Röportaj
: Uzun
Soluklu Bir Aydın, M. İlhan ERDOST:
"BEN
DE ALEVİLER GİBİ ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇISIYIM"
Müslüm BAYBURS - KÖLN
Yazar
Muzaffer İlhan Erdost Mart ayı içersinde Almanya Alevi Birlikleri
Federasyonu 'na bağlı NRW derneklerinin organize ettiği 'Sivas
ve Gazi Olaylarının Perde Arkası' konularında söyleşiler yapmak
üzere Almanya'daydı. Ünlü yazar, Alevi Derneklerinde söyleşi
yapmasının nedenini, kendisinin de Aleviler gibi özgürlük
savaşı verdiğini ve bu savaşı verenlerle birlikte olduğunu
söyledi. Aleviler'in yoğun ilgi gösterdikleri söyleşiler NRW'de
AABF'ye bağlı toplam 16 dernekte yapıldı.
Sayın
Erdost'un bu söyleşisi, kendi anlatımına göre Alevilerin Sesi
Dergisinde eksik yayınlanmış ve böylece verilmek istenen mesaj
amacına ulaşmamıştır.
Biz
de Saym Erdost'un dergimizde yayınlanması için yeniden gözden
geçirerek kaleme aldığı bu özgün söyleşisini aynen yayınlıyoruz.
****
Sivas
ve Gazi Olayları diğer konularda olduğu gibi gündemden düşürüldü.
Olayların failleri gereken cezaları almamalarına rağmen. Olaylar
kamu vicdanında aklandı mı?
-
Özellikle siyasal ve toplumsal anlamda amaç güdülerek gerçekleştirilen
öldürümlerin şu ya da bu biçimde ve özellikle kamu vicdanında
aklanması sözkonusu olamaz.
Yasa
ve yargı açısından suç oluşturan bir eylemin cezalandırılması,
ceza verilmesi ve cezanın çektirilmiş olması da, bu tür öldürümlerde
ellerini dillerini kana bulayanları "aklayamaz". Onlar insanlaşan
insanlığın vicdanında sürekli sorgudadır, sürekli yargıdadır.
Unutturulmak
isteneceği açık. Ama unutmak, öldürümlerin siyasal ve toplumsal
anlamda hedefinde olan bizler açısından bugünden yarına olanaklı
olabilir mi? Doğal ki, öldürümlerin arkasındaki amacın, bizim
siyasal düşüncemize, geleneksel inancımıza, kültürümüze, yani
tek tek kişisel kimliğimize olduğu kadar, bir bütün olarak
topluluklara ve onların geleceğine yönelik bir amaç olduğunun
bilgisine ve bilincine varmış, bu bilgiyi ve bilinci kişisel
olduğu kadar toplumsal ölçekte geliştirmiş ve güçlendirmiş
olursak, biz unutmayız, bize unutturamazlar.
*
Olayların perde arkasında neler var?
"Perde
arkası" deyimlemesi benim değil, kısa sürede bir dostlukla
gelişen sevgili dostum Veli Aydın'ın. Ankara'da İlhan ilhan
Kitabevi'nde Veli bey ile değerli dost Ali Rıza Erkan beyi
görmüş, kendilerine Sivas ve Gazi olaylarıyla ilgili kitabımı
vermiştim. Veli bey uçakta okumuş. Benden telefonla 12 Martın
(Gazi olayları) yıldönümünde Duisburg'da bir konuşma yapmamı
istemişti. Daha sonra konuşma programı genişlemiş ve başlığı
Veli Aydın belirlemiş: "Sivas ve Gazi Olaylarının Perde Arkası".
