Her
insanın örgütsel mücadeleye katılmasının bir öyküsü vardır.
Benim Alevi hareketiyle ilişkim, önce mesleğim gereği başladı.
1993 Sivas katliamı ve sonrasında bir muhabir olarak Alevi
hareketini yakından izledim, ağır baskılara maruz kalan Alevi
köylerine yönelik inceleme heyetlerinde gazeteci olarak bulundum.
Sivas’ta doğmuştum ve orada büyümüştüm.
12 Eylül öncesinde yaşanan Sivas olayları sırasında henüz
ortaokula giden bir çocuktum. Faşizmin ve gericiliğin ittifakının
yarattığı şiddete Alibaba’da tanık olmuştum. Belki çok bilinçli
bir kavrayış değildi ama olayların vahametinin ve ne anlama
geldiğinin farkındaydık. “Kızılbaştık”, “kestiği yenilmeyen,
suyu içilmeyen” Aleviler idik ve solcuyduk. “Katli vacip”
olanların sınıfındaydık işte…
1993 sonrasında çoğu kez Pir Sultan Abdal
Kültür Derneği’nin, Divriği Kültür Derneği’nin ve diğer demokratik
kitle örgütlerinin önderliğinde raporlar hazırlanmak üzere
Sivas’a, Erzincan’a gerçekleştirilen inceleme gezileri, “katli
vacip” olanların mağduriyetine bir kez daha bu kez büyümüş
olarak tanık olmamı sağlamıştı.
Kendiliğinden gelişen bu süreç içinde
tanıdığım değerli insanlarla ilişkim, bir süre sonra beni
Pir Sultan Abdal Kültür Derneği ile buluşturdu. Örgütsel sağduyusuna
her zaman güvendiğim Müslüm Doğan’ın referansıyla da üye oldum.
Üye olurken, çok çetin, özverili bir mücadelenin beni beklediğini,
eleştirilerin olabileceğini biliyordum; bu kaçınılmazdı ve
bir o kadar da doğaldı… Ama bir gün “derin devletin adamı”
olmakla suçlanabileceğim hiç mi hiç aklıma gelmezdi.
26 Kasım 2006
Alevi Bektaşi Federasyonu’nun olağanüstü
kongresi… İki liste çarpışıyor ve ben Avrupa Alevi örgütlerinin
üst düzey kadrolarının ve bu ekibin Türkiye’deki destekçi
grubunun tasfiye etmek istediği ekibin Genel Başkan adayı
Attila Erden’in listesindeyim. Attila Erden’le aynı zamanda
Hacı Bektaş Kültür ve Tanıtma Dernekleri’nde aynı yönetimi
paylaşıyoruz. Tekin Özdil de bu dernekte, birlikte olduğumuz
çalışma arkadaşlarından biri…
Bir ara kongrenin fuayesinde Pir Sultan
örgütünün Antalya Şubesi’nden Kamil Dağ ile karşılaştık. Dağ,
beni görür görmez bir hışımla geldi ve “Fevzi Gümüş Attila
Erden ve senin derin devletin adamı olduğunu söylüyorlar.
Bana derin devletin adamı olmadığını ispatla. Oyumu ona göre
kullanacağım” deyiverdi.
Sevgili Fevzi Gümüş’ü çağırdım.
18 yıllık gazetecilik yaşamımda ayrıca
Alevi hareketinin örgütsel mücadelesinde ilk defa bu tür bir
ithama maruz kalıyordum. Şaşkındım, üzgündüm. Kamil Dağ’ın,
iddiayı kimin ortaya attığına ilişkin cevabı ise iddianın
kendisinden daha yaralayıcıydı: “Tekin Özdil”
Gazetecilikte bir kural vardır; teyit edilmeyen
bilgi asla kullanılmaz, dikkate alınmaz. Meslek alışkanlığı
ile Dağ’a “yüzleşir misin?” diye sordum ve Tekin Özdil’i çağırdım.
Adı gibi pek de “tekin” olmayan bu zat,
“Evet söyledim; ama şüphelerim olduğunu söyledim” demez mi?
Bundan sonra aramızda şöyle bir diyalog
geçti:
“Bu şüphelerini paylaşır mısın?”
“Hayır paylaşmam, her şey her yerde söylenmez”
“Benimle ve Kamil Dağ ile paylaşmadığın
şüphelerini neden kapı arkalarında paylaşıyorsun o zaman?”
“Ben söylerim”
Özdil, şüphelerinin ne olduğunu söylemekten
ısrarla kaçınıyordu, söylemiyordu. Bu iddia, itham, iftira
o dakikadan ibaret kongrenin genel havasına da yansıdı.
