Hepimizin
yaşamında unutamadığı günler vardır. Aklımıza yüreğimize
bir çivinin sivri ucuyla kazılmış acılar, sevinçler hep
olacak hayatımızda. İnsan geri dönüp baktığında inadına
acıları ile baş başa kalıyor. Belki de, yaratılan sevinçlerin
her birinde bir yanıyla acıların yaşanmış olmasıdır bunun
nedeni. Çünkü insan sevinçlerini de büyük kavgalar, büyük
uğraşlar sonucu var edebiliyor. Hiçbir sevinç yoktur ki;
büyük emekler verilmeden var edilmiş olsun.
Geriye
dönüp baktığımızda insanın ardında bıraktığı uzun yolun,
gözyaşları ve kanla kirlendiğini görüyoruz. Tarih neredeyse
bu kan ve gözyaşının anlatıldığı bir bilim dalı olarak var.
Tarihten öğrenmek sözü ise hep lafta kalmaya devam ediyor.
İki büyük Dünya Savaşı arasındaki zaman dilimi sadece 26
yıldır. 29 Mayıs 1993 Solingen’de beş Türkün uykuda oldukları
bir saatte evlerinin ateşe verilip yakılmasıyla, 2 Temmuz
1993 Pir Sultan Abdal Şenliğine katılan yazar, aydın ve
sanatçıların Sivas Madımak Otelinde kuşatılıp, 35 aydın
ve sanatçının yakılarak katledilmesi arasında 34 gün vardır.
Sebepleri
ne olursa olsun insanın insana bu zulmü kabul edilir değildir.
Birinin milliyetçilik diğerinin din adına yapılmış olması,
bu katliamların savunulabilmesinin olanağını asla sağlamaz.
Aksine bu kavramlar, dünyaya dinin ve milliyetçiliğin penceresinden
bakışı sorgulamamızın gerekliliğini ortaya koyar.
Bu
türden acı olayların hepsi taraf olalım veya olmayalım insanlık
onurunu ve ruhunu derinden yaralar ve bu yüzden hepimizi
ilgilendiren bir boyutu vardır. Üstüne üstlük bu olayların
sanıklarının bir şekilde korunduğu, kollandığı kanısı toplumda
hâkim olmaya başlamışsa; suçu birilerinin üzerine atmanın,
politikacıları suçlamanın bir çözüm olmadığını ve bununla
kendimizi rahatlatma şansımızın olmadığını bilmek durumundayız.
Hepimiz,
evet hepimiz bir şekilde suçluyuz. Bu türden olayların yaşanması,
suçlularının korunması, kollanması da dâhil, olup bitenden
hepimiz suçluyuz. Bir birey ve bir insan olarak olaylara
seyirci kalmanın sonuçlarını yaşıyoruz. İnsanı, bilgiyi
ve güzel olan her şeyi yadsıyıp sembollerle konuşmayı sürdürdüğümüz
sürece, bu tür olayların yaşanması ve suçluların korunması,
kollanması da hep olacak…
Hiç
kimse kendisini kandırmaya kalkmasın. Mersin ve ardından
Trabzon ve Samsun ile Sakarya’da olanlar ve ardından süre
gelen süreç ile vardığımız nokta ortada. Hiç kimse yarın
yeni bir Solingen’in olmayacağını iddia edemez. Bir Sivas’ın
yaşanması, yayılabilecek küçük bir yalan ile her an mümkün.
Günlük hayatın zorunu, getirdiği sorunları aşmanın yollarını
kolaycı, hamaset üzerine kurulu söylemlerle çözmeye çalıştığımız
ve milliyetçilik, din gibi kavramlara körü körüne sarıldığımız
sürece, bütün bunların yaşanması kaçınılmaz olacaktır. İnsan
aklı, bilinci, insan olma onuru ve erdemiyle var olmayı
hak eden bir varlık olarak bu sıradanlığı aşamadığı sürece,
insan olma savı anlamsız olur.
Savaşlar
gibi bu türden büyük katliamların, cinayetlerin, salt üç
beş baldırı çıplak Neo Nazi’nin veya üç beş takkeli sarıklının
işi olmadığı, bunun Devlet politikalarının bir uzantısı
ve/veya sonucu olduğu da açıktır. Bu tür olaylarda devletin
ve politika ile politikacıların sorumluğu küçümsenemez.
Bunun en tipik örneği Solingen olayına AKP iktidarının,
devlet erkânı ile büyük medyanın gösterdiği ilgi ile Sivas
Madımak olayındaki kayıtsızlığıdır.
2
Temmuz 1993’de Sivas Madımak Otelinde yaşananların unutulmasını
isteyenler, her yıl Solingen’de “ibret müzesi” ve “anıt
mezara” dönüştürülmüş evin önünde soluğu alıyorlar. Solingen
katliamının yıl dönümlerine Devlet Bakanı, Muhalefet, Büyük
Elçi dâhil tam kadro katılanlar, Sivas’ta görmediklerimiz.
Bu
ikiyüzlülük, üç maymunu oynama, kebap salonu olmuş Sivas
Madımak Otelinde kaybettiğimiz 37 insanımızı unutmaya yeter
mi?