2003
yılında Milliyet gazetesinde, yanılmıyorsam Ocak ayı içinde,
DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'la ilgili iki fotoğraf ve
haber yazısı yer aldı. Ağar, Amasra'da çekilmekte olan "Gönderilmemiş
Mektuplar" filminin setini ziyaret etmiş ve bu arada
filmin başrol oyuncularından biri olan Kadir İnanır'la birlikte
yemek yemiş ve hatta bilek güreşi de yapmıştır. Gazetede
yer alan iki fotoğrafta da Ağar'ın yanında, benim gibi tarama
özürlü az saçıyla birisi göze çarpmaktadır ki bu da bizim
Reha'dan başkası değil...
Evet,
Reha, bir film nasıl çevrilir diye merak etmiş olacak ki
sevgili genel başkanıyla birlikte Kadir İnanır ve Türkan
Şoray'ın oynadıkları filmin setine gitmiş, ziyarette bulunmuş
ve akşama da güzel bir yemek yemişler. Bunda ne var diyeceksiniz.
Haklısınız... Evet, bunda hiçbir şey yok... Ama Reha'nın
ilk çizgisinden son çizgisine gelen sürece baktığımızda
çok şeyin olduğunu ve de üzüldüğümüzü (belki) göreceğiz
ister istemez. Reha, nereden nereye geldi? Nereye koşuyor?
diye sormak geliyor içimizden.
Kendisini
1990'larda tanıdım. O yıllar, Alevi hareketinin büyük ivme
kazandığı dönemdi. Alevi hareketi, ister istemez kendi içinden,
kadrosundan yeni isimleri, yeni aydınları gün yüzüne çıkarıyordu.
Hareketle birlikte Alevi dünyasında büyük bir hareketlilik
ve canlılık baş göstermeye başlamıştı. Yer yer dernekler
açılıyor, kültürü yaymak amacıyla dergiler çıkarılıyordu.
Bu dergilerden biri de Cem dergisi idi. Cem dergisinde Alevi
aydınlanmasını gerçekleştirecek, ilerde Aleviler adına söz
söyleyebilecek yeni yeni isimlere tanık oluyordum. Örneğin,
bunların başında genç ve davaya inanmış yürekleriyle Cemal
Şener, Rıza Zelyut, Esat Korkmaz ve Reha Çamuroğlu geliyordu.
Bu genç yazarların, peşpeşe kitapları basılıyor ve Aleviler
tarafından büyük ilgiyle okunuyordu. Ben de bu hareketin
içinde olduğum için ister istemez bu genç arkadaşları, dostları
izlemek ve ilk fırsatta tanışmak istiyordum. İstanbul'a
yolun düşende ilk olarak Cem dergisine uğradım ve orada
Esat Korkmaz ve Reha Çamuroğlu'yla tanışma fırsatı buldum
ve de çok mutlu oldum. Benim yazılarım da bu dostların yazılarıyla
birlikte Cem dergisinde yayınlanmaya başlamıştı. Bu, benim
için büyük bir kıvanç ve onur verici bir durumdu. Bu dostlarla
1990'larda devam eden Alevi hareketini yönlendirme, ortak
bir platformda tek ses olarak kimliğini haykırma mücadelesinde
çeşitli toplantılarda yan yana geldim, kendileriyle bilgi
alışverişinde bulundum, birlikte kitap imzaladım, çeşitli
panellere birlikte katıldım. Doğrusu güzel dostluklar kazandım.
Reha'nın dışında diğer dostlarla dostluk ilişkilerim devam
ediyor.
Reha'nın
Alevi hareketi içinde birçok projelerde yer aldığına da
tanık olduk. Örneğin, basında "Alevi Koleji Kuruluyor!"
