Tarih
süresince insanlar etnik kökenleri ve inançları nedeniyle
çatışmışlar, vuruşmuşlar, kan akıtmışlar ve düşmanca yaşamışlar.
Hemen
belirtelim ki, egemenlik hırsı öne çıkınca, etnik kökenin
de, dinsel inancın da hiçbir önemi kalmıyor, aynı ırktan ve
inançtan olan insanlar bile birbirini öldürmekten geri durmuyorlar.
Örneğin,
Türk kökenli olup M.Ö. 6.ve 7. yüzyıllarda tarih sahnesinde
varolan İskit (Saka), M.Ö.220-MS 216'e Hun, M.S. 420-562'de
Akhun, 552-745'te Göktürk, 563-803'te Avar, 650-985'te Hazar,
744-1335'te Uygur, 940-1040'da Karahan, 963-1183'te Gazne,
1040-1308'de Selçuk, 11571231 'de Harzemşah, 1236-1502'de
Altınordu 1299-1922' de Osmanlı, 13681501'de Timur, 1526-1858'de
Babür adlarında imparatorluklar kurup yaşatmışlar. Ama hep
birbirleriyle vuruşup kırılmışlar. Hatta Oğuz Türkleri'ni
oluşturan Alayuntlu, Alkaevli, Avşar, Bayat, Bayındır, Begdilli,
Bozdüz, Çaruklu, Çavdur, Dogurga, Döger, Eymür, Iğdır, Karaevli,
Karkın, Kayı, Kınık, Peçenek, Salur,Yazgur ve Yıva boyları
bile birbirleriyle dövüşmüşlerdir. İslamiyet'in 630-700'lü
yayılma yıllarında Hırıstiyanlar da ataktaydı. Araplar, Hazarlar'
a saldırdılar, Şaman dinine mensup olan Hazar Kağanı'nı zorla
müslüman yaptılar. Ne var ki, Müslümanlığı içine sindiremeyen
Kağan ve devlet ileri gelenleri, Müslümanlığa ve Hıristiyanlığa
tepki olarak Yahudiliği seçtiler. Çok kan akıtıldı...
1000
yılında görkemli bir törenle taç giy en Gazneli Mahmut, İslam
cihat anlayışıyla Hintliler'den elde ettiği altın, gümüş gibi
zengin ganimetlerle yetinmeyip halktan ağır vergi topluyordu.
Vergi vermeyen ve İslam şeriatına uymayanları ağır biçimde
cezalandırıyoriardı. Bu işi o denli sıkı tutuyordu ki, vergi
toplayanlar, kendisinden istenen vergiyi vermezlerse ya mallarına
el koyuyor, ya da mahzenlerde işkence ederek ya da fillerin
ayakları altmda ezdirerek öldürüyordu. Böyle bir sonu yaşamak
istemeyen vergi memurları halkı eziyordu. En çok vergi toplayan
ise Vezir olup bey gibi yaşamak istemeyen vergi memurları
idi.Bunalan halk, Bağdat'taki Abbasi Halifesi Kadir'e giderek
şikayette bulunuyordu, ama olumlu bir sonuç alamıyordu. Özellikle
Horasan yaylasındaki halk, iki yol seçiyordu: Biri, hem vergiye,
hem İslam şeriatına karşıgelerek dağlara çıkmak; İkincisi
kente inip düzene uymaktı. Kente inip yerleşik düzende yer
alanlar, ehli-sünnet ve cemaat inancıyla donanımlı hale geliyor,
kendi gibi olmayan ve düşünmeyenıere ölüm kusuyordu.
Selçuklular
döneminde bu farklılık iyice belirginleşti. Bir esnaf kuruluşu
olan Ahilik ve bir tasavvuf inancı olan Anadolu Aleviliği
şekillendi. Osmanlı döneminde ise kent Aleviliği Bektaşilik
olarak, köy Aleviliği ise Kızılbaşlık olarak
adlandırılıp tamamlandı. Aynı kökenden gelen insanlar bu kez
inançları nedeniyle ezen ve ezilenler olarak tarihteki yerlerini
aldılar. Ezenler, ezilenlerin çok kanını akıttılar, onlara
çok hakaret ettiler, ağır iftiralarda bulundular.
