Bir Alevi
Kuruluşu: Adana Pir Sultan Abdal Kültür Derneği örneğinde
"zorluklar"
YAZAR: Rıza Aydın
Derneğimiz,
Anadolu Aleviliğine (Bektaşiliğe) özgü bir yaşama tarzıyla,
birbirleriyle dayanışma içerisinde yaşamaya alışkın insanların,
köylerinden büyük şehirlere göçünce oradaki yalnızlığın, güçsüzlüğün
verdiği sıkıntıları aşabilmek için, bir araya gelme, dayanışma
içine girme arzusundan doğmuştur.
Tarihsel bir olguyu iyice anlamak, bazı ayrıntılarını
birbirlerine karıştırmak için, incelenen olgunun hangi toplumsal
zorlamaların sonucu olarak doğduğuna, ortaya çıktıktan sonra
toplumu nasıl etkilediğine, en yüksek aşamasına ne zaman geldiğine,
ne zaman durgunlaşıp sönükleşmeye başladığına kısaca bakmak
gerekir derler; bizde öyle yapalım.
Anadolu Aleviliği
Anadolu Aleviliğinin temelinde olgun insan (
“insanı kamil- ehli kamil insan) anlayışı yatar. Onlara göre
her şeyin temeli insandır; bu yüzden aranacak her şey insanda
aranmalıdır. Bu anlayışı Hacı Bektaşi Veli “Hararet nardadır,
sacda değildir / Keramet baştadır, taç da değildir / Her ne
arar isen insanda ara / Kudüs’te, Mekke’de, Hacda değildir”
diye ifade etmiştir. Bir çok Alevi şairi gibi bu sözleri şiirlerinde
işleyen, Yunus Emre, bir deyişinde “Her ne arar isen, kendinde
ara / Kudüs’te Mekke’de Hacda değildir / Kabul et Yunusun
ergen sözünü / Tezcek gelir başa, geç de değildir” der.
Onlara göre “insan, okunacak en büyük kitaptır”.
Hz. Ali bir sözünde: Bir Kur’an-ı Sâmit, bir de Kur’an-ı Natık
vardır (bir cansız konuşmayan kuran, birde canlı, konuşan
kuran vardır) dediği gibi; onlar insanı “Kur'an’ı Natık: canlı
Kur'an” olarak görürler. Onlara göre her şeyin yapıp, yaratıcısı
olan insandır; bu anlayıştan dolayı bir Alevi şairimiz: “Kainatın
aynasıyım, madem ki ben bir insanım / Hakkın varlık deryasıyım
mademki ben bir insanım / Tevrat’ı yazabilirim, İncili dizebilirim,
Kur'an'ı sezebilirim, mademki ben bir insanım / İnsan Hakta
Hak insanda, arıyorsan / bak insanda çok keramet var insanda,
mademki ben bir insanım / Daimiyim harap benim, ayaklara turap
benim / aşk ehline şarap benim / mademki ben bir insanım”.der.
Anadolu Alevileri insanı, Tanrı'nın özünden,
Onun ruhundan yaratılmış yüce bir değer, yüce bir varlık olarak
görürler. Onlara göre Tanrı insanda, insanın özünde, gönlünde,
kalbinde, kalbinin içindedir. Bu varlığa, insana kötülük etmek
şöyle dursun, Anadolu Alevi anlayışına göre insanın kalbini
kırmak bile, Tanrı'nın evini – gönül Kabe’sini - yıkmakla
özdeştir. Anadolu Aleviliğinin en temel düşüncelerinden biri
olan bu anlayış, yine en güzel ifadelerini, bu anlayışın temellerini
atan, bir nevi Hacı Bektaşi Veli'nin bu günlere kadar gürleyerek
gelen sesi, sedası olan Yunus Emre’nin şiirlerinde en olgun
ifadelerini bulur; yeri gelmişken burada bu şiirlerden birkaç
dizeyi analım:
Çalış
kazan ye yedir
Bir gönül ele getir
Bin
Kabe’den yeğrektir,
Bir gönül ziyareti.
Eğer
bir müminin kalbin kırarsan
Hakka eylediğin secde değildir.
Bir
kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil
Yetmiş
iki millet dahi
Elin yüzün yumaz değil.
Yunus
Emre der hoca
Gerekse bin var Hacca
Hepsinden
iyice
Bir gönüle girmektir.