(Aktüel, 16-24 Mart 1995, sayı: 193) diye lanse edilen,
Şahkulu Sultan Dergahı'nın gençlere yönelik Alevi kültürünü
ve törelerini öğreten bir dernek içi dershane çalışması
içinde "Öğretici" kimliğiyle yer almış ve hatta verilecek
dersin müfredatının iskeletini oluşturacak "Yüz Soruda
Alevilik" kitapçığını hazırlamıştır. Fakat bu proje,
sağlıklı bir biçimde sürdürülememiştir.
Reha,
daha sonra Cem dergisinden ayrıldı ve Esat Korkmaz'ın genel
yayın yönetmenliğini yaptığı Nefes dergisine geçti.
Alevilikle ilgili yazılarına burada devam etti. Daha sonra
buradan da ayrıldı, Şahkulu Sultan Dergahı'nda görev aldı
ve çalışmalara başladı.
Reha,
gazetecilerin Alevilik konusunda hazırladıkları röportajlarda,
yazı dizilerinde ilk akla gelen isimlerden biri olmuş ve
Alevilik konusunda tutarlı ve ciddi görüşler getirerek hareketin
genişlemesine ve tanıtılmasına büyük katkıda bulunmuştur.
Zaten bu tavrını, öte yandan ciddi ve özenli bir çalışmanın
ürünü olan kitaplarıyla da göstermiştir. Tüm bu yönleriyle
Reha'yı takdir etmemek olası değil. Kitaplarını zevkle okudum
ve çok şeyler de öğrendim.
Reha,
son kitaplarından biri olan "İsmail" romanı ile büyük
sükse yaptı. Okuyucular büyük ilgi gösterdiler. Sanırım
kitap da iyi sattı. Bu romanı okumakla benim Şah İsmail
ve Yavuz Selim arasındaki siyasetin ve sonu savaşa kadar
giden sürecin nasıl olduğunu, -tarihi roman çerçevesinde
de olsa, çünkü altyapısı için çok kaynaklara başvurmak gerekiyor-
çok şeyler öğrendim, ufkum gelişti. Ondan önce de Reha'nın
büyük akıl hocası ve dostu Taha Akyol'un "Osmanlı ve İran'da
Din ve Devlet İlişkileri" adlı kitabını okumuş, Çaldıran
Savaşı'nın neden Şah İsmail'in yenilgisiyle bittiğini öğrenmiştim.
Tüm
bunlar, Reha'nın artı yönleri. Bu yönüyle, araştırmacı-yazar
kimliği konusunda görevini yerine getirmiş ve Alevilik konusundaki
işlevini de tamamlamıştır. Artık bundan sonra Alevilik konusunda
fazla bir kitap yazacağını da sanmıyorum. Çünkü o, artık
Osmanlı tarihiyle ilgili yapıtlar vermeye başladı. Tabi
bu da onun kendi seçimi.
***
Gelelim
Reha'nın siyasetçi yönüne
1990'larda
Alevi hareketi ivme kazanıp çeşitli dernek temsilcileri,
bu hareketin tek bir çatı altında yürütülmesi için toplantı
üstüne toplantı yaptıklarında yapılan görev dağılımı içerisinde
Reha'ya da yer verilerek onurlandırılıyordu. Bu hareket,
daha sonra Alevi Bektaşi Temsilciler Meclisi (ABTM) olarak
biçimlendi. ABTM, 18-19 Kasım 1994 tarihinde yaptığı toplantıda,
daha önce 5 kişi ile sınırlandırılmış olan yazar ve araştırmacıların
tamamının Temsilciler Meclisi'ne alınmasına oy çokluğu ile
karar verir ve toplam 14 kişiyi bulan listede Reha Çamuroğlu,
4. kişi olarak yer alır. ABTM, çalışmalarını hızlandırmak
ve ilerde yasal bir statüye kavuştuğunda daha hazırlıklı
olmak ve belli bir yol almak amacıyla alt çalışma komisyonları
oluşturur ve çalışmalarını sürdürür. Bu çalışma grupları,
bir süre kendi aralarında toplantılar yaparak çeşitli kararlar
alırlar. Fakat fazla ileri gidemezler. Çünkü Türkiye'de
olaylar hızla gelişmektedir ve günceli yakalamak, Türkiye
siyasetine ayak uydurmak zordur.