Ruh halimi, benimle birlikte Fevzi Gümüş’ün
yaralanmışlığını sözcüklerle anlatmaya gerek yok.
Atilla Erden ekibini 12 Eylül generalleri
gibi darbe yapmakla suçlayan, ama aynı darbeyi Hacıbektaş
derneğinde gerçekleştiren ekibin üyesi Tekin Özdil, ancak
polis devletlerinde görülebilecek bir tavır içinde değil miydi
acaba? Bir türlü açıklayamadığı şüpheler üzerinden insanların
hayatlarını derinden etkileyebilecek bir iftirayı atmayı Alevi
örgüt yöneticiliğine, taşıdığı ünvanlara nasıl yakıştırmıştı?
Bu zat, “Söz sende kaldığı sürece senin esirindir, ağzından
çıktığında sen onun esiri olursun” atasözünü hiç mi duymamıştı?
Ama ihtiras, insanı böyle körleştiriyordu işte…
Kongrede yapılan konuşmalar, Tekin Özdil
tarafından ortaya atılan çirkin iftiraya Avrupa’daki arkadaşların
da sahip çıktığını gösteriyordu. AABK Başkanı Turgut Öker,
bir “şer ittifakından” bahsediyor, ABF’de yaşanan süreci derin
devletin, genelkurmayın operasyonu olarak lanse ediyordu.
Daha başkaları da benzer düşünceleri ileri sürüyordu. Hubyar
meselesiyle patlak veren, siyasete müdahale, “Su Tv- Yol Tv”
etrafında büyüyen tartışmaları, salt dışsal etkilerle açıklaması
dikkat çekiyordu. Demokratik bir örgütlülükte eleştiri olabileceği,
bu eleştirilerin, görüş farklılıklarının kolektif aklın, sağduyunun
ortaya çıkarılmasında, yaşanabilecek hataların önlenmesinde
gerekli olabileceği nedense unutuluyordu. Manzara bana göre
şuydu: “Güçlü insanların söylediği her şey doğrudur”
Kongre tartışılmaya
devam ediliyor
Kongre yapıldı ve tahmin ettiğim gibi
Selahattin Özel ekibi seçimi kazandı. Atilla Erden’in listesi
46, Selahattin Özel’in listesi 51 oy almıştı. Ama gelin görün
ki, kongreyle ilgili tartışmalar bizzat kazanan liste tarafından
ısrarla sürdürülüyordu. www.alevi.com sitesinde yeralan açıklamasında,
AABK Başkanı Turgut Öker: “Fakat zaman içerisinde bir takım
çevrelerin müdahalesi sonucunda federasyonda Alevi inancına,
Alevi felsefesine, Alevi değerlerine sığmayacak şekilde bir
darbe yaşandı. 12 Eylül darbesine bu kadar karşı çıkan Alevi
toplumunun, kendi içinde bile olsa halkın iradesini hiçe sayarak,
darbe yapan zihniyete seyirci kalması düşünülemezdi” derken,
Alevilerin Sesi dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Necdet Saraç,
Birgün Gazetesi’nde yer alan köşe yazısında, “Bugüne kadar
rahatça yönetilen Alevilerin, kendi adlarına hareketlenmeleri,
siyasal sürece müdahil olmak istemeleri, karar mekanizmalarından
hak talep etmeleri, hatta daha da ileri giderek ’’Türkiye’yi
İmam Hatip mezunu biri yönetiyorsa Alevi kökenli biri neden
yönetmesin’’ diye ortaya çıkmaları ABF içinde bir operasyon
sürecini hızlandırdı: ABF’nin ve doğal olarak Alevi hareketinin
önünün kesilmesi gerekiyordu. Nitekim Selahattin Özel’in ABF
Genel Başkanlığından alınmasında niyetlerden öte bu yaklaşım
belirleyici olmuştu” ifadelerini kullanıyordu.
Sayın Saraç’a göre, bizler Alevi hareketinin
önünü kesmek istiyorduk. Bizim, İmam Hatipli bir başbakana
hiçbir itirazımız yoktu. Alevilerin siyasal sürece müdahil
olmalarının önündeki engeldik. Kimi çevreler bir senaryo yazmış,
bizler de bu senaryonun figüranları olmuştuk işte.
