Sorun,
din derslerinin zorunlu olup olmamasını aşıyor. Sorun, din
ve vicdan özgürlüğünün teminat altına alındığı iddia edilirken,
Sünni İslam'ın fiilen resmî devlet dini haline getirilmesinde
yatıyor
1982
Anayasası'nda yer alan, "Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk
ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında
yer alır" hükmünün değiştirilmesi veya kaldırılması tartışması
başladı. Bu da, yürürlükteki uygulama hakkındaki gerçeklerin
bir kez daha çarpıtılmasına yeniden vesile oldu. Çarpıtmayı
özetleyelim: "Bu dersler, öğretmen, içerik ve haftalık ders
saati açısından 'din dersi' özelliğine sahip değildir." Bu
iddiayı desteklemek için genellikle iki kanıt öne sürülüyor:
1)
Müfredatın ve ders kitaplarının düzenleniş şekli, dini öğretmek
ve bazı konularda din eğitimi vermek amacından uzaktır. Daha
çok vatandaşlık bilgileri, genel ahlak kuralları ve sosyal
konuları içeriyor.
2)
Bu ders haftada sadece iki saat verilebiliyor. Bu dar sürede
değil din eğitimi vermek, din hakkında ansiklopedik bilgi
aktarımı bile mümkün değildir. Bu iki iddianın da gerçeği
yansıtmadığının kanıtlarını biraz ileride ele alacağız (ayrıca
bu konuda bkz. 17.4.2005 ve 5.6.2005 tarihli Radikal İki'lerdeki
yazılarım). Önce Türkiye'de Cumhuriyet tarihi içinde ilk ve
orta eğitimde din dersinin statüsünde yaşanan değişiklikleri
hatırlayalım.
Zorunlu
seçmeli
Din
dersleri, 1924'te Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun yürürlüğe girmesinin
ardından, "Kuran'ı Kerim ve Din Dersleri" adı altında ilkokulun
2. ve 3. sınıflarında haftada iki saat, 4. ve 5. sınıflarda
bir saat, ortaokulun ilk iki yılında ise "Din Bilgisi" adı
altında haftada bir saat okutulmaya başlandı. 1927'de din
dersine katılma, öğrenci velilerinin onayına bağlandı. 1931'de
ortaokullardan, 1935'te ilkokullardan din dersi kaldırıldı.
1948'de, ilkokulların son iki sınıfına, isteğe bağlı olarak
ve program dışı "Din Bilgisi" dersi yeniden konuldu. Demokrat
Parti hükümeti, 1950'de bu dersi program içine aldı. O zamana
kadar velinin istek dilekçesiyle verilen dersi, bütün öğrencilere
verilir hale getirildi. Çocuklarının din dersi okumasını istemeyenler,
dilekçe vererek bu dersten muafiyet elde edebiliyorlardı.
"Zorunlu ama seçmeli" uygulaması böylece başladı. 1956'da,
bugünkü 6. ve 7. sınıflara seçmeli din dersi kondu. 1967'de
bu dersler lise 1. ve 2. sınıf programında da yer almaya başladı.
Ardından 1982 Anayasası'yla, din ve ahlak bilgisi dersleri
ilk ve ortaöğretimde zorunlu ders mertebesine yükseldi. Ahlak
bilgisi dersiyle din dersi birleştirildi. İlköğretimde 4.
sınıftan başlayarak 8. sınıfa kadar haftada iki saat, liselerin
bütün sınıflarında ise haftada birer saatlik zorunlu ders
olarak okutulmaya başlandı. İki yıl önce MEB, liselerde de
bunun haftada iki saate çıkarılmasına teşebbüs etti. Yanılmıyorsam,
hayata geçiremedi.
Geçtiğimiz yıllarda, Süryani bir ailenin çocuğunun bu dersten
muaf tutulması için açtığı davayı karara bağlayan Danıştay,
Müslüman olmayan ailelerin çocuklarının zorunlu din dersine
tabi olmayacağına karar verdi. Bunun için, çocuğun din hanesinde
İslam'dan başka bir din yazıyor olması veya bu hanenin boş
olması kuralı uygulanmaya başlandı. Buna karşılık, Alevi bir
aile, iç hukuk yolları tükendiği için, 2004'de aynı konuda
AİHM'de dava açtı ve davayı 2006'da kazandı. Kararda zorunlu
din derslerinin AİH Sözleşmesi'nin 9. maddesine aykırı olduğu
belirtiliyordu ama herhangi bir dinsel doktrinin eğitim müfredatında
yer alamayacağı iddia edilmiyordu. Karar, "farklı inançların
kendi dinlerini öğrenme hakkının ortadan kalkması"na vurgu
yapıyordu. Önümüzdeki günlerde zorunlu din dersleri konusunda
AİHM nezdinde yapılan başka müracaatların da karara bağlanması
bekleniyor. Diyanet İşleri Başkanı, bu konuda şimdiden önlemini
aldı: "İki gün sonra AİHM Atatürk ilke ve inkılapları dersini
de insan haklarına aykırı görebilir. Tek bir tarih okutun
diyebilirler. Ne zamana kadar insan hakları deyince akan suları
durduracağız?" İki dersin aynı düzlemde ve birbirini destekler
biçimde savunma hattına yerleştirilmesi, sizce anlamlı değil
mi?
İlahiyatçı
öğretmenler
YÖK'ün
aldığı kararı takiben, 1998'de 11 ilahiyat fakültesinde ilköğretim
din kültürü ve ahlak bilgisi öğretmenliği bölümleri açıldı.
