İki
ayda bir çıkan " YOL " Dergisinin 7. sayısında, Cemal Şener'in
"Alevilerin Etnik Kimliği" başlığı altında bir yazısı yayınlandı.
Bilindiği
kadarıyla Şener'in çalışması, daha çok "Alevilik" üzerindedir.
Şener gibi bir çokları yaşayamadığı Alevi inancını "ehlibeyt"
yolunda Hz. Ali'ye dayamak ister. Ne ki Aleviliğe kaynak aramak
için düştükleri Arap çölünde, "Sünni" Hz. Ali ile karşılaşmaları
kaçınılmaz olur. Böylece bir belirsizliğin içine girer, Alevileri
bir yerlere yamama istekleri coşar. Ne aradıklarını bilemedikleri
için de bulduklarının ayırdına varamazlar. Vardıkları Şii-Sünni
yol kavşağında "yolsuz" düşüncede yeni edinimlere, yeni savlara,
yeni anlaşılmazlara sürüklenmeleri kaçınılmaz olur ..
Şener
yazısına, "Etnik" ve "dinsel" dil ayrımına birer satırla yer
verdikten sonra, Martin Van Burunessen'den şu alıntıyı yapar:
"Ritüel
dili olarak yalnız Türkçe kullanan ve hatta çoğu Türkçe aşiret
adlarına sahip olan Kürtçe ve Zazaca konuşan Alevilerin varlığı...Hem
Türk, hem de Kürt milliyetçilerinin bu grupların muğlak kimliklerini
kabul etmekte güçlükleri olmuş ve bunlar, sıkıcı ayrıntıları
örtbas etmeye çalışmışlardır.."
Dersimlilerin
nerden geldikleri sorusuna, resmi tarih ekolüne bağlı olanlar,
liberaller, bir çok Türk akademisyenince bu soruya verilen
cevap; bunların Kürtleştirilmiş (ya da Zazalaştırılmış) Kızılbaş
aşiretleri olduğudur."
Burunessen;
Alevilerde inanç dili olarak Türkçe kullanıldığını, Türk ve
Kürt milliyetçilerinin kimliklerini kabul etmekte zorlandığını,
Türk resmi tarih ekolüne bağlı olanların, "Dersimlilerin Kürtleştirilmiş
Kızılbaş Türk aşiretleri" olduğunu düşündüklerini belirtiyor.
Şener,
Burunessen'nin bu satırlarını şöyle yorumlar;
"Burnessen'in
yukarıda yazdıklarından şu sonuçlar çıkıyor;
a) Kürtçe ve Zazaca konuşan Aleviler'in neredeyse tamamı Türkçe
konuşuyorlar
b)"Bu
yazılanlardan bazı çıkarsamalar yapmak gerekirse; Aleviliğin
Türklerle tanışması İslamla tanıştığı 10-11.Yüzyıla dayanır.
Demek ki bu kitle (Alevi Kürtlerden söz ediyor h.a) Alevilerle
tanıştığı yıllarda Türkçe konuşuyormuş ...
Bu
dar alanda bu büyük netice, yazarı Burinessen'e değil, yorumu
getiren Şener'e nasip oluyor!
Yazı,
Dersim üzerinde "etnik" paslaşmalarla sürdürülüyor. "Alevilerin
Etnik Kimliği" amacından saptırılarak, belirtilen konuda,
yetkili-yetkisiz kişilerden alıntılara, kendine özgü anlamlar
yükleyerek mantık sınırlarını zorluyor. Pasıaşmaları Dersim
halkının etkinliği üzerinde yoğunlaştırıyor. Şöyle ki;
Dersim
Halkının "önceleri Kızılbaş Türk aşiretleri olduğu" sonradan
Kürtçe öğrendikleri varsayımı, tüm Alevilerin Türk olduğu"
ile de yetinmeyerek, "Kürtlerin Türk olduğu", "Kürt kimliğinin
inkarı"nı yineliyor. Yazının içeriğinde yer yer "Dersim
Alevilerinin etnik kimliği" ile ilgili, gereksiz, yanlış karmaşık
yaşam dışı yakıştırmalara da yer veriyor.