Bu düşünceyi şiirinde işleyen Katibi: “Gönül
Kabe’sini tavaf ederiz / Günde yüz bin kere hacımız bizim”
derken; bir başka şairimiz “Gönül bir Kabe’dir yap da ol Hacı
/ Davut Sulari’de nişan eylesin” diyor. ...
Elbette burada yüceltilip, korunan insan, bütün
insanlık alemidir. Kulluktan insanlığa yüceltilen bu varlığı,
her hangi nedenle olursa olsun, bir birlerinden ayrı görmek;
birilerini diğerlerinden üstün yada engin görmek, hem suçtur
hem de en büyük günahtır. Pir Sultan “Gelin canlar bir olalım”
diye çağırırken, bu birlik çağrısını dili, dini, ırkı, vatanı,cinsiyeti
ne olursa olsun bütün insanlığa yapar. “Bizim Yunus ...,”
bu konuyu işlediği dizelerinde, bize şöyle seslenir: “Yetmiş
iki millete bir nazarla bakmayan / Halka müderris ise de hakikatte
asidir." “Sen seni nasıl sanırsan, ayruğa da onu san / Dört
kitabın manası budur, eğer var ise." “Hakkı gerçek sevenlere
/ cümle alem kardeş gelir." “Biz kimsenin dinine kötü demezük
/ muhabbet doğarsa din tamam olur” diyor.
İnsana zarar vermek şöyle dursun, insanın kalbini
kırmayı (“gönül Kabesini yıkmayı”) bile suç sayan, günah bilen,
Anadolu Alevileri, bu anlayışlarını günlük hayatlarına sindirerek,
yüz yıllardır süren hayatları içerisinde buna özgü bir yaşam
biçimi kurup, bunu gelenekselleştirmişlerdir. Bu yüzden Alevi
köylerinde bütün işler, halkın gönüllü katılımına dayanarak,
imece usulüyle ortaklaşa yapılır; Köyün yolu suyu, seteni,
“ayin-i cemi” köylülerin gönüllü katılımıyla, elbirliği içerisinde
yapıldığı gibi, köyde yapılacak düğünde, ölümde köylünün ortak
sorunu, elbirliğiyle yapacağı işlerdir. Alevi köyünde doğup
büyüyen bir insan, doğal olarak bu işlerin her yerde de böyle
yapıldığını sanır; bu yüzden bu yaşam biçiminin önemini de,
değerini de anlayamaz bile; ne zamanki köyünden çıkar, farklı
anlayışlardaki yaşam biçimlerini görür işte o zaman kendi
yaşamlarının değerlerini, farkını fark eder; işte o noktadan
sonrada, o değerleri anlamaya, kendi kendine bilinçlenmeye
başlar. Bu da kendi gibi olanları arayıp bulmasının, bu değerleri
yaşayıp, yaymak için toplanıp örgütlenme içine girmesinin
temel dinamiğidir. Derneğimiz bu dinamiklerin sonucu oluşmuş
var olan koşulların özgül biçimidir.
Göç ve Değişim
Kapalı köy hayatı içerisinde, birbirleriyle
dayanışma içerisinde yaşayan, bunu bir yaşam biçimi haline
getiren Aleviler, büyük şehirlere göçüp oralarda yaşamaya
başlayınca, yeni hayatlarının her sıkıntılı anlarında, birbirlerinin
yardımına koşup, birbirleriyle dayanışma içerisine girerler.
Özellikle bir hastaları olduğunda, ya da bir ölüm olduğunda,
köylüler- hemşehriler birbirlerinin yardımına koşar, gerekli
bütün işleri toplanan insanlar ortaklaşa yapmaya başlarlar.
Özellikle cenazelerin defnedilmesi, cenazenin köye götürülmesi
için para toplanmaya başlanır. Toplanan bu paralar bazı anlar
artar, bunu bir yerde biriktirip, başka bir zamanda gerekli
olunca o fondan kullanmaya başlarlar. Zaman içerisinde bunun
kolaylıkları, yararları anlaşıldıkça, iyi günlerinde de bu
fona para vermeye, buraya para toplamaya başlanır. Böyle başlayan
bir sürecin içerisinde, büyük şehirlerde (Ankara’da) yaşayan
Alevi köylerinden insanların oluşturduğu “ölü gömme sandıkları”
oluşur. Bu sandıkların bir araya getirdiği insanlar zaman
içerisinde bu sandıklara hukuki bir biçim vermek için, o Alevi
köyünün adıyla anılan köy dayanışma derneklerini kurmaya
başlarlar. İşte bizim derneğimizde bu sürecin sonucu doğan,
Alevi köy derneklerinden biridir.
