirası Listesi"ne giren nadir kentlerimizden
biri, Selçuklular döneminde hanları ve kervansaraylarıyla
en önemli ticaret yolu, Osmanlılar zamanında vazgeçilmez
bir eyalet, Cumhuriyetin kuruluş mücadelesinde karargah
olan Sivas, bütün bunların yanı sıra kanlı, kara gibi uğursuz
sıfatları da yüklenmiş durumda. Pir Sultan Abdal'ı, 1980
öncesi yaşanan katliamı, 1993 yılı 2 Temmuz'undaki Madımak
Oteli vahşetini düşündüğümüzde bu ithamların yersiz olduğu
söylenemez. Günümüze bakıldığında, tarihi tekerrürden ibaret
kılmayacak, yeni vahşetlere olanak tanımayacak, Sivas'ı
kara sıfatlar şehri olmaktan kurtaracak ne gibi önlemler
alındığını görmeye çalıştığımızda siyasilerin demagojik
söylemlerinin dışında elle tutulur, gözle görülür bir şey
bulamıyoruz.
Bilindiği
gibi her yıl 2 Temmuz'da, başta Alevi, Bektaşi dernekleri
olmak üzere kimi sivil toplum örgütleri, işçi sendikaları,
örgütlü aydın-sanatçı girişimi, sosyalist parti ve çevreler,
kerhen de olsa diğer bazı partiler tarafından anma etkinlikleri
düzenleniyor. Amaç, insanlıkla bağdaşmayan bir durumun lanetlenmesi
ve elbette ki tekrarlanmaması için bilinçli ve tedbirli
olma çağrısı yapmak. Tam da bu noktada kimi çevreler farklı
kaygı ve çıkarlarla, deyim yerindeyse, ortalığı velveleye
veriyorlar. Bazı siyasi kurumlar da bu velveleye çanak tutuyor.
Sivas'ın kanlı bir şehir olarak anılmasını istemeyen, kentin
zengin folklor birikimiyle, özellikle yetiştirdiği ozanlarıyla,
evrensel değerlere sunduğu katkılarla anılmak gereğini vurgulayan,
iyi niyetli hemşerilerimi ayrı tutuyorum. Ancak başka hesaplar
güdüldüğü de anlaşılıyor. Çünkü niyet akla yatkın. Sivas
bu kara lekeden kurtulmalı, tarihteki olumlu yeriyle, turizm
ve ticaretteki potansiyelini kullanabilmesiyle yeniden canlanmalı,
her yıl 2 Temmuz anma etkinlikleri Sivas'ın utancını yeniden
anımsatıp ekonomik kalkınmasını baltalamamalı. İlk bakışta,
anma etkinliklerine yönelik bu itirazlar masumane gibi gelebilir.
Aslında masum ve akla da yatkın. Ama bir şartla...
Bitmeyen
yazışmalar
Uzak
geçmişi bir kenara bırakalım. Madımak vahşetinin nasıl örgütlendiğini
de, evet nasıl örgütlendiğini de bir kenara bırakalım. Sonrasında
ne yapıldı? Önce 2 Temmuz 1993 tarihine Sivas'ın göbeğindeki
Madımak Oteli'nde olan bitenlere bir gözatalım. Fikirlerinden
başka silahı olmayan, kütüphaneler dolusu eseri, onlarca
tablosu, yüzlerce bestesi, Anadolu'yu Türk diyarı yapan
Türkmenlerin folklorik değerlerinden olan halayını, semahını
çağdaş, özgün koreografiyle dünyaya sunmaya çalışan gençlerin
bir otelde yakılması, otele komşu binalarda yer alan bir
siyasi partinin kadrolarının, birkaç kişiyi kurtardıktan
sonra bu kadar yeter deyip pencerelerini kapatmaları, valinin
çaresiz kalması, kolluk kuvvetlerinin müdahale etmemesi,
sekiz saat süren can pazarı ve 37 kişinin yanarak can vermesi
sonunda dönemin başbakanının "İyi ki dışarıdaki vatandaşlarımıza
bir şey olmadı" açıklaması. Olay, en kaba hatlarıyla bu
kadar net ve çıplak. Sonrası ise Sivas'ı da, Türkiye'yi
de binlerce kez utanç denizinde boğmaya yetecek kadar insanlık
ayıbı olmaya aday: Yargı komedyası. Bir sonraki hükümetin
adalet bakanın, sanıkları ziyareti, sırtlarını sıvazlama
girişimi. Utanç verici bir durum! Dahası var. Yargılama
sürecinin gayri hukukiliği bir yana, adresi bulunamayan,
bir türlü ele geçirilemeyen kimi sanıkların, müdahil mağdurlar
tarafından, kişisel girişimlerle tespit edilen saklandığı
ülkelerden iade edilmelerini engelleyecek biçimde karmakarışık
"devlet yazışmaları"yla istendiği de ayan beyan ortada ve
kamu vicdanını hâlâ sızlatıyor.