Benim kitabımın tam adı: "Türkiye'nin Yeni Sevr'e Zorlanması
Odağında Üç Sivas". Bu kitapçığımın ikinci yazısı (ki, bu
konudaki ilk yazıdır), "Sivas'tan Gaziosmanpaşa'ya" başlığını
taşıyor. Üst başlığı ise, "Faşistleştirmede özel yöntemler,
yeni uygulamalar". Bu konuda daha sonra yazdığım yazıların
ve yaptığım konuşmaların başlığını da burada belirteyim: "Küreselleşme
Sürecinde Sivas'tan (3 Eylül 1978) Sivas'a (2 Temmuz
1993) Aleviler ve Teokratikleşen Faşizm"; "Sivas
ve Gazi Olayları Emperyalistlerin Petrol Kavgası", sonuncu
yazı da: "Oy Sivas!.. Koca Sivas! .. "
Sanırım
bu başlıklar bile, Sivas ve Gazi olaylarının, tek boyutlu,
Sivas'ta yalnızca bir şeriatçı ayaklanma, Gazi de yalnızca
faşist bir saldırı olmadığını, bunlarla birlikte, derinliğine
ve genişliğine, iç ve dış amaçlarla yumaklaşan karmaşık bir
dizi amacı da içinde taşıdığını bize duyumsatır.
1993 Sivas olayları, Körfez Savaş'ıyla birlikte, Kuzey Irak'ta,
Irak Kürdistan'ında, ABD 'nin egemenliğinde Çekiç Güçün yarattığı
bir otorite boşluğmun doğurduğu sonuçlardan; Sovyetler Birliği'nin
dağılmasının ardından Adriyatik'ten Çin Seddi'ne, Balkanlar,
Türkiye, Kafkaslar, Orta Asya'yı içersine alan ve ABD'nin
geliştirdiği yeni dünya düzenine koşut olarak Türkiye'ye dayatılan
yeni stratejilerle birlikte oluşan sorunlara değin, bir dizi
dış etkenin iç etkenlerle kesişmesinin sonucu olduğu kadar,
1950'lerden beri geliştirilen dinin canlandırılması politikasının,
dini canlandırma politikası adı altında Sünni İslamın siyasallaşmasının,
dolayısıyla tarikatların de facto (fiilen) siyasal yaşamda
etkinleşmesinin de sonucudur. İç ve dış gericilik, burada,
birbirlerinin aracı ve amacı olarak kenetlenmiştir. Gazi olayında
da öyle. Birini görmek, ötekini gözardı etmek, bizi yanılgılara
götürür.
Sünni
kitleyi, kitlesel olarak harekete geçirmek için, "cami"ler
temel alındı; Aleviler, camilere saldıran "dinsiz kafirler"
olarak karalandılar. Dolayısıyla, saldırılar, kitlesel
gücünü, dinsel gericilikten, tarikat ve cemaatlerin
siyasallaşan egemenliğinden aldı.
-
Faşist hareketin, alevilere, solcu ya da sosyalistler olarak;
teokratik ( şeriatçı) hareketin, gene Aleviler'e, materyalizmin,
ateizmin (tanrıtanımazlığın) ilk basamağı olarak saldırdıkları
biliniyor. Birinci kuşak saldırıları, Eylül 1978'de Sivas'ta,
Aralık 1978'de Kahramanmaraş'ta, Mayıs-Temmuz 1980'de Çorum'da
halk yığınlarına yönelik saldırılar olarak yaşadık. O zaman,
MHP sözcüsü, "Bir ideolojinin taraftarları, bir mezhep
taraftarı katlediliyormuş gibi gösteriliyor" demişti.
Bir başka deyişle, Alevilere yönelik saldırıların, bunların
"Alevi" kimliklerine değil, "solcu" politikalarına yönelik
saldırılar, katliamlar olduğu ifade edildi. Ama burada, Sünni
kitleyi, kitlesel olarak harekete geçirmek için, "cami"ler
temel alındı; Aleviler, camiIere saldıran "dinsiz kafider"
olarak karalandılar. Dolayısıyla, saldırılar, kitlesel gücünü,
dinsel gericilikten, tarikat ve cemaatlerin siyasallaşan egemenliğinden
aldı.