1993
yılına gelinir. 1993'ün 2 Temmuz'unda Sivas'ta Alevi camiasını
yasa boğacak bir topluöldürüm olayı yaşanır. Madımak'ı yakan
alev, aynı zamanda Türkiye ve yurtdışındaki nüfus 20 milyonu
bulan Alevileri de yakar. Sivas olayından sonra ABTM'nin
kimi yöneticileri kendi aralarında açık ve gizli toplantılar
yaparak, artık siyasi partilerin ve hükümetlerin, Alevilerin
sırtından siyaset yapmasının önüne geçilmesini tartışmaya
açarlar ve radikal çözüm yolları ararlar. Bu çözüm yollarından
biri de, ABTM'yi "partileşme" sürecine sokmaktır. Alevi
ileri gelenlerinden çoğu, böyle bir oluşuma sıcak bakarlar,
kimileri de bunun Alevi partisi olacağı için kamuoyundan
büyük tepki alacağını, geçmişte Birlik Partisi olayının
yaşandığını, bu nedenle böyle bir hareketin başarısızlıkla
sonuçlanacağını ileri sürerek karşı çıkarlar. ABTM'nin "partileşme"
sürecine gitmesi ya da kaba deyimle "Alevi" partisi
kurulması konusunda Reha dostumuz da görüş belirtir. Şöyle
der Reha:
"Sivas
katliamından sonra örgütsel birlik çabası ve istemi büyük
bir ivme kazanmıştır. Alevi kitlesi SHP üzerinde bir illüzyona
sahipti. Bu partinin Alevi haklarını yeterince savunabileceği
düşünülüyordu. Ama olaylar, SHP'nin bu görevi yüklenmesinin
yetersizliğini gösterdi. Alevilerin ancak kendi öz örgütlerini
kurarak kendilerini savunabilecekleri ortaya çıktı. Öz örgütler
siyasi parti değildir. Alevilerin toplumsal örgütlenişidir.
Üzerinde uzun süredir tartışılan ‘Kırklar Meclisi', derneklerüstü
iletişim, danışma ve temsilcilik kuruluşu olarak tasarlandı."
(YÖN dergisi, 30 Ekim 1994, sayı: 22)
ABTM'nin
yönetim kurulundan kimi üyeler, yeni parti kurma çalışmalarına
katılırlar. Bu parti, Demokratik Barış Hareketi (DBH)'dir.
DBH, 25 Kasım 1995 tarihinde Ankara'da Atatürk Kapalı Spor
Salonu'nda görkemli bir açılış töreniyle kuruluşunu kamuoyuna
duyurur. Partinin genel başkanı, işadamlarından Tunceli
eski milletvekili Ali Haydar Veziroğlu'dur. Veziroğlu, aynı
zamanda partinin mali finansörüdür de. DBH, daha sonra Barış
Partisi (BP) adıyla Türkiye siyasetinde yerini alır. Reha
dostumuz da Partinin Genel Başkan Yardımcısı olur. 1995
seçimlerinde Partinin İstanbul milletvekili adayı gösterilir;
fakat Parti, baraja takıldığı için seçilemez. BP, seçim
yenilgisinden sonra olağanüstü genel kurula gider. Tüzük
gereği Genel Başkan, 40 yaşın üzerinde olmayacaktır. Bu
tüzük maddesi gereğince Genel Başkanlığa en yakın aday da
Reha Çamuroğlu'dur. Reha, kulis çalışmalarına başlar ve
Genel Başkanlık hayali kurar. Fakat Partinin kurucusu ve
para babası Sayın Veziroğlu, bu tüzük maddesini görmezlikten
gelerek yeniden Genel Başkan olur. Böylece Reha'nın "Genel
Başkanlık" düşü, Veziroğlu'nun darbesiyle son bulur ve Parti'den
ayrılır. Reha'nın siyaset yapma isteği artık yok olmuştur
derken bir bakıyoruz, 1999 Belediye seçimlerinde ÖDP'ye
yanaşarak Kıraç (İstanbul) beldesi Belediye Başkan adayı
olmak ister. Fakat adaylığı ÖDP yönetimi tarafından kabul
edilmez (Emin Alper'in yazısı, GELECEK dergisi, Ocak 2003,
sayı: 8) ve bir hayali daha suya düşer.