Özetlersek
Şener, "Alevilerin Etnik Kimliğini" araştırayım derken; "Ana
dil" ile "inanç dilini" Türk ile Arabı, Kürdü, yerindeyse
"sap ile samanı" saz ile kemanı karıştırmış. Dersim Aşiretlerinin
ana dillerini "yok sayarak "inanç dili Türkçe" ya da "Kürtçe
gulbang yok" diye "Dersim Aşiretlerinin Türk oldukları" varsayımına
gidiyor. Bu varsayımı yönünde amacına yönelik bir alıntı yapar:
Burinessen,
Dersim bölgesini iyi bildiğine inandığı iki kişiyi gösteriyor
.. Nuri Dersimi ve Eski Erzincan Valisi Ali Kemali. Bunlar
"hiç Kürtçe gülbank yoktur" demişler. Bu yanlış tesbit Şener'in
doğumundan sonrası için kısmen geçerli. Başka bir söylemle
Dersim için değil Tunceli inanç dili için geçerli. Dersimlileren
inanç dili, anadili Dimili' dir.
Diğer
yandan "Dersimi en iyi bilen" dediği bu iki kişi Dersim Aşiretlerinin
Kürt olduğunun savunuluculuğu ile ünlü. İkisi de (özellikle
Dersimli) Dersim gerçeğinin içinde bulunmuş, Dersim yaşamının
en güvenilir tanıkları .. Araştırmaları, bulguları, savundukları
yaşam gerçeklerini yazdıkları için, ırkçı-inkarcı ekolün boy
hedefi olmuş. Madalyonun bu ön yüzünü gizlemek, bunları salt
"Kürtçe gülbenk yok" la anmak büyük çelişki ve de haksızlık.
Ana unsurlardan yoksun bir "varsayım" inandırıcılıktan uzak
olur. "Alevilerin Etnik kimliği" başlığı altında Alevileri
tek soya indergeme, en az bin yıllardan bu yana Kürtçe konuştukları
bilenen Dersim Alevilerini "Türkmen Aşiretidirler, sonradan
Kürtçe öğrenmişler" gerekliliği "Kürt Kimliği"ni yadsıma çabası
öncelikle Alevi yaşam felsefesi ile bağdaşmaz.
Yazarın
yaşam gerçeğinden soyutlanan bu sanal varsayımlarına katılmak
olanaksız. Yanıt vermek belki şaka ile karışık olur ki, bu
da becerilmesi güç "Nesin" ustalığını gerektirir.
Ne
ki "Dersim'den Portreler" kitabımda boy veren, Dersimli yazar
Şener'i, Dersim Alevileriyle ilgili yerel gerçeklerle yüzyüze
bırakmanın yararlı olacağını düşünüyorum.
Dersim
Aşiretlerinin asırlara uzanan bir yaşam gerçeği var. Öncelikle
"Türk Aşiretleri sonradan Kürtçe öğrenmişler" savı, yaşamı
süren "Kürt realitesine" aykırı. Diğer yönden "yoktan var
olma" bilime ters. Bu varsayım bundan sonra kimi bilgi yarışmalarına
konu olursa şaşmam.
Örneğin
sormazlar mı? Türk Kızılbaş Aşiretlerini kim Kürt yaptı?
Bunlardan hangisi doğru? 1) Araplar 2) Osmanlı 3) İslam 4)
C.Şener
Sunucu,
heyecanı doruğa taşırken hecelemez mi?