Kongrede başlayan AABK’nun resmi internet
sitesinde devam eden, gazetelere köşe yazısı olarak giren
bu değerlendirmeler nedense “iç tartışmaların kamuoyuna mal
edilmesi yanlıştır” değerlendirmesini sıkça yapan Sayın Turan
Eser’in gözünden kaçıyordu da, suçlanan kişilerin kendilerini
savunmasını aynı Eser, tuhaf karşılıyordu. Oysa, ortaya atılan
bir iftiranın açıklığa kavuşturulması konusunda verdiğimiz
ve hiçbir şekilde içeriğini kamuoyu ile paylaşmadığımız dilekçemizin
gereği yapılmamıştı.
Unutturulan bir dilekçe
Eğer birden fazla Alevi örgütünün yöneticiliğini
yapan bir kişi çalışma arkadaşlarını derin devletin adamı
olmakla suçluyorsa, bu yönde şüpheler taşıyorsa gereğini yapmalı;
öyle değil mi? Kendi örgütü içindeki derin devletin uzantılarının
elini kolunu kesmeli, onu örgütten atmalı, bunu da kamuoyuna
ilan etmeliydi? Ama öyle olmadı…
9 Aralık 2006 tarihinde Alevi Bektaşi Federasyonu’na
bir dilekçe verdik. Altında Fevzi Gümüş ve Kelime Ata imzası
vardı. Bu dilekçede, Alevi örgütlerinin çok çetin bir mücadele
verdiği dolayısıyla sağlıklı unsurlarla yoluna devam etmesi
gerektiğini vurgulayıp, “derin devlet” iddialarının açıklığa
kavuşturulmasını istedik. Meselenin Alevi yol erkanına göre
çözümlenmesi talebinde bulunduk. Bunun anlamı şuydu: Bir cem
yapılsın, iddialar, şüpheler paylaşılsın, suçlu kim ise kamuoyuna
ilan edilsin. Ya, bizler bu örgütlerin kapısından dahi girmemeliydik
ya da bu iddianın sahipleri hakkında gereken yapılmalıydı.
Dilekçeyi verdiğimiz tarihten sonra ABF,
üç yönetim kurulu toplantısı yaptı, bir de danışma kurulu…
Sayın Turan Eser’in bana aktardığı bilgiye göre, ilk toplantıda
dilekçe konuşuldu, gereğinin yapılması yönünde görüş belirtildi.
Doğrusu, ilk toplantıdan hemen sonra Turan Eser’i aradığımda
umutlanmıştım. Gerçeğin ortaya çıkarılacağından emin olmak
istiyordum ve kongre kazanmak uğruna atılan bir iftiranın
gereğinin yapılacağını düşünüyordum. Yanıldım. İkinci toplantıda
dilekçe hiç konuşulmadı, üçüncü toplantıda da… Turan Eser,
son görüşmemizde Danışma Kurulu’nda bir yüzleşme yapılacağını
söyledi ama o da gerçekleşmedi.
Kimler derin devletle
yüzleşebilir?
Şimdilerde öğreniyorum ki, Şubat ayında
yapılan Danışma Kurulu toplantısında, Sayın Selahattin Özel,
bu iddiayı Antalya’dan Kazım Engin’in gündeme getirdiğini
söylemiş. Kimileri de bu konunun ABF’yi bağlamadığını düşünüyormuş.
Doğrusu, üzüldüm bu değerlendirmelere…
Kamil Dağ ve Tekin Özdil yüzleşmesinde
Fevzi Gümüş ile birlikte kulaklarımızın duyduğu sözler neydi
ki? Biz, bir hayal mi görmüştük? İşitme engelli insanlar mıydık?
Tekin Özdil diye birisi hiç yok muydu yoksa?
26 Kasım 2006 tarihinde gerçekleşen ABF
kongresi, her açıdan çıkarılacak derslerle dolu. Benim açımdan
bu kongre, otoriteye, güce sığınma, ondan medet umma uğruna
gerçeklerin kurban edildiği bir kongre olarak hatırlanacaktır.
Ondan sonraki süreç ise bir cesaretsizlik örneği olarak hafızamda
yer edinecek.
Derin devletle yüzleşmek gerekir, ucu nereye
gidiyorsa oraya kadar. Ancak bu yüzleşmeyi yapabilmek için
akla, sağduyuya, samimiyete ihtiyaç vardır; dahası cesarete
ve birazcık da vicdana…
Kendisini Alevi hareketi içinde ancak unvanlarla
var edebilenler, bu unvanlar ellerinden gittiğinde kendilerini
başka türlü ifade edemeyecek olanlar derin devletle yüzleşemezler
ki… Başkanlık makamlarını delege ağalarına borçlu olanlar,
gerçeğin peşinden koşamazlar ki... Bağımsız ve özgür bir ruhtan
mahrum kalanlar; “parayı veren düdüğü çalar” anlayışındakiler,
aynadan, o aynada göreceklerinden korkarlar. Gücün gölgesine
sığınıp zaaflarını, zavallılıklarını örtmek isteyenler, gerçeklerle
yüzyüze gelemezler. Şöhretle teselli bulanların, makam bağımlılarının
doğrularla, gerçeklerle derdi olmaz.