Ve
yıl 2002... Üç partili (DSP+MHP+ANAP) 57. Hükümet, DSP ve
ANAP'ın karşı çıkmasına karşın MHP lideri Bahçeli'nin ısrarlı
ve inatçı kararı sonucu 3 Kasım 2002'de erken seçim kararı
alır. Bu karar, Türkiye'deki hem ekonomik, hem de siyasi
istikrarı (!) allak bullak eder. Türkiye, yeni bir siyasi
arayış içine girer. Partiler arası ittifak görüşmeleri,
DSP'den kopmalar, küskünler hareketi, TBMM'ni olağanüstü
toplantıya çağırıp seçim kararını iptal ettirme gibi birtakım
siyasi manevralara tanık olunur.
3
Kasım'da erken seçimin yapılmasının artık kaçınılmaz olmaya
başlamasıyla birlikte solda ve sağda yeni siyasi parti arayışları
ve oluşumları gündeme gelir. DSP'den 60'a yakın milletvekili
istifa eder, troyka denilen üç lider (İsmail Cem, Hayrettin
Özkan, Kemal Derviş) kuracağı Yeni Türkiye Partisi (YTP)'ni
kurar. Bu partinin kurulması, solda büyük bir heyecan yaratır
ve hemen ilk kamuoyu yoklamalarında % 40 gibi bir oy potansiyeline
ulaştığı ve tek başına iktidar adayı olduğu söylenir. Bu
rüzgarın etkisiyle İsmail Cem, Demirel'in Amerika'dan getirttiği
ve sağdaki merkez sağı toparlayacak pırıl pırıl genç bir
isim olarak tanıtılan Mehmet Ali Bayar'la ittifak görüşmelerine
başlar. Demirel tarafından merkez sağı toparlamak için ta
Amerikalardan getirtilen Bayar, geldiğinden birkaç ay sonra
Demokratik Türkiye Partisi (DTP)'nin Genel Başkanı olur.
DTP Genel Başkanı M. Ali Bayar'ın yanında bu kez tanıdık
bir isim vardır ki bu da bizim Reha'dan başkası değildir.
Reha dostumuz, bu kez siyaset sahnesine ABD patentli Bayar'ın
yanında çıkmaktadır. Bu kez desteği güçlüdür. Bir yanda
Türk siyasetinin duayenlerinden Demirel, öte yanda genç,
pırıl pırıl, Amerika'da eğitim görmüş yeni bir yüz, Mehmet
Ali Bayar vardır. Zaten Türkiye seçmeni de eski yüzlerden
oldukça bıkmış vaziyettedir ve yeni yüzlere büyük bir gereksinim
duymaktadır. Bu yüzler neden bir İsmail cem, bir Kemal Derviş,
bir Mehmet Ali Bayar olmasın ki? İştebu avantajlar, kendi
siyasi geleceğinin önünü açacak güzel fırsatlardır, artı
puanlardır. Bunu iyi değerlendirmek gerekir. Fakat gel gör
ki Reha yine hüsrana uğrar. Bu kez Çiller'in partisiyle
(DYP) yapılan ittifak sonucu DTP kontenjanından aday olur.
DYP'nin kılpayı baraj altında kalması sonucu bir kez daha
milletvekili olma hayali suya düşer. Meğer ne zormuş be
milletvekili olmak!..