Pir Sultan Abdal Derneği
Derneğimiz,
Banaz Köyü Pir Sultan Abdal Turizm ve Dayanışma Derneği”
adıyla, 8 Ağustos 1983 yılında, Ankara’da kurulur.
Adından da anlaşıldığı gibi bir yöre derneği (bir köy derneği)
olarak doğan derneğimiz, 26 Kasım 1990’da yapılan 1. Olağan
Kongresi'nde hem tüzüğünde hem de adında değişiklikler
yaparak bu günkü haline gelir.
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, bu iç
değişiminden sonra, bu yaşam biçimini içine sindirmiş, böyle
yaşayıp kendileriyle dayanışma içerisinde olacak, bütün dostlarını,
yeni komşularını da içlerine alarak, gelişip, büyüyerek bu
günkü – Çağdaş Demokratik Kitle örgütü – haline gelir. Derneğimizin
bu niteliğinden dolayı, bütün kademelerinde, geçmiş aidiyeti,
inançları ne olursa olsun bu yaşam biçimini içine sindiren,
bütün insanlara açık olmuştur. Derneğimizde, din, dil,
ırk, milliyet, cinsiyet vb. ayrımlar asla yapılmaz. Bu olgu
dernek tüzüğümüzün amaçlar bölümünde şöyle belirtilir: “ Derneğin
Amacı: Pir Sultan Abdal’ın yaşamı ve felsefesi doğrultusunda
sosyal, kültürel çalışmalar yapmak, başta Anadolu Alevi kültürü
olmak üzere tüm kültürleri yaşatmak, geliştirmek ve yaymanın
yanı sıra Demokrasi, Laiklik ve insan hakları gibi değerlere
sahip çıkmaktır.” Derneğin yapacağı işler bölümünde ise: Dernek,
“Çalışmalarını ırk, dil, inanç, cinsiyet ve siyasal görüş
ayrımı gözetmeden sürdürür.” denmektedir.
Zorluklar
Karşılaştığımız zorluklara gelince, bunları
da şöyle bir sırayla anlatmamız uygun olur:
Derneğimizin kuruluşuna nasıl geçmişten süzülerek
bugünlere gelen olumlu değerlerimiz neden olduysa, yine en
büyük ayak bağımızın da kökleri çok derinlerde olan yanlış
inanışlarla geleneklerin olduğunu gördük. Bizler gördük ki,
bu günde bize güç veren, değişip dönüşerek çağdaş değerlerle
kaynaşacak geleneklerimiz de var, bugünkü çağdaş yaşamda,
bizlere ayak bağı olacak, onlardan acilen kurtulmamız gereken
anlayışlarımızda var.
2 Temmuz
Asırlardır Anadolu Aleviliği “Halk Mezhepler”
içerisinde görülmeyip, hep “Beşinci Mezhep” olarak görülerek
dışlanmış, Aleviler hakkında çok kötü iftiralar uydurulmuş;
Aleviliğin yok edilmesi için “onların kanı katli helaldir”
diye fetvalar verdirilerek, bu günlere gelinmiş. Bu tarihsel
birikimlerin sonucu olacak ki, 1993 yılının, 2 Temmuz'unda
Sivas’ta saz çalıp, semah dönerek Pir Sultanı anmakta olan
canlarımızın kaldığı Madımak Oteli, Cuma namazı için
camilerde bulunan insanların kışkırtılması sonucu ateşe verilip,
yakılmıştır. Bu, nereden bakılırsa bakılsın, acı bir olaydır;
bizce bu olayın düşünülmesi gereken önemli bir yanı da, bunu
yapanların sıradan, her hangi bir yerden değil de, ibadet
için camilerde toplanmış insanlardan oluşlarıdır. İbadet için
camilere toplanan bir kitlenin bu hale nasıl geldiği, ya da
nasıl olup ta bu hale getirildiği, gelecek güzel günler için
araştırılıp, gerekli önlemler alınmalıdır. Ne yazık ki, bu
güne kadar ne üniversitelerimizden, ne devlet kuruluşlarımızdan,
ne de demokratik kitle örgütlerimizden bu işe soyunan olmamıştır.
Bizce bu da üzerinde düşünülmesi gereken acı bir sonuçtur.