İlköğretim okullarında Anayasa'nın öngördüğü zorunlu derslerin
bu bölümlerden mezun kişiler tarafından okutulmasına başlandı.
Bugün 13 bin civarında "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" öğretmen
kadrosu var. Bazı çevrelere göre 30 binin üzerinde branş öğretmeni
açığı olduğu iddia ediliyor. Görüldüğü gibi, yeterli kadro
oldukça, öğretmenlerinin sadece İlahiyat Fakültesi bünyesinden
yetiştiği bir eğitim bu. Nasıl Milli Güvenlik dersini subaylar
yapıyorsa, zorunlu "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi" dersini
de ilahiyatçıların yapmasından daha doğal ne olabilir laik
ve dahi demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nde?
Gelelim
müfredata. 2517 sayılı Tebliğler Dergisi, söz konusu dersin
bireysel, toplumsal, ahlaki, kültürel ve evrensel açılardan
amaçlarını özetlerken, müfredatın aşağı yukarı yarısını genel
ahlak konularına ve biraz da dinlerle ilgili genel bilgilere
ayırıyor. Diğer yarısını ise özetle, İslam'ın iman, ibadet
ve ahlak esaslarını tanıyabilmeleri ve öğrenebilmelerine.
Buna karşılık, söz konusu derslerin kitaplarına, derslerin
planlarına, işlenen konuların detaylarına, sınavlarda sorulan
sorulara bakıldığında ise, dersin çoğunlukla Sünni İslam şeraitinin
öğretilmesine ayrıldığını görüyoruz. Çoğunlukla kelimesi önemli.
Bazı okullarda bu dersin programlarına, sınav sorularına bakıldığında
genel bir din ve ahlak bilgisi dersinin yapıldığını da görebiliyoruz.
Ama büyük çoğunluk, sekiz yıla yayılan bu zorunlu dersi, esas
olarak Sünni İslam'ın ilkelerini ve ibadet kurallarını öğretmeye
hasrediyor. Bu konuda çok somut örnekleri gerekirse bir başka
yazıda sunabilirim.
Bu
programlarda elbette "Kutsal kitapları tanıyalım" veya "Budizm,
Hinduizm", "Günümüzde yaşayan büyük dinleri tanıyalım" gibi
genellikle bir iki haftayı geçmeyen konular da var. Ailenin
öneminin yanında, "meleklere iman, imanın şartlarındandır"
bilgisi de öğretiliyor. Sınav soruları da genellikle yukarıdaki
müfredata denk düşüyor. Bu müferadata rağmen, bugün bazı Müslüman
kanaat önderleri, "Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri,
Aleviler için ne ise Sünniler için de odur. Yani ikisi için
de din dersi değildir. Çocuğunu İslam ile ilgili konularda
bilgili ve dindar yetiştirmek isteyen aileler için bu dersin
-bu haliyle- çok fazla değeri yoktur" iddiasında bulunuyorlar.
Bu iddia sahiplerine göre, İslam dini eğer tüm okullarda gerçek
şekilde öğretilecekse bunun için, seçmeli de olsa, Kuran dersi
ve hadis, siyer, akaid gibi eğitim boyutu güçlü diğer dersler
de okutulmalıdır. Aksi takdirde buna "din dersi" demenin bir
anlamı olmaz.
Dışişleri
Bakanı Gül, 2006 yazında, AİHM kararı tartışılırken, zorunlu
din dersi konusunda, "Benim fikrim, hiçbir şeyin zorunlu olmamasıdır.
Ama benim çocuğum da din bilgilerini düzgün bir şekilde öğrensin
diyen ailelerin çocuklarına okullarda en düzgün şekilde öğretilmelidir
ki, ortaya düzgün bir şey çıksın" değerlendirmesini yapmıştı.
Bu değerlendirmeden hareketle, zorunlu din dersi uygulamasının
kaldırılmasının, okullarda seçmeli bir "doğru düzgün din dersi"
uygulamasına geçme kapısını açabileceği düşünülebilir. Bunu
Kur'an kurslarının camilerden okullara aktarılması olarak
tanımlamak da mümkün. Ama bu konuda hemen Gül'ü taşlamayalım.
Türkiye'de laik Cumhuriyet Anayasası, din ve ahlak eğitim
ve öğretiminin devletin gözetim ve denetimi altında olmasını
zorunlu kılıyor. Bu durumda, devletin denetim ve gözetimi
altında din eğitimi verilir gibi laikliğe bütünüyle aykırı
veya bizimki gibi kendine özgü laikliğe yaraşır bir ilkenin,
en sonunda Kur'an kurslarının okullara taşınmasına karşı da
diyecek bir sözü kalmıyor.
Görüldüğü
gibi, sorun din derslerinin zorunlu olup olmamasını aşıyor;
sorun, din ve vicdan özgürlüğünün teminat altına alındığı
iddia edilirken, Sünni İslam'ın fiilen resmî devlet dini haline
getirilmesinde yatıyor. İşte burada, görünüşteki büyük tepişmeye
zıt düşen, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın konumunu da içeren
çok güçlü bir zımni ittifak kendini gösteriyor. Önümüzdeki
anayasa değişikliği tartışmaları, muhafazakâr ve otoriter
cumhuriyetçilerin devlet gücünü elinde tutarak toplum üzerinde
hegemonya oluşturma merkezli reflekslerinin birbirine nasıl
benzediğini bir kez daha görmemizi sağlayacak. İleride bu
iki tarafın anlaşıp birleştiğini görürsek, şaşırmayacağız.