Seçim
olur ve Türk siyaseti allak bullak olur. Seçmen, Türk siyasetine
damgasını vurmuş birçok partiyi liderleriyle birlikte sandığa
gömer. Barajın üstünde ne Ecevit, ne Yılmaz, ne Çiller ne
de Bahçeli kalır. Hepsi birer birer dökülür. Barajın altında
kalınca artık utanma belasına kimi liderler, sorumluluk
duygusuyla (!) Genel Başkanlığı bırakmaya karar verirler.
Bunlardan biri de Çiller'dir. Çiller, büyük bir siyasi uygarlık
örneği gösterip olağanüstü kongrede aday olmaz. İlhan Kesici
ile Mehmet Ağar'ın çekişmesine seyirci kalır ve kendi başkanlığı
döneminde "A Takımı" içerisinde yer verdiği, sağ
kollarından biri, Emniyet teşkilatı içinden gelen Mehmet
Ağar'ın seçilmesine yol açmış olur. Artık DYP'nin yeni Genel
Başkanı Mehmet Ağar'dır. Hani "derin devlet" adı
geçince anılan isimlerden biri olan Ağar. Ağar, seçildikten
sonra, Parti Meclisi'ne seçilenler basında yer alır. O da
ne? Yine tanıdık bir isim. Evet, Mehmet Ali Bayar'la birlikte
bizim Reha Çamuroğlu da Ağar'ın partisinde PM üyesi.. Bin
kere bravo sana Reha!.. Tam yerini buldun. Zaten sana da
bu yakışırdı... O kadar döndün döndün (Mevlana hazretleri
senin yanında sönük kaldı) ve sonunda yerini buldun. Nereden
nereye?!... Soldan sağa.. hep soldan sağa.. Allah yolunu
şaşırttı mı desem, yoksa siyasi hırs, gözünü öylesine bürümüş
ki sanki kör etti mi desem, bilmem ki!..
Yıl
2007.. Dönme turu devam eder. Bu kez Reha'mızı, onursal
başkanı Fethullah Hoca'nın olduğu Türkiye Yazarlar Birliği'nin
ödülünü almış olmanın verdiği bir onurla Abant Toplantısında
Sünni ulemaya Alevilik konusunda "nutuk" atarken,
hatta kendisi gibi düşünmeyen Alevi bir katılımcıya (Ali
Yıldırım) "marjinal" diyerek saldırırken, Aleviliği
en iyi bilenin kendisi olduğu ima etmeye çalışırken görüyoruz.
Öyle ya Fethullah Hoca, "ılımlı İslam modeli" için Reha
gibisinden daha iyisini mi bulacaktı? Tam biçilmiş bir "prototip".
Reha,
bu toplantıya boşuna katılıp da yiğitlik taslamadı. Hani
derler ya, "perşembenin gelişi çarşambadan belli olur"
diye. Sanırım bir erken seçimde AKP'den milletvekilliği
kokusunu almış olacak ki daha önce Alevilikle ilgili yazdığı
kitaplardaki düşüncelerine ters bir Alevilik savunmaya başladı,
hem de demokrasi, düşünce ve inanç özgürlüğü, diaspora,
bir arada yaşama gibi lügat parçalayarak.. Ve sonunda böyle
oportünist davranışlarının semeresini gördü ve AKP'den milletvekili
adayı (aday adayı demiyorum) oldu. Tam da kendine uygun
takiyyeci bir parti ve genel başkan buldu. Zaten Reha'nın
takiyyeci bir yönü de var sayılır. Öyle ya dün dündür, bugün
bugündür... Evet, Reha'nın milletvekili seçilme olasılığı
fazla, hatta garanti diyebiliriz. Aklıma takılan, Reha milletvekilliğiyle
yetinecek mi? Yoksa biraz daha yürünecek (pardon dönülecek)
yol var diyerek Bakanlığa, Meclis Başkanlığına, ne bileyim
yaşı küçük, Cumhurbaşkanlığına dek hırsını devam ettirir
mi? Seçilirse ve de AKP yine hükümet olursa (maazallah)
Reha'ya, bence en uygun Bakanlık, Diyanet'ten sorumlu
"Devlet Bakanlığı"dır.. olursa da şaşmayalım.