İkinci kuşak saldırılar, yani 2 Temmuz 1993 Sivas, 12 Mart
1995 Gazi, Şubat-Mart 1996 Sivas kırsalı, Alevileri, "PKK"
ile, "terör"e destek vermekle suçlayan yapay bir "neden"e
dayandırıldı. Kendine doğal yaşam olanağı sağlayan dağların
yüksek yerlerine çekilenler ile, kendilerine yeni yaşam koşulları
sağlayan kentlerde toplaşanlar, genel seçimlerde oyların solda
toplanmasında belirleyici bir çoğunluk sağladıkları yerde,
bu kez "bölücülük"le suçlandılar, ve saldırının yeniden hedefine
kondular. Ama burada da, "laik" kimlik, saldırının hedefi
oldu. Sivas'ta, "Müslümanlara" başlığı ile dağıtılan bildiride,
"Nisa Suresi"nden alınan, "İman edenlerin Allah yolundaki
savaşı" olarak nitelenecekti, gencecik semah dönen kızların
yakılarak ve boğularak öldürülmesi.
Bütün
bu olaylarda, "Alevi" kimliğine siyasal eşitlik tanıyan "laik"liğe,
"laik"liğin temeli olan ve "dinsel" eğitimi dışlayan
bilimsel eğitime ve dolayısıyla bilime, bilimi en gerçek yol
gösterici olarak toplumsal gelişmenin temeline oturtan "sol"
siyasal ideolojiye saldırılar, halk yığınlarına yöneldiği
zaman, hedefine Alevileri koydu. Aleviler, dağıtılmak istendi,
Sünni tarikatların içinde Alevi kimliği eritilmek istendi.
Ama bir şey gerçek ki, laiklik, ideolojik olarak sosyalist
bilinçte, geleneksel olarak Alevi kitlesinin kendisinde korundu,
irticaya, teokratik faşizme karşı bir set, bir duvar, denebilirse
bir kale oldu.
Alevi
dernekleri, bu birliği, bu birlikteliği, dağılmaktan, şu anda
birlikte yaşamını paylaştığı yeni toplum tarafından emilmekten,
ve tüm kültürel ve geleneksel değerleriyle yok olmaktan kurtarıyor.
Almanya'da olduğu gibi güçlü bir gericiliğin karşısında, kendi
varlığını, kendi varlığıyla birlikte, kendi anayurtlarında
laikliği, demokrasiyi, özgürlüğü koruyorlar. Ben de bir bakıma
bu savaşımın, şoven faşizme, teokratik faşizme, emperyalist
faşizme karşı, özgürlük savaşımının bir öğesi olarak, bu savaşımı
verenlerle birlikteyim.
* Türkiye'deki son ekonomik bunalım,
vatandaş Memed Efendinin sırtına bindi. Son krizi değerlendirir
misiniz?
- Son "kriz", uluslararası sermayeye kumanda eden devletlerin,
IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla, Türkiye'yi ekonomik anlamda
ve belirleyici ölçüde güdüledikleri politikaların periyodlarından
biri. Öyle anlaşılıyor ki, IMF, her gün değil, her saat, her
dakika "devalüe" olan "Türk lirası"na "kefen giydirme" dayatmasına
siyasal iktidarın "diretmesi" karşısında, bir başka yöntemin
uygulanmaya konmasının koşullarını oluşturdu. Bazı yabancı
bankalar hızla Türkiye döviz piyasasından çekildi; içerde
internetleri başında uzman kadrolarıyla büyük ölçekte para
transferleri yapıldı; para oyunlarıyla valizlerini doldurmuş
olanlar, "bavul ticareti"ne yaklaşan oyunlara yöneldiler;
aylık masraflarını karşılamak için ceplerinde taşıdıkları
parayı erimekten kurtarmak için küçük tasarruf sahipleri döviz
ofislerinin önüne yığıldı. Genel bir savaşın ilk günlerini
anımsatır biçimde bir kargaşa ve koşuşma, de facto (fiilen)
% 20-25'lik devalüasyonu yaşamımıza oturttu. Siyasal iktidarın
doğrudan yapmaktan kaçındığını, sözde "serbest pazar" kendiliğinden
gerçekleştirdi; siyasal iktidara da, devalüasyonu "stabilize"
etmek düştü.
Ama
işin aslı, tarihsel sürece dayanıyor.
