Yarın
Cumhuriyet tarihimizin en acı ve kanlı olaylarından birinin
14. yıldönümü. 2 Temmuz 1993'te Sivas'ta düzenlenen Pir
Sultan Abdal'ı anma etkinliğinde husumet, nefret ve vahşet
iç içe geçti. Gözü dönmüş bir güruh, etkinliğe davetli olanların
kaldığı Madımak Oteli'ni ateşe verdi.
İnsan
olma adına dehşete düşürücü, toplum olma adına mide bulandırıcı,
devlet olma adına da utanç verici bir olaydı bu.
Saldırı
Aleviliğe yönelikti, ama 'yangın' sadece Alevileri almadı
kapsama alanına. Madımak'ta Alevi olmayan ilerici-sol-sosyalist
insanlar da can verdi.
Fakat
olay, Türkiye'de Alevilerin tümü açısından bağlayıcıydı.
Yüzyıllardır yaşadıkları memlekette tehdit algısı bu olayla
bir kez daha doruğa çıktı Aleviler arasında.
•
• •
Ama
öte yandan, "her serde bir hayır vardır" deyişini haklılaştıran
olumlu bir gelişme de oldu. Aleviler adeta çığlık çığlığa
bu topraklarda var olduklarını, var olmaya da devam edeceklerini
haykırmaya ve bu yolda örgütlenmeye başladılar.
Bıçak kemiğe dayanmış, 'kimlik' dışa vurulmuştu.
Bu,
Türkiye Aleviliğinin tarihi açısından 'ikinci milad' sayılabilecek
bir gelişmedir. Yaklaşık 500 yıl önce yaşananlar sonucunda
oluşmuş 'birinci milad'la girilen 'lâl' olma halinden çıkış
sağlayan bir 'kırılma' ya da...
•
• •
Aleviliğin
tarihi açısından bakıldığında bu coğrafyadaki en önemli
dönüm noktası, bilindiği gibi 16. yüzyıldaki 'Kızılbaş'
isyanı ve kırımıdır.
Osmanlı
ve Safevi devletleri arasındaki çekişmenin bir parçası olarak
yaşananlar, bugün Türkiye Aleviliğinin gerek törensel gerek
mitsel gerekse şiirsel pek çok karakteristik unsurunu şekillendirmiş
ve kurumlaştırmıştır. Yüzyıllar sonra kendisine yönelik
anma töreni Sivas-Madımak'ta bir 'insan yangını'na dönen
'Pir Sultan Abdal' da bu dönemin ürünüdür.
Özünde
coğrafyaya hâkim olmak isteyen iki büyük devletin Anadolu'nun
doğusunda sürdürdükleri nüfuz mücadelesi yatan, ama on binlerce
insanın canına mal olan bir hadisedir bu.
Sorunun
kaynağı 'ekonomik'tir tabii ki. Osmanlı orduları Avrupa'nın
ortasına doğru akınlarda 'çocuklar gibi şen' iken, bu orduları
besleyen Anadolu açlıktan inim inim inlemektedir.
Hiçbir şey bu durumu ve onun sonucu olan isyanları, şu Alevi
deyişinden daha çarpıcı anlatamaz: "Şalvarı şakak Osmanlı
// Eyeri kaltak Osmanlı // Ekende yok biçende yok // Yiyende
ortak Osmanlı"...
Bu
zihin ve ruh haline bağlı olarak Anadolu'daki Türkmen Alevileri
aynı etno-dinsel kimliği paylaştıkları Şah İsmail'in Safevi
devletine meylederler. Osmanlı devleti, özellikle Yavuz
ve Kanuni dönemlerinde dışarıda Safevilerle, içeride de
Alevi hoşnutsuzluğu ve kalkışmasıyla uğraşmak zorunda kalır.
Sonuçta,
büyük bir Alevi kırımı gerçekleşmiştir bu süreçte. Sadece
Yavuz Selim ile Şah İsmail'in 'kapıştığı' 1514 Çaldıran
Savaşı öncesinde 50 binden fazla Alevinin katledildiği kaynaklarda
belirtilmektedir (Bkz. Mehmet Bayrak, Pir Sultan Abdal,
Yorum Yayınları, 1986, s.36).
Bu,
Aleviliğin 'dehşet' yüzyılıdır ve onu daha yüzyıllar sürecek
ölümcül bir sessizliğe büründürür.
•
•
« Bu memlekette Alevi-Sünni ikiliği de böyle başladı. Bu
ikilik Osmanlı'dan Cumhuriyet'e hemen her zaman değişik
ölçeklerde kendisini gösteren bir gerginliği var etti. Zaman
zaman da 1980 öncesinde Maraş'ta ve Çorum'da olduğu gibi
boğazlaşmaları ve işte 1993'te Sivas'ta olduğu gibi 'yangın'Iarı
üretti.
1500'lerin
başından 1900'lerin sonuna kadar süren ve üstesinden gelinememiş
bir 'husumet' bu.
Ama başlangıçta belirttiğim gibi, yine de önemli ve hayra
yorulması gereken bir fark var süreci başlatan olayla onun
(şimdilik) son noktasını oluşturan olay arasında: 'Çaldıran'
sırasındaki kıyımla oluşan 'sessizlik' hali, Sivas'taki
yangınla artık daha fazla sürdürülemez oldu.
Yaşadığımız
dünya sorunsuz-kusursuz değil kuşkusuz. Ama 1500'lerin 'astığı
astık-kestiği kestik' tarzına benzer bir uygulamayı sürdürerek
insanları yandıktan sonra kendi sessizliklerinden boğulmaya
mahkûm kılacak bir dünya da yok artık.
Üstelik bu dünyayı bu memlekette en iyi değerlendirip işlevselleştiren
çevrelerin başında da Aleviler geliyor.
O
yüzden Sivas sonrasında, büyük-büyük dedelerinin Çaldıran
sonrasında yaptığı gibi 'tevekkel tü tealallah' diyerek
sessizliğe bürünmediler.
Sivas'taki
yangın Aleviliğin tam anlamıyla 'dilini çözdü'.
Evet,
bu, bir 'ikinci milad'dır.
Birincisi
'sessizliğin miladı' iken bu ikinci, "Yeter artık!" nidasıyla
başlayan bir 'dillenme'nin miladı...
Bugün
çok sayıda dernek, vakıf, aydın, yayın ve televizyonla toplumsal
yaşamımızın en önemli girdilerinden biri Alevilik.
Şimdi
sorun, belki giderek kendi içinde bölünmeler yaşayan bir
'heterojenlik' arz etmesi; bu bakımdan denebilir ki Alevilik,
Sivas sonrası süreçte 'dışa açıldıkça' 'iç'ten parçalandı.
Ama
olsun! Ölümcül bir topyekûn sessizliktense rekabetçi de
olsa kanlı-canlı bir çok-seslilik evlâdır.
Çünkü
onda hayat var. Yana yana çıkılan aydınlık bir hayat...