Bize her yıl, lisede, hatta üniversitede okuyan
gençlerimizden gelip, “Aleviler mum söndürür mü, horoz çırpındırma
işi nedir, Aleviler niye yıkanmazlar ...vs” diye çeşitli sorular
soranlarımız olur. Bu çağda, bu türlü sorulara muhatap olup,
uzun uzun açıklamalar yapmak zorunda kaldığımız için üzülürüz.
Milli Eğitimimizin ders programları demokratikleştirilip,
-örneğin felsefe dersinde – Alevilik felsefesi ile Alevilik
düşüncesi incelenemez mi, tarih dersinde, tarihi bu olaylar,
objektif bir gözle okutulup, eleştiri süzgecinden geçirilemez
mi? İnsanlarımızın birbirlerini sevip kaynaşması için, geçmişlerini
bilmesini, birbirleriyle uzlaşmasını kim ya da kimler sağlayacak,
bu iş bu gün değilse ne zaman yapılacak, bizler yapmayacaksak
kimler yapacak?...
Adana Pir Sultan Abdal
Derneği ve zorluklar
Alevi insanlarımızın önemli bir çoğunluğu da,
gelişmeleri iyice anlamadan, çağa kendilerini uyduracakları
yerde, geçmişte kalması gereken bazı anlayışları bu günde
olduğu gibi yaşamak istemekteler. Örneğin, ayin-i cem dışında
semah dönülmesine karşı çıkılması; Alevi kökeninden gelmeyen
gençlerle çocuklarının evlenmelerinde problemler çıkarılması;
koltuklara oturarak değil de, dededen babadan görüldüğü gibi
yerlere oturarak “Ayin-i cem” yapılması; bütün mahkemelerin
jüri sistemine geçip, daha adil, demokratik bir yargılama
sistemine geçilmesi için çalışmak varken hala bu işin cemlerde
görmeyi düşlemek; bazı geleneklerin, bazı anlayışların bilimsel
eleştirileri karşısında tutuculaşmak vb. sayılabilinir.
İnançlarımızın gereği bazı gelişmelere tavrımızdan
dolayı da çeşitli baskılara uğruyoruz. Örneğin Alevi inancı
insan canına kastetmeyi dıştalar, insanı öldürmeyi reddeder;
Alevi cemlerinin en büyük cezası, suçluyu “düşkün” ilan edip,
düşkün olan kişiyle her türlü ilişkiyi kesip, onu her şeyden
mahrum edip, onunla selamı sabahı kesmektir. Bu ceza suçlunun
topluma geri kazanılması olanağını da ortadan kaldırmaz. Bu
temel inancımızdan dolayı, 2 Temmuz Sivas Katliamı sanıklarının
suçlu bulunup, idam cezasına çarptırıldığında, bizler “evet
bunlar suçludurlar, ama bizler idama karşıyız bunlara başka
bir ceza verilsin” diye bir tavır aldığımızda, üyelerimizden
bazı arkadaşlarımızı da yanlarına alan bir gurubun baskısına
uğradık; dönem değişti, bu defa, Abdullah Öcalan’ın idam edilmesine
aynı anlayışımız nedeniyle karşı çıktığımızda da bu defada
başka güçlerin baskısına uğradık. Bizler doğru bulduğumuz
bir ilkemizi, kişisel durumlara göre değiştiremeyiz ki.
Ülkemizde oldum olası, özgürce siyasal çalışmalar
yapmanın önünde birçok engeller, yasaklar bulunduğundan dolayı,
yasaklı siyasal hareketler çalışmalarını bir kuruluşun altında
kendilerini kamufle ederek, oralarda gizlenerek yapa gelmişlerdir;
Bu o kuruluşta, genleriyle oynandığından tadı, kokusu, görüntüsü
değişen bitkilerdeki gibi, acayip değişikliklere yol açar.
Adana’da bizim derneğimiz kurulduğunda, bazı sol, sosyalist
düşüncelerden insanlar geldiler, tabi ki gelirken kendileriyle
beraber alışkanlıklarını, huylarını, suylarını da beraberlerine
getirdiler. Bunun çok çeşitli sıkıntılarını çektik, zorluklarını
gördük.