Dünya
Ticaret Örgütünü (DTÖ) doğuracak olan Tokyo Raundu'nda (1973
- 1979) alınan karar ile, Türkiye'de devlet satınalımlarının
azaltılması, tarımsal üretime desteğin azaltılması, tarımsal
ürünlerin fiyatlarının aşağı çekilmesi, işçi ücretlerindeki
artışın önlenmesi, IMF tarafından 24 Ocak Kararları olarak
Türkiye'ye dikte ettirildi. 24 Ocak Kararları olarak Türkiye'nin
imzaladığı Tokyo Raundu'nun kararlarını, Türkiye'de demokratik
kurallar içinde, demokratik yöntemlerle uygulama olanağı yoktu.
Bu nedenle demokratik yöntemlere son verilmesinin toplumsal
koşulları yaratıldı. 12 Eylül (1980) askeri darbesi ile Parlamento
feshedildi, siyasal partiler kapatıldı, grev ve toplu sözleşme
yasaklandı. IMFnin dikte ettirdiği kararlar sayesinde, uluslararası
sermayeye kumanda eden güçler (devletler), ülkemizde, sözde
kurtarmak istedikleri demokrasiyi gerçekte katlettiler. Seatle'da,
Dünya Ticaret Örgütü'nün Milenyum Raundu, tepkiler ve anlaşmazlıklar
nedeniyle, karar almadan dağıldı. Programına aldığı "kararlar"
ise, bir yandan ABD ile Türkiye arasında imzalanan "İşbirliği
ve Ticaret Anlaşması" ile, bir yandan da IMF tarafından Türkiye'ye
uygulatılıyor. Uluslararası sermaye, hemen her şeyimizi alıyor.
Ekonomik varlığımız, ağır sanayiden tüketim sanayisine, iletişiminden
ulaşımına, enerjisinden ekmeğine, suyundan toprağına, özelleştirme
ve borsa / hisse senetleri yöntemleriyle talan ediliyor. Tam
da "kendi vatanımızda vatansızlar gibi" dizesindeki konuma,
bu kez uluslararası sermayenin kuşatmasında yaklaşıyoruz.
"Son
kriz", bu sürecin "küçücük" bir öğesi.
*
Türkiye'deki sistem hiyerarşiye ve emir komuta zinciri üzerine
kurulu olmasına karşın, Halis Özkan'ın Cumhurbaşkanına sokak
ağzıyla tavır koymasını nasıl değerlendirirsiniz?
-
Sorunlarımı, kişilerle, kişisel davranışlarla açıklamaktan
kaçınırım. Burada, "kişisel" bir tavır sözkonusu olduğu kadar,
olayın geçtiği yer ve bu "ağzın" karşısına aldığı kimlik açısından,
sorunun, kişiselliğini aşan, toplumsal yönüyle bizi ilgilendiren
bir boyutu olduğu için ve bu çerçevede sorunuzu yanıtlamak
isterim.
Sorunuzda,
sistemin, Türkiye'de, "hiyerarşiye ve emir komuta zinciri
üzerine kurulu" olduğunu söylüyorsunuz. Demek ki, burada,
sistemde, bir altüst oluş olmasa bile, sistem içinde bir bozulma
olduğu söylenebilir. Örneğin, Gazi olaylarından bir ay kadar
önce, eski MİT ajanı Mahir Kaynak, Cumhuriyet'te yayınlanan
bir konuşmasında, ABD'nin Ortadoğu'ya vermek istediği "yeni
şekil" dolayısıyla, "Ordu-ABD gerginliği" yaşandığını ekliyordu.
Bilmem sistemin değişen hiyerarşisi ve emir komuta zincirine
karşıt bir politik farklılaşmanın varlığını, bu küçük açıklama
ile size duyumsatabildim mi?
* Aleviler'e karşı son dönemde baskılar
arttırıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı Cem evlerini ibadet
yeri kabul etmiyor ve bu nedenle de Ankara Valiliği, Cem evlerine
karşı çıkıyor. Bunun anlamı ne?