C. Şener mi muuuu aacaaabaaa?
"Yarenlik"
bir yana detaya girmeden, yukarıda; a) b) c)'de saptanan varsayımlarını
değerlendirirsek Şener;
"Türklerin İslamla (yani Arapla Arapça ile) tanışması 10-11.
yüzyıla dayanır. " diyor. Peki o tarihten bugüne dek, Türkler
de, Kürtler de Kuranı Arapça değerlendiriyor, ezanı Arapça
okuyor. Yani "Ritüel" denen inanç dili Arapça oluyor. Yaşantı
gerçeği bu. Bu gerçekten hareketle, biri kalkıp Türklere veya
ibadetini "Arapça" yapan başka bir ulusa "siz Arapsınız, anadilinizi
sonradan öğrendiniz" diyebilir mi? Derse ciddiye alınır mı?
Türk
olmayan Alevilerin, ibadetlerini ana dilleri dışındaki bir
dille yapması da doğal.
Dersim gibi anadili Kürtçe olan yerlerde Şeyh-Seyitler, anadili
kullanımları, biraz da ayrıcalıklarını, bilgeliklerini gösterme
çabasından kaynaklanır, Kaldı ki Dersim Aleviliği İslamla
sınırlı değil, daha öncelere dayanır. Heterodoks bir inanca
sahip olan Dersim Halkı ibadetini anadili olan Dersimce ile
yapar. Ancak Mürşit, pir önderliğinde başka dillere de uyum
sağlar.
Hep
geri adımla zaman geçirenlere, gerçekleri arayanlara anımsatmakta
yarar var. Düne değin Kürt kimliğini inkar eden resmi görüş
değişti. Bugün çoğu kamuoyu, devlet adamı, GK, Cumhurbaşkanı
(Demirel bile) "Kürt Realitesini" kabul etmiş durumda. M.
Yılmaz "AB yolu Diyarbakır'dan geçer" diyor. Bu uğurda çok
uğraş verildi, olumlu olumsuz dersler alındı. Şener bu gelişmeden
"bihaber" olabilir mi?
"Sosyolog,
din bilgini M. E. Bozarslan Kürtçe alfabe yazdığı için 1968
yılında tutuklanır."
Cumhuriyet
savcısı, sorgu sırasında son derece kızgın bir tonda azarlar;
-'Nasıl
olur? Kürt diye bir millet mevcut değil ki alfabesi olsun'
.. M. E. Bazarslan gayet sakin bir tavırla;
-'O
halde siz kendinizi üzmeyin savcı bey. Madem ki Kürt yoktur,
dili yoktur inanın ki şu elinizde tuttuğunuz alfabe mevcut
değildir. Bari brakınız da evime döneyim. Mevcut olmayan şeyler
için birbirimizi üzmek anlamsız' yanıtını verir.
Bu
köprünün altında çok sular aktı. Bir gerçeği, var olanı inkarın
kimseye yararı yok. "Türk olan Aleviler 10-11. yüzyıldan sonra
Anadolu'ya gelip Kürtçe öğrenmişler" savı inandırıcı olabilir
mi? Peki nedir bu "demode" ırkçı devşirmeler?
Aynı
şekilde, "Kürt bölgelerinde yer ve aşiret adlarının Türkçe
olduğu savı gerçeği yansıtmıyor. Yer veya aşiret adlarının
değiştirilerek orijinallerinin göz ardı edilmesi, pok çok
yazar başta olmak üzere çok kişiyi (bilerek-bilmeyerek) bu
yanlışa sürüklüyor.
İstanbul'da
oturan iki kişi aralarında tartışır. Biri;
'Mısır
çarşısında kış kapısında zincir yok" der, diğeri;
'Hayır,
Mısır Çarşısının kapısında zincir yok' der. Yanlarında geçen
birine sorarlar, adam;
'Yaho Mısır Çarşısı aha şurada gidin kapısında zincir var
mı yok mu? Bakın', der. Gider görürler. Yok diyen kişi zinciri
görür, anında kapıya dayanıp zinciri arkasına alır.Arkadaşına
seslenir;
'Bak
kapıda asılı zincir görüyor musun? Yok dedim ya.'
Son
yıllarda çoğu "Araştırmacı-tarihçi" yazarın benzeri gerçekleri
arkasına almaları anlaşılır gibi değil. "Dersim'in aslı "Dersim"dir.