Bu süreçte bir şeyi de gördük ki, çoğu zaman
bir fikir, onu ortaya atanlardan da bağımsız olarak, bütün
mantıki sonuçlarına çabukça ulaşıyor. Örneğin kendilerine
“milliyetçi sosyalist – ulusal sol” diyen bir siyasal hareket,
bir siyasi parti, derneğin yolunu, izini bilmeyen üyelerini
derneğe üye ederek, kongrede derneği ele geçirip, derneği
partilerinin yan bir kuruluşu gibi kullanmaya başladılar.
Nehirlerin yollarını alırken içine giren yabancı nesneleri
dışarı atıp, kendi kendini arındırdığı gibi, dernek kitlemiz
de derneği terk edip onları yalnız bıraktı. Bu süreç sonunda
dernek işlevsizleşerek kapandı. Derneğimizi yeniden açıp,
canlandırmaya başladığımızda, bu yüzden, çok büyük zorluklarla,
sıkıntılarla karşılaştık.
Devletin güvenlik birimlerinin bizim gibi derneklere
bakışı, çalışmalarını gözlemleyişi genellikle olumsuz; bundan
dolayı her zaman çeşitli zorluk çıkarılıyor. Derneğin bir
etkinliği için izin alacağımızda, dosyayı önce Valilikten
onaylatıp, sonra Emniyet Müdürlüğü, Dernekler Masasına götürülüyor.
Burada kumar kulüplerine, bir takım ticaret yapan kuruluşlara
bakan bir birim, bizim gibi kültür kuruluşlarına da aynı hassasiyetle
bakıp, bir takım zorluklar çıkarıyorlar.
Alevi kökenli dernekler ile vakıflar, 2002 yılında,
bir üst birlik oluşturarak, kurdukları bir konfederasyon
çatısı altında birleştiler. Ankara’da ki bir yerel mahkeme,
isminde Alevi sözcüğü bulunduğu gerekçesiyle bu konfederasyonu
kapatma kararı aldı. Bu karar kamuoyuna “Alevi dernekleri
kapatılıyor” gibi yansıtıldı ya da böyle algılandı. Bu ise
gerek üyelerimiz, gerekse de sevenlerimizin içinde endişelere
yol açtı. Bunun üzerine, Adana’da çalışmalarını sürdüren üç
Alevi derneği olarak, bu endişeleri giderip kamuoyunu bilgilendirmek
için, derneğimizde, basının da çağrıldığı bir toplantı yaparak,
durumu aydınlayacak açıklamalarda bulunduk; sohbet ettik.
Bundan dolayı savcılık hakkımızda soruşturma açıp, ifadelerimizi
almak için, bütün yönetim kurulu üyelerimizi Emniyet Müdürlüğünde
toplayıp, verilen günde toplu halde savcılığa gelmemiz için
bizlerden imza aldı; ilk iki gidişimizde savcı beyin olmadığından
dolayı ifadelerimiz alınamadı; Nihayet üçüncü kez adliyeye
getirilişimizde savcı bey tek tek ifadelerimizi almaya başladı.
İfade vermek üzere savcının makamına çağrıldığımda, “size
bir şey sorabilir miyim” diye izin alıp; “savcı bey bizim
derneklerimizin adresleri, telefon numaraları belli, bir çağrı
çıkartsanız, ya da telefon ettirseniz bizler koşarak gelirdik,
bizleri böyle polis nezaretinde getirmeniz bizlere reva mıdır?”
diye sordum. Bunun üzerine savcı bey gayet sertçe bana bakıp
“burası neresi?” dedi, “Cumhuriyet savcılığı” dedim, “peki
ben kimim?” dedi, “Cumhuriyet savcısınız” dedim, “nasıl yapacağımı
sana mı danışacaktım, ukalalık etme çık dışarı” dedi. Çok
kötü olmuştum, halkın “et kokarsa tuz atarsın, ya tuz kokarsa
ne yaparsın” dediği gibi, tarifi imkansız bir çaresizlik içerisinde,
koridora çömelmiş, kara kara düşünüyordum; bizim gurubun yaşlılarından
biri yanıma gelip, beni teselli etmek için “üzülme, boş ver,
Allah’a havale et” dedi. Bu durum aklıma bir düşünürün söylediği
“Din vicdansız bir toplumun, vicdanıdır ...” sözünü getirdi;
ne acıdır ki bizler hala yapılan haksızlıkların cezasını toplumsal
olarak verip, kamu vicdanını rahatlatamadığımızdan, hala bunları
“ilahi adalete” havale ederek rahatlıyoruz.