-
Diyanet İşleri Başkanlığı, 3 Mart 1924'te kaldırılan "Şeriye
ve Evkaf Vekaleti"nin yerine konuldu. Merkez kadrosu dışında
il ve İlçelerde müftülerden oluşuyordu. Başlıca görevleri,
namaz saatleri gibi dini saatleri, oruç gibi dini günleri,
Şeker ve Kurban gibi bayram günlerini belirlemek, toplulukların
ortak ibadet yerlerinde, camilerde, hocaların halka sunacağı
"hutbe"lerin metnini hazırlamaktı. 1950'den, yani Demokrat
Parti'nin iktidara gelmesinden sonra, bu kadro, cami imamlarıyla
genişledi, bütçesi büyüdü, ve ulusun her dinden, her mezhepten
alınan vergileri, bir mezhebin ve giderek bazı tarikat ve
cemaatlerin, hem öteki din ve mezhepler üzerinde baskı oluşturmasına
ve hem de bu tarikat ve cemaatlerin siyasal bir güç haline
gelmesine maddi olanak sağladı.
Marx'ın
"yabancılaşma" teorisini, burada, mezhep boyutunda, Aleviler
yaşıyor. Yani Aleviler'in, kendi emeklerinin eşdeğerleriyle
ödedikleri vergilerin bir kısmı, kendilerinin geleneksel kültürlerini
ve inançlarını ifade edebilmelerine engel oluşturan bir mezhebin
siyasal gücüne dönüşüyor.
Kemal
Atatürk, Söylev'de, bünyesinde farklı dinden ve inançtan toplulukları
barındıran bir devletin dini olmasının, düşünce ve inanç özgürlüğüyle
bağdaşmayacağını vurgular. Laik bir devlette, inanç özgürlüğünün
anlamı, hangi inançtan olursa olsun kişinin ve toplulukların,
inancını özgürce ifade etmesi ve bunu ifade edecek araçlara
özgürce sahip olması demektir. Ayırdedici özellik, inancın
siyasallaşmasıdır. Bu, siyasal ve ideolojik kimliklerin, inanç
aracılığıyla kullanılmaması, inancın siyasetin aleti olmaması,
inancın inanç olarak ifade edilmesidir. Bir inancın ifade
edilmesi, özellikle siyasal amaçlarla bir başka inanç tarafından
baskılanıyorsa, orada laik bir sistemin uygulandığından sözetmek
olanaksızdır.
*
Laik devlette Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yeri, fonksiyonu
nedir, ne olmalıdır?
-
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın nasıl doğdugunu, başlangıçtaki
görevlerini açıkladım. Cumhuriyetin ilk döneminde, dini, tarikatların
baskısından kurtarmak, ve dolayısıyla dinin siyasallaşmasını
önlemek gibi bir görevi vardı. Bugün ise, tarikat ve cemaatler,
Diyanet İşleri Başkanlığı'nın şemsiyesi altında hemen her
mahalleyi, hemen her köyü, baskı altına almasının aracına
dönüşmüş durumda. Yeni çözümler üretmek gereği vardır. En
azından kent, kasaba ve köylerdeki din görevlilerinin giderlerinin
yerel yönetimler, tarafından karşılanması yoluna gidilebilir.
Dolayısıyla her topluluk kendi inancı doğrultusunda, inançlarıyla
ilgili görevleri yerine getirenlerin giderlerini karşılayabilir.
*
F Tipine karşı halk, Türkiye tarihinde görülmediği kadar duyarlıydı.
Elele, kolkola, fakat sonuçlar ortada. "Hayata dönüş" Operasyonuyla
halk tepkisi bastırıldı. Operasyon, hayata dönüş operasyonu
olarak nitelenebilir mi?
- F Tipi cezaevleri, Birleşmiş Milletler standart kurallarına
aykırı. İkincisi, Terörle Mücadele Yasası'nın 16. maddesinde
belirtilen modellere göre, yani tutukluyu ve hükümlüyü tecrit
etme amacıyla projelendirilmiş ve yapılmışlardır. Özünde ve
esasında hücre tipidir ve hücreler toplamından oluşur.Burada
tutuklu ve hükümlü, dış dünyadan, tüm iletişim olanaklarından,
içerdeki tutuklu ve hükümlülerden tecrit edilmiştir. Bir kişinin
kimliğini koruyabilmesinin koşulları elinden alınmakta, tutuklu
/ hükümlü her türlü baskıyla karşı karşıya getirilmiş bulunmaktadır.