Dersimliler, "Sare mae Desimi" derler. Dikkat edilirse Bruinessen
dahi "Dersim" diye doğrusunu yazıyor. Doğrular çarpıtılarak
yazılıyor. Örneğin en sık kullanılan "Düzgün Baba" nın aslı
"Dızgın Bava" dır. Düzgün baba, Sultan baba denmesi bir Türkçe
kolaylığıdır. Alevilikte "dedelik var". "Baba", "devlet baba,
"mafya babası" bu çağın kavramlarıdır. "Kalan" aşiret adının
Türkçe olduğu 1980 sonrası Tunceli Valisi Kenan Güven'in savı,
bu değişikliğiyle doğrudur. Oysa orijini "Oalu" yani "qal"dan
gelir. Yaşlı, ihtiyar anlamındadır (Q) harfinin Türkçe karşılığı
olmayınca (k) kullanılıyor. (Qal = Kalan oluyor. Kaldı ki
1960 haraketinden sonra tüm isimlerin devletçe değiştirildiği
bilinir. Okuma yazma bilenler bu değişimin ayırdında.
Değiştirildiği
bilinen, kelime oyunIarıyla "soy-sop" veya "ana dil" belirleme
çabaları cehalet değilse, art niyetlir ki, bu da dürüstlükle
bağdaşmaz.Aleviliği Türk, Kürt ya da başka bir etnik kesimden
ibaret görme, gösterme çabası çağ dışıdır. Hacı Bektaşı Veli
72 milleti bir bilir. Mevlana "Kim olursan ol, gel" diye insana
kucak açar.
"Tek soy tek inanç" istemi doğaya, doğa kurallarına aykırıdır.
Doğayı süsleyen gök kuşağı renkler harikası. Soyu, inancı
(tek)e indirgeyenler, ışıktan arındırılan boğa gibi tek renge
duyarlı, o da kırmızı .. Kırmızıya saldırı duyarlılığı karanlıkta
oluşur. Kırmızıya duyarlılık; karanlıktır, yozluktur, kindir,
kandır, savaştır ölümdür. Son yıllarda yaşanılanlardır.
Irkçılığın
iktidar erki içine sızması, Hitlervari faşist ırkçılığın varlığı,
etkenliği, günün siyasetinde gücü "şehit" kanına dayalı, ancak
"şehit" tabutlarının arkasında ayakta durabiliyor. Türk-İslam
Sentezi, ırkçı düşünceyle bağnaz-gerici düşüncenin bileşimidir.
Uyumsuz bir bileşendir. "Üstün ırk" düşüncesi, "ümmetçi" düşünle
bağdaşmaz. Ne ki tüm Aleviliği, Alevi kuruluşlarını (Hacı
Bektaşı Veli benzeri dernekleri) bu yapay birleşim kuşatmış
durumda.
"Son
30-40 senedir iktidar erkini elinde bulunduranların da yanlış
uygulamalar, değerler içine düştüklerini net bir şekilde gözlemlemekteyiz.
Anadolu Aleviliği toplumumuzun ulusal kültürel yapısı içinde
insancıl, çağdaş laik demokrat değerlere inatla sahip çıkmıştır...
İşte bu Alevi kültürel yapısı adeta yıkılmaya, pazifıze edilmeye
çalışılıyor. Dış ülkelerden gelen raporların birinde "Alevileri
ya siz Sünnileştirin veya biz Şiileştirelim" deniyor. (Batı
ve İrtica, Atilla Erden)"
Bu
süreçten yana, Aleviliğin çağa uyumlu gelişimine ayak uyduramayan
bir çok Alevi dedesi "ehlibeyt" belirsizliğine itiliyor. Ehlibeytin
yaşam gerçeği ise Sünniliği zorunlu kılar. (Hz. Ali Sünni
kabullerini yerine getiriyordu, nitekim camide namaz kılarken
öldürüldü.) Soylarının asırlarca namaz kılmadığı, oruç tutmadığı
gerçeğine karşın, çıkmaza düşen Alevilerin yeni yaptırımlara,
davranışlara sürüklendiğini izliyoruz. Örneğin "Kuran da namaz
da yok, oruç da yok", söylemi, bir milyar insanın kabullerini
hiçe almaktır. İnanç özgürlüğünü yadsımaktır. Bu özgürlük
bu günün koşullarında en çok Alevilere gerekli.