Sözümü
bir-iki soruyla bitirmek istiyorum
Seçilirsen
gerçekten kendini bir "Alevi" milletvekili olarak mı göreceksin,
yoksa düz bir milletvekili mi?
Seçilirsen, gerçekten öteden beri savunduğun, kitaplarında
dile getirdiğin Alevi sorunlarıyla "yakinen" ilgilenecek
misin?
Gerçekten kendini halen "Alevi" olarak görüyor
musun? Bence sen hiç bir zaman "Alevi" olamamıştın, yalnız
Alevilik konusunda bilgisi olan "Alevi yazar" oldun.
"Alevi" sözcüğü bundan sonra seni rahatsız edecek
mi?
Hünkar
adına verilmiş olan Hacı Bektaş Veli Dostluk ve Barış
Ödülü'nü bu ihanetten sonra iade etmeyi düşünüyor
musun? Gerçekten şimdi bu ödüle layık olduğunu düşünüyor
musun?
Bir
gazete söyleşinde Alevilere hakaret etmeye ve Alevi yönetici
ve aydınlarına "zibidi" demişsin. Unutma, birgün ağzından
çıkan o söz, sana iadeli taahhütlü olarak dönerse şaşırma.
Dokunulmazlık zırhına bürünüp şımarma. Biraz saygı ve hoşgörü
olsun kafanda.
Yine
bir söyleşide, "Madımak'ı Müze Yapmamı Beklemeyin"
demişsin. Senden böyle bir şey bekleyen mi var? Hem, şimdiye
dek Madımak'ta yananların, yaralananların ne kadar yanında
oldun, davalarına katıldın ki Aleviler senden böyle bir iyilikte
bulunmanı istesinler. Şimdiden kendini parti içinde "önemli",
yani "vip" olarak görme. ABD, nasıl ki RTE'yi süpürmeyip
kullanıyorsa (RTE'nin başdanışmanlarından Bay Zapzu böyle
demişti), RTE de aynı şekilde seni kullanabilir, bunu unutma.
Bilirsiniz
topacı çevirdiğinizde, topaç süzülürcesine hem kendi etrafında
döner, hem de tatlı bir dönüşle geniş bir yörünge çizer. Siz
büyük bir zevkle izlersiniz. Ama topaç, geniş açılımda bir
duvara ya da küçük bir çukura denk geldiğinde pat diye o tatlı,
kendi içinde mistik dönüşü son bulur, gizemli dönüş bozulur,
kontrolsüzce savrulur gider. Kıssadan hisse olsun diye söyledim.
Seni
ne çok severdim be Reha!.. Kitaplarını beğeniyle okur, düşüncelerine,
konuşmalarına saygı duyardım, sana gıpta ederdim. Siyasi ikbalin
için o kadar Alevi dostlarının ahını almak ve Alevi hareketine
yaptığın hizmetlerden dolayı Hacıbektaş'ta, Hünkar'ın dergahı
önünde sana verilen Hacı Bektaş Veli Dostluk Ödülü'nü
taşımak zor gelmeyecek mi?
Ne
diyeyim, bir zamanlar ağzından düşürmediğin Hünkar Hacı Bektaş
Veli, Hz. Ali ve yeni pirin Fethullah Efendi yardımcın olsun..
Amin!
*
Bu yazıyı, Ocak 2003'te yazmıştım. Fakat o dönemlerde yayınlanması
için başvurduğum dergiler polemik yaşamamak için yayınlamaktan
kaçındılar. Reha, o günden beri koşmaya devam ettiği için
yazımı arşivden çıkardım ve gelişmeleri de göz önünde bulundurarak
son bölümünü güncelleştirerek ek yaptım. İCE