Osmanlı,
dönme devşirmeler elinde adeta Türk kimliğini yitirdi; saray
iktidar erkini elinde bulunduranlar, kırsal alanda Türklüğünü
yaşayanları şu sözlerle aşağıladılar.
"Türk-ü
sütürk" (azgın Türk), "Türk-bed ilka" (çirkin yüzlü
Türk), "Etrak-ı bu idrak" (akılsız, anlayışsız, izansız
Türkler), "Nadan Türk" (cahil, kaba Türk), "Eşirra-
Etrük" (çok kötü, şerli Türkler) "Etrak-ina-pak Türk"
(pis, murdar Türkler) "Etrak-ı bi aklu din, cemaat-ı kallaş"
(akılsız ve dinsiz, kalleş t0plum) Bu aşağılamalar şiirlere
şöyle yansıdı:
"Değme
etrak ne bilsin gam-ı aşkı Adli
Sırr-ı aşk anlamaya hallice idrak gerek"
(Türklerin
sırrını anlamaya hayli akıl gerek)
"Her tac olmaz fahr-u fena ehline sertac
Türk
ehlinü ey hace biraz başı kabadır"
(Her
taç yoksul ehline baş tacı olmaz
Ey
hoca, Türk olanın başı biraz kabadır)
Yani, hiçbir şeyden, hatta aşktan bile anlamaz olan akılsız
ve kaba Türkler, Sultan olma yeteneğinden yoksundurlar; bunlar
toplumları asla yönetemezler, demek istiyorlar.
Aynı
aşağılayıcı sözleri kendileri gibi inanmayan ve düşünmeyen
Kürtler için de söylediler.
Bunlar,
yani Kürtler ve Türkler genellikle Alevi inançlı "Kızılbaş"
oldular;
Şeyhülislam
fetvalarıyla "Kızılbaş tayfasının katledilmesine" fermanlar
çıkarttılar. Bu anlayış, bu kör mantık o denli yerleşti ki,
Cumhuriyet döneminde bile bu aşağılık mantık, hakaret ve iftira
biçiminde sürüp gitti. O kadar ki, ansiklopedilere, ders kitaplarına
bile şöyle yansıdı.
"Kızılbaş:
Aile içi cinsel ilişki yaşayan günahkar bir mezhebin üyesi
,dinsel yönden düşük ahlaklı, hafif meşrep kişi ... "
Hiçbir
vicdana sığmayan bu iftiraları uyduranlar, ne yazık ki aynı
ırksal kökenden gelen vicdansızlardır ...
İktidar
erkini ellerinde tutmak isteyenler, Osmanlı saltanat döneminde
olduğu gibi, kendi kanından canından olan öz kardeşlerini,
babalarını veya oğullarını bile hiç acımadan öldürmüşlerdir.
Halkı, inanç yönüyle ya da etnik kökenleriyle ayırarak fitne
çıkarmışlar ve insanları birbirine kırdırmışlardır ...
Yüz
yıl önce Sünni Hanefi mezhepli saray otoritesi, Sünni Şafii
Kürtler'den oluşturduğu Hamidiye Alayları ile Alevi inançlı
Kürtleri ve Türkleri vurdu. Ve daha 15 yıl önce Sünni Hanefi
mezhepli Cumhuriyet hükümeti, Sünni Şafii Kürtlerin oluşturduğu
PKK' ın silahlı başkaldırısına karşı, başta Sedat Bucak'ın
aşireti olmak üzere Sünni Şafii mezhepli Kürtler'den kurduğu
Köy Korucuları ile Kürt'ü Kürt'e kırdırttı...
Öte
yandan Kürt kökenli Talebani ile Kürt kökenli Barzani ve Kürt
kökenli PKK, iktidar erkini ele geçirmek için hem birbirleriyle,
hem de kendi içlerinde hala vuruşuyorlar. Görülen o ki, sorun;
etnik köken ve dinsel inanç sorunu değil, sorun iktidar olmak
sorunudur.
KAYNAK:
Pir Sultan Abdal Kültür Sanat
Dergisi Sayı 43 / Mart - Nisan 2001 - Sayfa: 67 - 68