İnsan
olmanın asgari koşulunun yaşama ve yaşatma hakkına uymaktan
ibaret olduğunu görmezlikten gelip 'milli ve manevi değerler'
diye çırpınanlara ve bunların sözde mukaddesatçı siyasi
önderlerini ciddiye alan halkım şu gerçeğin fazlasıyla farkında.
Madımak vahşeti ilk değildi. Muradımız son olmasıdır. Bu
bir mezhep hesaplaşması da değildi. Kaldı ki mezhepler de
siyasi oluşumlardandır. Siyasetin ise ekonomik çıkar ilişkilerinin
bir tezahürü olduğu zaten biliniyor. Ne yazık ki, hilafet,
saltanat gibi taht, baht kavgası, olayın çıplak yüzünü örtüyor.
İşte tarih! Yüzümüzü döndüğümüzde, Abbasi hilafeti altında,
Büyük Selçuklular döneminde aynı vahşetin örnekleriyle karşılaşıyoruz.
Ehli Sünnet denilen mezhepler, birbirlerini yakıp öldürmüşlerdi.
Konuya ilgi duyanlar vezir Kunduri ile Nizamül Mülk dönemindeki
Selçuklu dini siyasetini inceleyebilir. Fıkıh mezheplerinden
olan Hanefi, Şafii ve Hanbeli mezhebi mensupları Mutezile
ve Eşari itikadından hangisi geçerli olmalı tartışmasından
dolayı, bir süreliğine Şiileri katletmeyi bir kenara bırakıp
birbirlerine girerler. Sonradan kimi vezirlerin siyaseten
Eşariliğe ve Hanefiliğe meyletmeleri sorunu görece yatıştırır.
İmparatorluklar
güçlenip kurumlaştıkça, kurucu unsurlarını çabucak gözden
çıkarıp siyasetlerini her türlü baskı aracıyla yürütürler.
Bu yüzdendir ki, Selçuklular ataları olan göçebe Oğuzları,
Anadolu'ya, Rum diyarına sürerek çöküşünü geciktirebilmiştir.
Osmanlılar, kurucuları olan Türkmenlere ancak yüz yıl tahammül
edip daha sonra kılıçtan geçirdiler. Türkiye Cumhuriyeti
ise baştan beri diğer bazı uluslarla birlikte laikliğin,
demokrasinin, çağdaşlığın garantisi olan Türkmen Alevi-Bektaşi
unsurunu gözden çıkaracak kesimlerin eline geçme aşamasına
geldi.
Tarihten
ders
Şimdi
malumu ilana gelelim. Yani tarihten ders çıkarmaya. Alevilerin
sayısal çoğunluğu ve oy potansiyeli ortada. Yıllardır bunu
harcayan parti(ler) de biliniyor. Ama dert de, Alevilerin
çözülmesini istedikleri talepleri de ortada. Bugün sayıları
milyonlarla ifade edilen bir kesimin bırakın inançlarını
ve ibadetlerini yaşamasını, geleneklerini ifade etmelerine
bile tahammül edilemiyor. Resmi ağızlar, Aleviliği eskisi
gibi sapkınlık olarak lanse edemeseler bile dışarıdan tanımlar
dayatarak, en olumlu ifadesiyle İslam'ın dejenere olmuş
tasavvufi yorumu diye değerlendirip doğru yola çekmeye çalışıyorlar.
Temsil ve söz hakkı tanımak istemiyorlar. Doğaldır ki, bu
durum mezhep taassubunun yeniden canlanması ve başka katliamların
yaşanması endişesine neden oluyor. Oysa Alevi-Bektaşi çevreler
kendi içlerinde, yaşatageldikleri inanç, ibadet, gelenek
ve sosyal nizamlarını derinlemesine sorgulayarak çağın gereklerine
uygun yaşama formları kazanmak kararlılığını sürdürüyorlar.
Talepleri ise ırk, dil, din, renk farklılığı gözetmeksizin
her türden taassuba meydan vermeksizin çağdaş, laik, demokratik
dengeler üzerine oturan bir gelecek perspektifidir. Siyasi
alanda ise her türlü dayatmaya son verilip özellikle laikliğin
uygulanmasıdır. Zorunlu din derslerinin kaldırılması, Diyanetin
lağvedilmesi gibi gecikmiş uygulamaların derhal yerine getirilip
özgür ve eşit bir toplumsal hayata yönelişin yollarının
açılmasıdır.
Öç
peşinde koşmak, kan davası gütmek Alevilerin geleneğinde
olmayan durumlardır. 2 Temmuz vesilesiyle Alevilere barış
çağrısı yapacak her kesimin, özellikle de resmi İslam yorumcularının,
söze binlerce özürle başlamaları tarihsel bir zorunluluk
gereğidir. 2 Temmuz Alevilerin taleplerinin yerine getirildiği
gün olmalıdır. Bunu sağlamak ise özellikle mevcut hükümette
dahil olmak üzere, devletin kendisini temize çıkarması için
bir vesile sayılmalıdır. Aleviler, büyük bir endişe içerisinde
kulak kirişte, yürek tedirgin soruyorlar: Yeni bir 2 Temmuz'a
kadar barış, öyle mi!