Çağı
yakalamakta güçlük çeken seyitler "uhreviliklerini" (ehlibeyt
ardılları) olduklarını ifade etmek için, Aleviliği Sünniliğin
bir türevi durumuna sokmaya çabalar. Bununla Mürşit, pir,
rehber işlevlerini "imam"a yüklerken kendi varlıklarını "hiçe"
saydıklarının bilincinde olamıyorlar. Dersim Alevileri üzerinde
oynanan oyun tek yönlü değil. Bu nedenle gelen vuruyor giden
vuruyor.
Cemal Şener, annesinin Türkmen, "ama babam, dedem Tunceli-Ovacıklı
idi. Babam kendisini Türk olarak ifade edince onun asimilasyon
sonucu Zazalığı değil de Türklüğü savunduğunu düşünüyordum.
Babam ise ısrarla 30 yıl boyunca bana kendilerinin Horasan
dan gelen Türkler olduklarını Zazaca'yı sonradan öğrendiklerini
bana anlatmaya çalıştı." diye yazar.
Şener,
kendisinin Türk olduğunu, "Türk ve Alevi tarihini" okuyunca
anladığını belirtiyor. Ancak bir önemli noktaya açıklık getirmiyor.
O da şu: Okuduğu bu "Alevi Türk tarihlerinde" varlıklarını
kabul etmediği hangi emperyalist Kürt veya Zaza devletinin
baskısı ve hakimiyeti altında kaldığı? Babasının sözünü ettiği
"Zazacayı" sonradan hangi koşullarda nerede, nasıl, niçin,
pratik mi, kitabi mi nasıl öğrendiği?
"Aşiret
düzeni, tarih içinde önemli bir süreç. Bu süreçte aşiret ya
da aşiretler, topluca gerçek bir okuma yazma kültürünü edinemediği
sürece, ana dilleri binlerce yıl öncesini yansıtır.
Aşiret
yaşamında soy sop belirlemede ana dil en önemli ölçüdür. Aşiret;
hezbet, aile, bireyi kapsar. Dil değişimi bu bütünü içerir.
Modern
bir toplum veya kültür aşamasından söz ediliyorsa o topluluk
aşiret düzenini aşmış, çağdaş topluma karışmıştır. Böyle bir
topluluktan söz edilmediğine göre asırlar öncesinde ana dilini
terk edip yeni bir lisan edinmeden söz edilmez. (H. Akar Dersim
Civarik - İki Uçlu Yaşam s, 130)
"Alevilerin
Etnik Kimliği" için seçilen alıntıların tutursızlığı bir yana,
seçilen kimi kanıtların içeriğindeki gerçeği saklı tutma yakışık
almaz. Örneğin deniliyor ki:
"Alaattin
Keykubat Bağın'ı ziyaretinde Yah Mansur'a bir secere vermiştir
... Bu secerede 12 aşiretin Türk olduğu söylenmektedir."
Oysa
bunun yanlışlığının noter kanalıyla kanıtlandığı çok oluyor:
Tunceli Valisi Kenan Güven bu secereleri ele geçirir. Ankara'ya
getirerek Diyanet İşleri Başkanlığı'na verir. Yeminli tercüman
Süleyman Yaşar tarafından bu secerenin çevirisi yapılmış ve
Ankara 2. noterliğince 06/02/1987 tarihinde onanmışıtır.
