Kanımızı
donduran o görüntüler hala hafızalarımızda...
Silinmesi
mümkün olmadı...
***
Hayatını
müzikle doldurmuş, umutlu ve heyecanlı bir delikanlıydı Hasret.
1987’nin
yazında tanışmıştım... Tanışmadan önce dinlediğim “Hasret
Gültekin”nin yetişkin biri olduğunu sanıyordum. Oysa şimdi
karşımda duran Hasret, bıyıkları yeni terlemiş liseli bir
delikanlıydı. Ve ben şaşkınlığımı gizleyememiş, bu minval
üzere derin bir sohbete dalmıştım.
O
karşılaşmamız kısa sürede bir paylaşıma dönüştü; yeni aldığı
ve daha sonra bana verdiği ve benim tam onbeş yıldır kullandığım
bağlamayla yeni bestelerini çalmış, bağlamadaki ustalığı bende
derin bir hayranlık uyandırmıştı.
O
ana kadar bağlama deyince aklıma Arif Sağ geliyordu, ama ondan
sonra Arif Sağ’ın yanlız olmadığını gördüm. Ve o genç, o yaşta
gösterdiği bağlama ustalığıyla beni imrendirmişti.
Koçgiri
aşiretinden olduğunu ve kökenlerinin Dersim’e dayandığını,
Dersim ve Koçgiri isyanlarının kendisinde derin izler bıraktığını
anlattı bana. Ve büyüklerinden bu konuda dinlediği ağıtlardan
etkilenerek bağlama çalmaya, türkü söylemeye yöneldiğini...
O
zaman Kadıköy’de özel bir lisede okuyordu. Ancak okuldan çok
müzği düşünüyor ve kendini geleceğe hazırlamanın, iyi bir
bağlama ustası olmanın telaşını yaşıyor ve bunu gizlemiyor,
benimle paylaşıyordu.
Paylaşımımızın
giderek artmasındaki nedenlerden biri de benim sürekli yasaklanmam
ve gözaltına alınmamdı. Bu durum, onu bana daha da yaklaştırıyordu...
O
yoğun mücadele yılları Hasret’te aynı zamanda derin bir sorgulama
ve kendini tanımlama süreci de başlatmıştı. Özellikle İstanbul’da
verdiğim konserlerde hep yanımda buluyordum ve onun bu ilgi
ve sevgisi bende karşılıksız kalmıyordu.
Uzun
yıllar süren dostluk ilişkimiz, Hasret’in çalışmalarını Almanya’ya
kaydırmasıyla birlikte eski yoğunluğunu kaybetti. Hasret’i
sadece yurtdışı konserlerimde ve Türkiye’ye geldiğinde görebiliyordum
artık.
***
Sonra
bir gün, İstanbul’da karşılaştık ve her zaman gittiğimiz kokoreççiye
gidip karnımızı doyurduk. Tarih, Haziran 1993’tü. Hasret orada,
Pir Sultan Abdal Şenlikleri’ne katılmam için beni ikna etmeye
çalışıyordu. Çünkü ben, öneceden kararlaştırılmış bir başka
kentteki konsere gitmek zorundaydım. Bu yüzden Pir Sultan
Abdal Şenlikleri’ne katılamıyordum.
Öyle
de oldu...
Oldu
ama, o gün TV ekranlarında naklen izlediğim o görüntüler sırasında
orada olmadığım için duyduğum pişmanlığı anlatamam. Orda,
o alevlerin arasında, sevgili Hasret’le, Muhlis Akarsu, Nesimi
baba ve diğerleriyle olamadığım için kendime ne kadar kızdım,
kızıyorum, bilemezsiniz... Yani onlar orada yanıyordu, ben
bulunduğum yerde!..
***
On bir yıl önceydi... Yaşandı ve bitmedi...
Kanımızı
donduran o görüntüler hala hafızalarımızda...
Silinmesi
mümkün olmadı...
***
O
zamanki koalisyon hükümetinin bir kanadı sosyal demokrattı.
Ve Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü, katliamın arkasındaki
gerçek güçlerin yakalanıp yargılanmalarını en kısa sürede
sağlayacaklarını söylemiş, bunun bir “namus meselesi” olduğunu
belirtmişti.
Ama
dönemin DGM Başsavcısı Nusret Demiral da “Olayda örgüt yok
tahrik var” demişti.
Şimdi
ise iktidarda AKP hükümeti var ve katliamda tetikçilik yapanların
affedilip salıverilmesi için formül arıyor...
Ve
son olay...
Dünyaca
ünlü piyanist Fazıl Say’ın, şair Metin Altıok için hazırladığı
oratoryonun sahnelenmesi sırasında göstermek istediği üç dakikalık
Sivas katliamı görüntüleri sansürlendi.
Kim
tarafından?..
Kültür
Bakanlığı...
Tablo
bu kadar net işte. On yıl sonra dönüp etrafımıza bakıyoruz,
değişen bir şey yok; kafalar karakol, karakollar kafa olmaktan
çıkmıyor ve yobaz zihniyet katliamı sürdürüyor.
Bu
böylece, acılarımızın tazelenmesini yeğliyor...