Ama ben gerçeğe inanıyorum. Betonu çatlatıp
da günyüzüne çıkan bir ağaç gibi tohumu nereye düşmüşse, bir
gün er ya da geç gerçeğin bilinebilir, görünebilir olacağına
inanıyorum. 10 yıl sonra, 30 yıl sonra, belki ondan daha geç
bir zaman diliminde haksızlığın farkedileceğini düşünüyorum
hep. Soran olabilir. Belki ömrünün yetmeyeceği süre içinde
gerçeğin ortaya çıkmasının ne anlamı vardır diye?
Bu soruyu soranlara yanıtım şu olacaktır:
“Ben zamana, tarihe inanırım”
Bu yazı da zaten zamana olan inançla kaleme
alınmıştır ve başka hiçbir amacı yoktur.
Ben bekleyeceğim; bir gün derin devletle
yüzleşme cesaretini bulacağınız güne dek. Vicdanlarınızın
sizi rahatsız edeceği güne dek bekleyeceğim.
O da olmazsa ulu divanda…
Kelime ATA
Kelime
ATA'nın yukarıdaki yazısında bahsettiği dilekçe:
ALEVİ
BEKTAŞİ FEDERASYONU BAŞKANLIĞI'NA
A
N K A R A
Alevi Bektaşi
Federasyonu'nun 1. Olağanüstü Genel Kurulu öncesinde, federasyona
bağlı derneklerin şubelerine yapılan ziyaretlerde Atilla
Erden, Fevzi Gümüş ve Kelime Ata'nın derin devletin adamı
olduğuna dair iddialar gündeme getirilmiş, olağanüstü kongre
süreci "derin devletin" bir operasyonu gibi değerlendirilmiştir.
Antalya'da delegelerle yapılan toplantıda da Hacı Bektaş
Veli Kültür ve Tanıtma Dernekleri Genel Başkanı Tekin Özdil'in,
isimlerimizi zikrederek "Bunlar derin devletin adamı. Elimizde
belgeler var. Bunu 5-6 kişi biliyor" dediği, tarafımıza
gelen bilgiler arasında bulunmaktadır. Olağanüstü Kongrenin
yapıldığı 26 Kasım 2006 tarihinde, Pir Sultan Abdal Kültür
Derneği delegesi Kamil Dağ, bu iddiayı bize iletmiş ve ispatlanmasını
istemiştir. Kamil Dağ ile Tekin Özdil'in yüzleştirilmesi
sonucunda Özdil, "Evet söyledim. Yalnız bu konuda şüphelerim
var dedim" demiştir. İddialar, kongrede yapılan konuşmalarda,
ayrıca Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonu'nun resmi
sitesi www.alevi.com'da yer alan kongre değerlendirme
yazılarında da imalı ifadelerle yer almıştır.
Böyle
bir iddia, ciddiye alınmayacak, kayıtsız kalınacak türden
bir iddia değildir, sıradan bir eleştiri hiç değildir. Kongre
sürecinde "olur böyle şeyler" denilerek unutulacak şeyler
de değildir.
Alevi
hareketinin içine sızdığı kabul edilen "derin devlet" ya
da başka güç odaklarının adamlarının tasfiye edilmesi, deşifre
edilmesi gerektiğine inanıyoruz. Bu, hareketin sağlıklı
bir şekilde büyümesi, Alevilerin sorunlarının çözüme kavuşturulması
sürecinde sergilenmesi gereken bir davranış biçimidir ve
desteklenmelidir.
Bu çerçeveden
bakıldığında hakkımızda ileri sürülen derin devlet iddialarının,
belgelerin ya da şüphelerin giderilmesi elzemdir. Bu, hem
Alevi hareketi hem de iddianın muhatapları açısından zorunluluk
arz etmektedir. İddiaların Alevi yol erkânına göre açıklığa
kavuşturulmasını, gerekli yüzleştirmelerin yapılmasını ve
sonucun da Alevi kamuoyuna duyurulmasını içtenlikle talep
ediyor, bu konunun takipçisi olacağımızın bilinmesin istiyor,
yönetiminizin de iddiaların ciddiyeti karşısında gerekli
duyarlılığı göstermesini ve gereğini yapmasını bekliyoruz.
09.12.2006