Cumhuriyet
döneminde ilk kez M. Şerif Fırat'ın sözünü ettiği, gündeme
soktuğu bu 40 sayfalık secerede "var olduğu" ileri sürülenler:
1)
12 Aşiretin "Türk" oldukları kaydına rastlanmaz.
2)
"Talip" 12 aşiretin soyu, milleti belirtilmemiş (40 küsür
sayfalık secerenin sureti ben dahil çok kişide var. Daha fazla
bilgi ve 12 "talip" aşiretin o zamanki ve yeni adları, secereye
sonradan eklenen "virüslü" bilgiler içinde a.g.e. sayfa 124-136
H. Akar). Yazar Şener, bilincinin "baba inancına" dayandığını
vurguluyor. Oysa Hz. Ali "çocuklarımız bizimle aynı düşüncede
olursa biz onlara bir şey vermemeşiz demektir" der. Çağdaşlaşmayı
önerir.
Şener,
1951 Tunceli doğumlu. Babası Dersim doğumlu. Babasıyla eş
düşüncede olması beklenemez. Ancak baba "Dersim'in yok oluşunu
görmüş. "Vietnam Sendromu" gibi "Dersim Sendromu" mağduru.
Bedeli kan olan korkunun bu kişiler üzerinde bıraktığı yıkım,
yok olma psikolojisi yadsınamaz. Çocuklarını, başına gelen
belalardan sakındırmak için de olsa öyle konuşabilir. 38 öncesi
kuşak bunu çok iyi bilir. Babasının Türkçeyi sonradan öğrendiği
için 38'den önce bu öğretisini savunduğu Dersim'in aşiretler
sultasında inandırıcı olamaz.
Cumhuriyetle
"Horasandan gelme" söylencesi gündeme girdi. Bunu Türkler
de söyler Kürtler de söyler. Ancak hiçbir Dersimli (38 sonrası
Tuncelisi değil) Aşiretçiliğin dorukta olduğu dönemde "soyu"
öne almamış. Aşiret-seyitlik gündemi değiştirilmediği içindir
ki "etnik"liği belirsizlik içinde, "ehlibeyt" veya "Ali Soyu"
bu nedenle gündemde. Ne ki Dersimliler "Zazayım, Zazayız"
dememiştir, demez de. Dersimliler, Bingöl'de, Palo'da yaşayan
Zazaca konuşan Sünnilere "Zaza" derler. Dersim Dimilisine
zaza demek yeni modadır. Sanırım bu ayrım-ayrı tutma- amaca
yönelik başlatıldı. Dikkat edilirse Şener'in yaptığı alıntılarda
özellikle; Kürt ile Zaza ayrı etnikmiş gibi gösterilmekte.
Bu gerçekler karşısında Şener'in beni doğrulayacağına eminim.
Sn.
şener'İn yazısının sonunda belirttiği şu satırlarına katılmamak
olanaksız;
"...Değişik düşüncelere karşın kim nasıl dilerse kendini öyle
ifade edebilir...Alevi olan bir kimse Türk de olabilir, Arap
da olabilir, Arnavut veya Kürtte olabilir...Türk olup Aleviliği
veya Sünniliği benimseyebileceği gibi, Kürt olan birisi de
Aleviliği, Şafi1iği veya başka inancı benimseyebilir." Neticede
birleşiyoruz.
Birbirimizi
anlamamak için hiç bir neden yok. Geriye değil, ileriye atılan
her adım bizi yeni ufuklara, çağdaşlığa taşır. Yeter ki çağ
dışı çürümüşlüğün içine geri adım atmayalım.
Kişisel
hal tavır, düşün niteliklerimiz, etkenliğimiz ayrı da olsa
aynı bölgenin aynı ülkenin "mürekkep yalayan" insanlarıyız.
Amacımız bir, ülkümüz bir; demokratik bir ortam, çağdaş ilkeler,
eşit paylaşım, özgür düşünce, hoşgörülü yaklaşım barış içinde,
birlikte çoşkulu bir yaşam. Bununla da kalmayarak bu çoşkuyu
sınır dışına taşıyarak evrensel insanla paylaşmak ...
KAYNAK:
Pir Sultan Abdal Kültür Sanat Dergisi - Sayı 43 / Mart
- Nisan 2001 - Sayfa: 88 - 94