Bu nedenle de, bu cezaevlerinin fiziksel yapısı değiştirilmeli,
tutukluların / hükümlülerin ortak mekanları olan, en azından
üç tek kişilik ve iki üçer kişilik birimler geceleme yeri
olarak kullanılmalı, ama burada bulunanlar, günboyu birarada
olabilecekleri ortak bir avluya kavuşturulmalı, dış dünya
ile iletişim olanağı sağlanmalıdır.
F
Tipine karşı başlatılan açlık grevi ve ölüm orucu, aslında
operasyon öncesi de amacına ulaşmış, kamuoyu, bu konuda yeteri
kadar bilgilenmiş ve bilinçlenmişti. Tam da anlaşma sağlanacağı
aşamada görüşmeler kesildi. Bir operasyon hazırlığı yapıldığı
duyumsanıyordu. Ne var ki operasyonu gerektiren bir durum
yoktu. Anımsayalım: Eskişehir E- tipi Cezaevinde açlık grevinin
35. günü, tutuklu / hükümlüler Aydın E Tipi Cezaevine nakledilmişlerdi.
Burada da, tutuklu / hükümlüler F Tipine de nakledilebilir,
karşı konulması durumunda, operasyon için bir "gerekçe" doğardı.
Böyle olmadı, bir gece, yirmi cezaevine düzenlenen baskınla,
koğuşlara ateş açıldı, gaz bombaları atıldı, ve ardından cezaevlerinin
duvarları yıkılmaya başlandı. Otuzdan fazla tutuklu / hükümlü
yaşamını yitirdi. Ya da bilerek öldürüldü. "Hayata dönüş"
adını, yaşamdan koparılan gençlerin cesetleri yalanlıyor.
Adalet
Bakanının sözleriyle, operasyona başlamadan önce "çok daha
fazla ölüm bekleyenler"in bu operasyonun adını "hayata dönüş"
olarak koymaları, bir "istihza"yı içersinde taşıyor.
Özellikle
de terör eylemlerinin azalmaya başladığı, toplumsal barışın
yeniden güçlendirilmesi gerektiği bir sırada, gündeme "tabut"lardan
bir "hayata dönüş" çelişkisini oturtmak. doğal ki, Dünya Ticaret
Örgütü'nün Milenyum Raundunun bir devamı olan Nice'de de karşılaştığı
tepkilerin bir bakıma direniş kaynağını kurutmak amacını da
içinde taşıdığı düşünülebilir kanısındayım.
*
Halk Avrupa Birliğine girmek istiyor. Neler bekliyorlar?
- Halkın Avrupa Birliği'nden beklentileri, hemen her yöreye,
her topluluğa, ve doğal ki her kişiye göre farklı. Avrupa
Birliği, ekonomik birlik temeli üzerinde istikrara kavuşmuş
siyasal birliği amaçlıyor. Bu birlikle bütünleşecek olan Türkiye,
hemen her yönden zorlanıyor; bir sorun çözülürken, bir başka
sorun istikrarı bozmaya yetiyor. Kim kiminle nasıl oynuyor,
gizli kalıyor. Avrupa Birliği, "öğrencisi" Türkiye'yi kara
tahtaya kaldırır gibi sürekli sorgular bir yöntem uyguluyor.
Birçok sorunun Avrupa Birliği üyesi olarak çözümlenmesi bence
daha doğru olacak. Çünkü o zaman, Türkiye, en azından bölünme
kaygısından, toprak yitirme korkusundan kurtulacak.
Doğal
ki, Avrupa Birliğinin içten düşüncesi de, Türkiye'nin şu ya
da bu biçimde bölünmesi ve toprak kaybı değil de, ekonomik
birlik temeli üzerinde siyasal birliğin ve istikrarın sağlanması
ise ...
Pir
Sultan Abdal Kültür Sanat Dergisi - Sayı 43 / Mart-Nisan 2001
Sayfa: 9 - 16