Eskiden derneğimize gelen bütün dergileri, isteyenler
faydalansın diye kitaplığımıza koyardık, polis dernekte yaptığı
kontrollerde, toplatılmış bazı dergiler bulmuş, bu yüzden
yönetici arkadaşlarımıza büyük para cezaları verildi, bizde
hiçbir dergiyi derneğe kabul etmemeye başladık; biz hangi
derginin toplatılıp toplatılmadığını bilemeyiz ki.
Bütün bu zorlukların belki de en kötüsü, bir
iki dönem dernek çalışmalarında görev alan arkadaşlarımızın
bu zorluklardan bıkıp kendilerini geri çekmeleridir. Bizlere
büyük katkıları olacak, çalışmalarımızı zenginleştirecek bir
çok arkadaşımızı bu yüzden yanımızda bulamıyoruz.
Bu zorlukların başında, temelinde sayacağımız,
sürekli hissettiğimiz zorluğumuzsa, toplumumuzun maddi zorlukları;
fakirliğimizdir. Biz yoksul bir halk tabanına dayanıyoruz,
bundan dolayı da kurum olarak her adımımızda halkımızın yoksulluğunu
bizde sürekli hissediyoruz. Yapmayı düşündüğümüz birçok etkinliğimizi,
parasızlıktan dolayı ya hiç yapmıyoruz ya da istediğimiz şekilde
yapamıyoruz; her işi mümkün olduğu kadar ucuza mal etmeye
çalışıyoruz. Bu da zaman zaman başımıza daha büyük dertler
açıyor. Örneğin bu sene (18 Ağustos 2002) Hacı Bektaşi Veli'yi
Anma Etkinliklerinden gelirken başımıza gelen kazanın asıl
sorumlu, toplumumuzun bu yoksulluğudur.
Hacı Bektaşi Veli Derneği bu yıl ki Hacıbektaş’a
gidiş, gelişi düzenlerken, yoksul kitlemizden daha çok insanın
gidebilmesini düşünmüş olmalı ki, bu işi daha ucuza yapacak
arabalar bulmuş. Kaza yapan arabanın sahibi de olan şoför,
parasızlıktan olmalı ki, arabasının hiç bakımını yaptırmamış;
arabanın fren balataları yıpranıp tamamen bitmiş, yağı eskiyip,
bozulmuş, bunların üstüne üslük, şoför biraz daha az mazot
yakayım diye vitesi boşa almış. Elbette bunlar toplumsal bir
yoksulluğumuzu; şehirler arası yolcu taşıma ruhsatı olan bir
aracın kamusal olarak neden denetlenmediği sorusunu sormamızı,
bu toplumsal eksikliğimizi göz ardı etmemizi gerektirmez ama,
eğer şu gözü kör olası yoksulluğumuz olmasaydı, o zaman bizlerde
daha iyi arabalarla gitmeyi düşünürdük. Toplumsal denetim
eksikliğiyle, yokluk, yoksulluk birleşince işte böyle felaketlere
yol açıyor.
Bütün bunlar açıkça gösteriyor ki, toplumun
durumu nasılsa, sizin durumunuzda öyle oluyor; ne yaparsanız
yapın toplum sizi de kendi seviyesine çekiyor. Bunca olumsuzluklar
içerisinde bulunan bir toplumda, siz ne yaparsanız yapın,
bu zorluklarla karşılaşmadan bir hayat sürdüremiyorsunuz.
Sonuç olarak; spor karşılaşmalarına bile, cenge
gider gibi gidilen bir toplumda, siz bir şenlik düzenleyip,
sazlar çalıp, semahlar dönerek, Pir Sultanı anmaya çalışırken,
ibadet amacıyla, Cuma namazını kılmak için camilerde toplanan
insanlar kışkırtılıp, gelip sizi, (saz çalıp semah dönen o
topluluğu) yakabiliyor. Bir ebem vardı da, böylesi durumlar
için, “Arafat’ta kurban kessen, kelp düşer kurbanına” derdi;
eğer bütün toplumunuzun durumu iyi değilse ne yaparsanız yapın
erinde geçinde bela gelip, sizi de buluyor; başınız bir türlü
dertten kurtulmuyor; bu tarihsel bilincimizden dolayı biz,
yakınımızda yada uzağımızda, içimizde yada dışımızda osun,
her sorunu toplumsal bir sorun olarak algılıyoruz.
Cevabımızı, derneğimize adımını atan herkesin,
göreceği bir yere koyduğumuz o çağrımızı buraya da alarak
bitirelim: